Sinemada 2009 Yılının Özeti - Volkan Turan

Inglorious Basterds: Tarantino kereviz yapsa severim diyebilecek kadar büyük konuşuyorum; ama bu demek değil ki her çıkardığı film, o yıl çıkan filmler arasında en favori filmim olur. Yok böyle bir şey. Ama ‘Inglorious Basterds’, kesinlikle 2009’un en iyi filmidir gözümde. Tarantino’nun uzunca bir süre senaryosunda uğraştığı ve ilmik ilmik işlediği, hem Avrupa sinemasına hem de Hollywood’a işin inceliklerini öğrettiği, bol alt metinli, bol referanslı ve bol hayal gücü barındıran; sinemaya saygı duruşunda bulunan ve ağızda çok güzel tatlar bırakan, belki de Tarantino’nun en iyi sanat eseri.

Mary & Max: Kendinize bir iyilik yapın: Eğer hayatınızda en son izlemek istediğiniz animasyon filmi hangisi olurdu diye sorarlarsa ‘Mary & Max’i seçin. Clay / stop-motion tekniğiyle çekilen film beş yıl kadar bir sürede bitmiş ve tam bir sanat eserine dönüşmüş ince detaylarıyla. Her izleyişinizde ayrı bir detay keşfedebilirsiniz. 8 yaşında Avustralyalı çirkin bir kızla, New York’un göbeğinde yaşayan 44 yaşındaki kaçık bir adamın bu hayatta paylaşabileceği ne olabilir diye şöyle bir merak ediyorsanız, ilk saniyeden son saniyeye kadar gözleriniz parıl parıl bu filmi izlemeniz kaçınılmaz. Yer yer gülecek, yer yer de kalbinizin en derinlerinden ağlayacaksınız. Filmin de söylediği gibi; ‘Sevdiğiniz birini kaybettiğinizde, bu içinizden ufak bir parçanızı kaybetmek gibidir.’

District 9: Neill Blomkamp’ın ‘District 9’ı, kendi kısa filminden uzun metraja dönüştürmesinde Peter Jackson’ın da büyük yardımı oldu şüphesiz. Güney Afrika’da doğan Neill’ın, bu yerden etkilendiği çok açık ama bunu bir bilim-kurguyla beslemesi, ayrıca filmin ilk yarısının sanki bir belgeselmiş gibi ilerlemesi gayet zekiceydi. Aynı Alf gibi kedi maması çok seven uzaylı dostlarımıza karşı aslında “biz o kadar da dost değildik” diyen film, biz izleyenleri şüphesiz ki bir süre insanlığımızdan utandırdı. Irkçılık, yoksulluk, kölelik, savunma gibi konularda elinden geleni yapan film, ayrıca aksiyon sahneleriyle de gönlümü fethetti diyebilirim. Neden ‘Avatar’ değil de District 9 derseniz; ‘Avatar’ sinemaya görsel anlamda bir şey kattı şüphesiz, ama District 9 kesinlikle sinemaya, genel anlamda ve bilim-kurgu anlamında çok daha fazla (anti) humanist değerler kattı. Hem de bunu 30 milyon dolar gibi bir çerez parasıyla başardı.

 Ben sizlere 2009’un en kötü 3 filmini sıralamayacağım. Onun yerine, 2009’un 3 önemli; ama hak ettiği ilgi/değeri göremeyen filminin altını çizeceğim. Belki gözünüzden kaçmış olabilir diye düşünmekteyim.

Moon: Bir festival filminden ziyade aslında tam bir vizyon filmi ‘Moon’. Sam Rockwell’in tüm hünerlerini konuşturduğu film, haliyle Ay’da geçiyor. GERTY adlı bir robottan başka muhatabı olmayan bu yerde üç yıllık kontratının bitmesine az kala, ruhsal problemleriyle başa çıkmaya çalışan Sam’in hikâyesi, o kadar farklı noktalara gidiyor ki, yeşil sahalarda görmek istediğimiz bilim-kurgu filmleri bunlar demekten kendimi alamıyorum.

The Boat That Rocked: “Almost Famous seven bunu da sevdiiiii” diye pazarlanabilir bu film aslında. 1960’lardaki rock ve radyo piyasasına değişik bir bakış atıyor ‘The Boat That Rocked’ filmi. Radio Rock, hükümetin desteklediği bir radyo olmamasına rağmen hayatına denizlerde devam etmektedir ve İngiltere’de milyonlara ulaşmaktadır. Filmin çoğunun bu korsan gemide geçmesini dezavantajdan bir avantaja çeviren çok sağlam bir kadroya sahip ‘The Boat That Rocked’. Benim gibi Philip Seymour Hoffman hayranıysanız kesinlikle izlemelisiniz.

A Serious Man: Coen kardeşlerin son filmi ne Amerika’da ne de buralarda hak ettiği ilgiyi göremedi. Bunun nedeni tam olarak nedir derseniz, aklıma ilk olarak “Yahudi” odaklı bir film olması geliyor. Yoksa geri kalan her şey harika filmin. Çok orijinal bir senaryo üzerinden akıyor film. Klasik Coenler’in tadı olan “kara mizah” öğeleri bu filmde de var. Ağlanacak hallere gülüyoruz yine. Filmin üslubu biraz ağır olmuş bu sefer. Filmi okumakta oldukça zorlandım diyebilirim. Yahudi cemaatlerinden bolca referans var, bunları bilmeyenlere pek de bir şey hitap etmiyor filmin bu tarafları. Başroldeki Michael Stuhlbarg da harika oynamış. Altın Küre ödülünü alır mı göreceğiz; ama “Ciddi Bir Adam” rolünü bu kadar iyi nasıl oynayabilmiş, şaşmadım değil.

Eğer “2009’un En İyi 10 filmi” sıralamamı merak ediyorsanız da, listem şudur.

  1. Inglorious Basterds
  2. Mary & Max
  3. District 9
  4. Bakjwi / Thirst
  5. Antichrist
  6. Kimsi pyoryugi / Castaway on the Moon
  7. (500) Days of Summer
  8. Avatar
  9. Up!
  10. Watchmen

Son Söz: Hollywood da, Avrupa da, Asya ülkeleri de bu sene beni tatmin edecek filmler çıkarmayı bildi. Sinema babında üzüldüğüm tek noktaysa, Japonya’nın 2009’da, 2007 ve 2008’deki performansı gösterememiş oluşu. ‘Okuribito / Departures’tan sonra etkileyici bir film izleyemedim. Hatta ‘Tokyo Sonata’dan bile daha iyisi çıkmadı Japonya’dan. Güney Kore Sineması’ndaki azmi, kendilerinden de bekliyoruz.

2010 umarım hiçbir şekilde 2009’u aratmaz bizlere; tarihe geçecek filmleri izlemeye devam ederiz.

Son 10 Yılın En İyi 10 Filmi

  1. The Lord of the Rings: The Two Towers (2002)
  2. The Dark Knight (2008)
  3. Cidade de Deus / City of God (2002)
  4. Oldboy (2004)
  5. V for Vendetta (2006)
  6. Amores Perros (2001)
  7. The Fall (2006)
  8. Inglorious Basterds (2009)
  9. Children of Men (2006)
  10. Sin City (2005)

 

2009’un En İyi Dizileri

Dexter: 2009’un en iyi dizisi benim için Dexter’dır. Bu sezon başlamadan önce çok konuşuldu; yok bu planda olmayan bir sezon, yok bu senaryo yeni yazılacak, kitabı yoktu, kesin aceleye gelip serinin sonu olacak… Yazar, yönetmen ve oyuncular öyle bir test köşeye yatırdılar ki biz hayranlarını, şahsen böyle bir sezon çok nadir izledim. Dexter’ın kişisel gelişimindeki en büyük viraj anlatıldı bu sezon. Ayrıca yeni rakibi Trinity adlı seri katil de gerçekten tarihe geçecek cinstendi. 12 bölüm boyunca soluklar tutuldu. İnanılmaz finaliyle de bir sonraki sezon acaba ne olacak diye tırnaklarımızı yemeye başladık.

Breaking Bad: Akciğer kanseri olduğunu ve yakında öleceği açıklanan Walter’ın, ailesine arkasında bırakmak istediği yüklüce paranın kaynağı olan kimya bilgisi üzerine kurulan dizi tüm rakiplerinden ayrı bir kulvarda koşuyor diyebiliriz. Popüler olmak adına bilindik ucuz oyunları oynamayan, minimalist filmlerden alışık olduğumuz görüntülerle hikayesini sürekli besleyen, her bölümde başka bir yöne kayıp giden Breaking Bad’in ödüllü oyuncusu Bryan Cranston da tabii dizinin en büyük bombasıydı. 3. Sezona az kaldı…

Battlestar Galactica: Kimilerine göre gelmiş geçmiş en iyi dizi, kimilerine göre de atalarına ihanet eden bir yapım. Kim haklı, haksız bunları bıraktım ve BSG, dizi tarihimde gerçekten tepelere oynadı hep diyebilirim. Ne yazık ki artık seri devam etmeyecek (öncesini izleyeceğimiz ayrı bir yapım olan Caprica’yı saymıyorum), Mart ayında harika bir finalle kapılarını kapattı ve 5 yıllık performans sona erdi. Final kimilerine yetmedi, kimilerini hayal kırıklığına uğrattı ama bence BSG ruhundaki tüm öğelere yakışır bir sondu.

Fringe: J.J. Abrams, Lost’tan sonra yeni ürünüyle de markasını artık güzel bir zemine oturttu. Ne tamamen popüler kültürle ilerliyor, ne de kendi bildiğini okuyor. Dizinin mutlak bir yere gittiği gerçek ama yan olaylarla o gidilen yere hazırlık yapılmaya deva ediliyor 2. Sezon itibariyle. X-Files’tan da öte bir marka olacak gibi gözüküyor şimdilik.

Lost: Şubat’ta artık son dönemece giriyor dizi. Bu dönemeç öncesi de 5. Sezonla gerekli zemin atılmış olundu. Birkaç tane büyük soru işareti cevaplandı ama bunların yanında yeni soru işaretleri koymadan da gidemedi Lost. Kim ne derse desin, Lost son 10 yılın en büyük bilim-kurgu olaylarından biridir, fenomendir. Jacob’ı gördüğümüz ilk saniyeler, 4 parmaklı heykelin tamamına baktığımız sahne filan, kolay kolay unutulacak cinsten değildi.

Flashforward: Yeni bir dizi ile tanıştık 2009’da. Dark Knight, Dark City, Blade gibi ünlü ve başarılı filmlerin senaryolarına imza atan David S. Goyer, aynı adlı kitaptan seyri gayet güzel bir dizi sundu önümüze. Tüm evrenin 137 saniyelik bir “kararma” yaşamasının ardındaki giz perdesini aralamaya çalışan bir takımı izliyoruz. Tabii ki bu kararmanın aslında “geleceği görmek” olduğunu anlayınca, işler bir hayli değişti. Son bölümlerde temposu düşse de, olayın arka planına inildikçe tekrardan temponun yükseleceğini düşünüyorum.

The Prisoner: Son sırayı da bir mini-diziye vermek istiyorum. 1967’deki kült diziden yola çıkan bu mini dizi elbette aslından daha iyi değil ama bölüm sayısı, süresine oranla, gayet ilginç, gizemli ve heyecanlı bir tecrübe yaşattı bana. Michael bir gün gözünü The Village’ta açar ve olaylar gelişir. Neden buradadır, bu çıkışı olmayan yere nasıl gelmiştir. Daha doğrusu niye gelmiştir. Neden herkes ona 6 demektedir? Daha kötüsü, köyün sakinleri ona bu köydü doğmuş ve büyümüş muamelesi yapmaktadır. Hangisi gerçektir, hangisi değildir…




 

Anasayfa | Ajanda | İletişim | Künye | Arşiv
Müzik | Sinema | Moda | Güncel Sanat | Etkinlik
Sitemiz minimum 1024*768 çözünürlükte görüntülenmek üzere tasarlanmıştır.
Reset! Magazine © 2007 - 2010