Sinemada 2009 Yılının Özeti - Mert Yenici

2 senelik editörlüğümün sonuna geldiğim şu son sayıda kendim, sinema, dünya ve ülke meseleleri açısından olumlu anlamda çok dolu dolu geçen bir yıl olduğunu söylemek isterdim 2009 hakkında ama pek az olumlu cümle kurabiliyorum ne yazık ki. Gene de yıl içinde yazdığım kritiklere ve sorumluluklarımı büyük ölçüde yerime getirdiğimi (elbette hatalar, eksik gedikler olmuştur), Reset için ufak çapta da olsa bir şeyler yapabildiğimi görmek hoşuma da gitmiyor değil elbette. Nihayetinde Reset açısından pek hayırlı bir yıl olduğu kanısındayım.

Sinemaya baktığımızdaysa asıl heyecan verici projelerin yılın sonlarına doğru sinemalarımızı  renklendirdiğini görüyoruz. Eylül’den önce kayda değer ne izledik diye sorarsanız Watchmen haricinde pek de elle tutulur bir proje yoktu bana kalırsa. Oscar sezonu filmlerinin “bilmemkaç dalda Oscar Adayı” diye tanıtılacağı için daha ziyade Ocak-Şubat-Mart Ayları’nda ülkemizde vizyona sokulduğunu düşünürsek henüz asıl verimli filmlerden nasiplenemedik. Yılın sinema olayı şüphesiz Avatar’dı. Cameron’un 12 senedir ara verdiği sinemaya dönüşü muhteşem oldu. Aylardır reklamı yapılan film, iddia edildiği gibi sinemada devrim yaratmadı belki ama en azından gişe hasılatına bakarak James Cameron’ın onca seneyi boşa geçirmediğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

Türk Sineması ise en iyi eserlerini yine yılın son aylarında verdi. Bir ara Güneşi Gördüm ortalığı  bulandırdıysa da bu “adından söz ettirme” durumunun kalitesine istinaden olduğunu söylemek zor. Başarılı yerli yapımlar izleyebilmek için sonbahar-kış aylarını beklememiz icap etti. Neyse ki ödülümüz büyük oldu, “İki Dil Bir Bavul”, “Vavien” ve “Başka Dilde Aşk” filmleri az gişelerine rağmen hem eleştirmenlerden hem de seyirciden olumlu yorumlar aldılar (bence fazla bile geldiler Türk seyircisine).

2010’a girerken ardımızda “2000’ler Sineması” diye bir şey bırakıyoruz ki insanın yaşlandığını hatırlatan son derece sinir bozucu bir tanım (bundan sonra “2010’lar Sineması” diye bi tabir mi kullanıcaz napıcaz bilmiyorum. 80’ler, 90’lar, 2000’ler diye devam eden sıralamanın sonuna gelmiş gibi duruyoruz). Bu arada 2009’da, bu yıl olmamasını dilediğim, gerek yerli gerek yabancı çok kaybı oldu sinemanın (“Allah rahmet eylesin” deyip taziye bölümüne çevirmek istemiyorum burayı). Umarım içinde bulunduğumuz bu yıl daha az kaybın, daha az felaketin, daha az olayın yaşandığı, daha az problemli, herkes için daha hayırlı (iyice anneme döndüm), daha az ancak daha kaliteli filmler izlediğimiz bir yıl olur (diyerek de meseleyi sinemaya bağlayayım). Bölümün başında ben olmayacağım ama Reset adına da dolu dolu bir yıl olacağını umuyorum (yemin ediyorum pamuk gibi bir insan oldum yazının sonuna gelene kadar).    

Yılın En İyileri;

Watchmen: The Dark Knight için geçen sene, “bir süper kahraman filmi değil, ait olduğu janrına bir başkaldırış, türe olmayan itibarını kazandırmayı başarabilmiş devrim niteliğinde bir film” demiş idim. Watchmen’i ise, çizgi romanın üzerine inşa edildiği temel mitlerden ayrılmadan, türe de başkaldırmadan, tam aksine ona olan saygısını her karesinde belli ederek hem çok karanlık hem de bir o kadar renkli bir kahramanlık (hatta anti-kahraman) hikâyesi sunan başka türlü bir devrim diye niteleyebilirim rahatlıkla. İlk izleyişimde pek bayılmayıp ikinci izleyişimde gözüme çarpan detaylarla Christopher Nolan’dan çok daha leziz bir deneyim yaşattı bana Snyder. Alan Moore’un kitabını okumuş biri olarak yine yeni yeniden yinelemekte bir sakınca görmüyorum: “Snyder’ınkinden daha sadık bir uyarlama izleyemezsiniz”. Ayrıca Moore’un acayip sonuna her zaman tercih ederim Snyder’ın ayakları yer basan şu filminin finalini. 

(500) Days of Summer: Yılın en hoş sürprizlerinden biri oldu benim için. Hele kişisel çıkarımlar yaptıysanız ayrı sahipleniyorsunuz, Tom'un yaşadıkları bir ayrı oturuyor içinize. Tom'un, hayatı boyunca aradığı kişi olduğuna inandığı Summer, elinden kayıp gidecek diye üstüne gitmemeleri, çekinceleri daha bir dokunuyor adama kendi yansımanızı gördüğünüz zaman karakterde. Öyle kişiseldi benim için "(500) Days of Summer".

Bu bir aşk hikâyesi değil dese de, biz (ben?), en azından bir parça umut bıraktığı için sonunda memnun, yılın en hoş filmlerinden birini izlemiş olarak ayrılıyoruz salondan.

Inglorious Basterds: Şöyle bitirmişim filmin kritiğini vakti zamanında; “daha önce şahsımı hiç eğlendirmediği kadar eğlendirmeyi başaran Tarantino, Brad Pitt’in ağzından döktürdüğü “sanırım bu benim en iyi eserim” repliğini senaryoya bir final cümlesi olarak yerleştirmekte haksız sayılmaz. QT’nun başyapıtı mı bilmiyorum şu an için (ikinci kez izlemeyi gerektiriyor böyle bir yorum) ancak şahsen en fazla keyif aldığım, güldüğüm, hem sinema sanatı ve tarihine duyduğu saygıya, hem de bunu kendince harmanlayış biçimine hayran kaldığım ilk filmi oldu. Bir de Carradine’a yıllardan sonra hak ettiği değeri kazandırmış olması gibi bizi Christoph Waltz gibi bir cevherin yanında pek çok başarılı Avrupalı oyuncuyla tanıştırmış olması da cabası. Belki istemeden böyle bir noktaya sürükledi kendisini ama Tarantino’nun kendisini bu filmle Amerikan Sineması’ndan ziyade Avrupa Sineması’na yakın bir yere konuşlandırmayı başarmış olması durumu var ki, nasıl yorumlamalı, işte onu bilmiyorum.”

Not: Henüz ikinciye izlemiş değilim.     

Vavien: Taylan Biraderler'in iyi birer yönetmen olduklarını Okul'da bile anlamak mümkündü. Yalnızca Doğu Yücel’in senaryoları problemliydi ve açık ki tam aradıkları senaryolar değillerdi. Gerçi Küçük Kıyamet'i ilk izlediğimde pek hazzetmediğimi ama ikinci izleyişimde ilkinde fark etmediğim detaylarla bezemiş olduklarını görünce fikrim değişmişti. Eksik gedikleri vardı senaryolarının elbet ama bizim sinemamızın da kardeş iki yönetmen kazanması açısından büyük önem arz ediyordu "Küçük Kıyamet". Vavien için ise şunu söyleyebilirim ki, aradıkları hikâyeyi bulmuşlar. Kendilerini yerli Coen Biraderler mertebesine ulaştıracak ölçüde iyi yazılmış bir kara komedi, aynı zamanda yok yere insanın sinirlerini bozan müthiş bir gerilim ellerindeki materyal; ve tam da anlatılması gerektiği gibi çekmişler bu senaryoyu. Tüm Coen Biraderler benzetmelerine rağmen çabuk atıyorlar bunu üzerlerinden ve pek onların sularına meyletmeden kendi tarzlarında anlatıyorlar öykülerini. Bu sene çok fazla Türk filmi izleyemedim ancak izlediğim en orijinal yerli yapımlardan biri olduğunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim.



Up: Pixar, bizi şaşırtmaya devam ediyor (ya da etmiyor, artık şaşırmamalıyız her sene çıkarttıkları kaliteli işlere). Her Pixar animasyonunun öncesinde olduğu gibi Up’ın da öncesinde yayınlanan “Partly Cloudy” isimli şahane kısa animasyonun Amerika’da vizyona girer girmez nete düşmesinden sonra daha bir heyecanla beklediğimiz film, bu kez de yaşlı bir adam + izci küçük bir velet + konuşan bir köpekten oluşan ekibin maceralarını anlatıyor. Ama maceraları falan bir kenara koyarsak karakterlerine hiçbir zaman çizgi film karakteri gibi muamele etmemiş Pixar, tekrardan arkasında son derece insancıl bir bakış açısı barındıran naif bir tavırla anlatıyor karakterlerini. Bilhassa “birlikte yaşlanmak” kavramını pek bir hüzünlü özetleyen Bay Fredricksen’ın filmin başında anlatılan hikâyesi insanın içini sızlatmayacak gibi değil. Maceradan maceraya koşan karakterler, konuşan hayvanlar, Dreamworks animasyonlarını anımsatsa da, hayvanları konuşturmaktan başka bir şey beceremeyen ve hatırı sayılır bir başarı ve para getirmiş Shrek dışında henüz elle tutulur bir iş becerememiş olan Dreamworks’a bir cevap niteliğinde yapılmış bana kalırsa.   

Yılın En Kötüsü;

Transformers: Revenge of the Fallen

Gerçekten çok başarısız, çok kötü bir filme 2-2,5 saat boyunca katlanabilirim. 2012 gibi bomboş bir film için bile “ah ah vah vah 2,5 saatim heba oldu” diye hayıflanmadım zira Roland Emmerich’ten zaten beklediğimiz şey üç aşağı beş yukarı belliydi ve efektlerle falan hiç adamı sıkmadan keyifli vakit geçirtmeyi başarıyordu kabul edelim. Ama bu yıl Transformers’ın devam filmi kadar izlediğime bu kadar pişman olduğum, perdede gördüğümden bu denli midemin bulandığı bir film daha olmadı. Problem kötü bir film olmasında, süresinin gereksiz bir şekilde 2,5 saati aşmasında da değil, son derece art niyetle yapılmış kötü(cül) bir film olmasında. Beyazperde’ye zamanında yazdığım yazıda şu cümleleri kurmuşum filmle ilgili (daha da bunlar üstüne bir şey söylemek istemiyorum);

“Michael Bay, Transformers’larla Amerikan Ordusu arasındaki iş birliğini göstererek başladığı “Revenge of the Fallen”ın neredeyse tamamında ordudan müthiş bir destek aldığını saklamakta hiçbir sakınca görmüyor. İşin daha da üzücü boyutu kendisinin filmde yansıttığı bakış açısının, “ordu çok destek verdi, hakkını verelim madem” şeklinde bir düşünceden ya da ordunun baskısından değil de kendi ideolojik yaklaşımından ileri gelmesi. Kısaca Bay’in, Autobot’ların bile baş edemediği ama Amerikan Ordusu’nun üstün teknolojisiyle dağılan teknoloji harikası Deception’ları gösterirken ağzının sularının akması, yaptığı işten aldığı tarif edilemez haz ve art niyetli tavrı kadar filmde sinirime dokunan başka hiçbir şey olmadı.
 
İlk film, espri anlayışıyla ve son kısmına kadar deli gibi efekt bombardımanına tutulmadığımız daha az yorucu sahneleriyle hakkında birkaç olumlu şey söyleyebildiğim, -hadi kabul edeyim- eğlendiğim de bir film olmuştu. Ancak Bay’in ve senaristlerin demin bahsettiğim art niyetle ikinci filme yerleştirdiği unsurlar (iki adet Afro-Amerika’lı gangsta style Autobot – birisine Bay’in özel isteğiyle altın diş eklenmiş-, “Cihat” diye bağırıp Amerikan Bayrağı’nı söken Doğulu Barbar Decepticon, “diplomatik bir çözüm yolu bulalım” diyen bürokrata askerin verdiği Bushvari “onlarla pazarlık edemeyiz!” cevabı), espri düzeyinin bacak arasına düşmesi (mütemadiyen kullanılan - daha kaba tabirle tabii- “testis” kelimesi veyahut en azından o bölgeye yapılan vurgu, penis ve testisleriyle arz-ı endam eden robotlar, azgın robotlar, düzüşen köpekler ve robotlar), gerek Megan’ın gerekse yeni hatunun olduğu sahnelerde kameranın da bel altına kayması (evet evet biliyoruz erkek izleyici testosteron salgılamak ister) ve Bay’in sabit kamera kullanımını tamamıyla terk etmesi sebebiyle Revenge of the Fallen, 2.5 saatin 2'sinde seyircisinde sağlam bir baş ağrısı yapan, zevksiz, çok yorucu bir deneyimden öteye gidemiyor.

Transformers gibi yüksek bütçeli, bol efektli, yalnızca eğlence vaat eden filmlere böyle ciddi yaklaşmak benim de keyif aldığım bir durum değil. Biraz kafayı dağıtmak, aksiyon sahneleriyle eğlenmek, varsa esprilerine gülüp keyiflenmek için tercih ettiğimiz bu tip filmleri, hikâyesi, karakter gelişimleri vs. açısından didik didik incelemek pek yersiz, kabul ediyorum. Ama tam da bu yüzden projenin arkasındaki isimlerin izleyiciyi geri zekâlı yerine koymaya çalışan kötü niyetlerine sinir olmamak elde değil. Yani elimde imkân olsa, oturup senaryo yazsam, tüm desteği de sağlasam, robotlu mobotlu bir film çeksem, aklıma da gelmez ki dur şu robotlardan birine altın diş takayım da stereotip bir zenci profili çizip dalgamı geçeyim ya da kötü robotlara Orta Doğulu terörist muamelesi yapayım diye”.

Bonus: Yılın En Abartılan Filmi;

The Hurt Locker: The Hurt Locker’ı henüz bu kadar övülmeye başlamadığı zamanlarda izlediğimden herhangi bir beklentiye girerek seyretmemiş, bittiğinde de fena bulmamış ama Irak Savaşı’na çok da kayda değer bir açıdan yaklaşmayı başaramadığına kaanat getirmiştim. Kathryn Bigelow’un filminin en fazla başarısız olduğu nokta film boyunca odak noktasını birkaç kez kaybetmesi. Bilhassa ikinci yarıda gerilim filmi mi olayım, savaşı mı anlatayım yoksa biraz drama mı kaysam şeklindeki bocalamaları fazlaca batıyor ve spesifik bir hikaye anlatmaktan kaçınan bir film olduğu için toparlamayı da beceremiyor finalde. Irak’ta görev yapan bomba imha uzmanı ekiplerinin işleri elbette ki çok zordur (iyi bir gerilim yaratacak kadar zor hatta, gördüğümüz kadarıyla) fakat Bigelow direkt “savaş”la ilgili bir film yapmak istediği için askerlerin yaşadıklarına odaklanmış ve filmini bir süreliğine belli, tekdüze bir sistematiğin üstüne oturtmuş (bomba imha uzmanı ekipleri bir bölgeye gelir, bombayı imha etmeden önce önlemler alırlar, imha ederken bir sorun çıkar, biz geriliriz, sonra hallolur veya olmaz duruma göre, sonra üsse dönerler, ileriki bir tarihte gene aynı şey yaşanır). Hâl böyle olunca bu monoton ilerleyişe bir noktadan sonra sıkılmamak elde değil. Çok kararsız ve temposu çoğu yerde bir hayli sarkan bir filmin neden bu kadar beğenildiğini ve sanki Irak Savaşı’yla ilgili çok yeni bir şey söylüyormuş gibi muamele gördüğünü, hele hele tüm ödül törenlerinde neden bu kadar isminin geçtiğini anlayamıyorum. Yalnız başroldeki Jeremy Renner’ın ödül almasına bir şey demem bak.

Vizyona girenler, Top 10;

  1. Up
  2. Inglorious Basterds
  3. (500) Days of Summer
  4. Watchmen
  5. Vavien
  6. Uzak İhtimal
  7. Star Trek
  8. District 9
  9. The Hangover
  10. Avatar

Bizde henüz gösterim şansı bulamamışlar, Top 10;

  1. The Cove
  2. The Damned United
  3. Sin Nombre / Without Name
  4. Sugar
  5. Mannen som elsket Yngve / The Man Who Loved Yngve
  6. An Education
  7. Where the Wild Things Are
  8. World's Greatest Dad
  9. The Young Victoria
  10. Whip It



Son 10 Yılın En İyi 10 Filmi

  1. Sen to Chihiro no Kamikakushi / Spirited Away (2001)
  2. Almost Famous (2000)
  3. Donnie Darko (2001)
  4. Big Fish (2003)
  5. Eternal Sunshine of the Spotless Mind (2003)
  6. The Fall (2006)
  7. Children of Men (2006)
  8. The Lord of the Rings: The Return of the King (2003)
  9. Mysterious Skin (2003)
  10. Bin-Jip / 3-Iron (2004)

Bahsetmeden geçemeyeceklerim: Atonement, V for Vendetta, Oldboy, Kiss Kiss Bang Bang, Lost in Translation, There Will Be Blood, Memento, Ondskan (Evil), Brokeback Mountain, The Dark Knight, The Weather Man.

Son 10 Yılın En İyi 10 Dizisi

  1. Angels in America
  2. Coupling
  3. Skins
  4. Friends
  5. Supernatural
  6. Lost
  7. True Blood
  8. Buffy, the Vampire Slayer
  9. Will & Grace
  10. How I Met Your Mother

Son 10 Yılın En İyi Dizi Karakterleri (bonus olarak belirtmezsem çatlardım);

Hannah Pitt (Meryl Streep), Ray Cohn (Al Pacino), Prior Walter (Justin Kirk), Belize (Jeffrey Wright) – Angels in America
Gaius Baltar (James Callis) & Starbuck (Katee Sackhoff) – Battlestar Galactica
Nora Walker (Sally Field) & Kevin Walker (Matthew Rhys) – Brothers & Sisters
Spike (James Marsden) – Buffy the Vampire Slayer & Angel
Jeff Murdock (Richard Coyle) - Coupling
Bree van DeKamp (Marcia Cross) – Desperate Housewives
Dexter Morgan (Michael C. Hall) - Dexter
Joey Tribbiani (Matt LeBlanc) - Friends
Sue Slyvester (Jane Lynch) & Kurt Hummel (Chris Colfer) – Glee
Blair Waldorf (Leighton Meester) – Gossip Girl
Barney Stinson (Neil Patrick Harris) & Marshall Eriksen (Jason Segel) – How I Met Your Mother
Ben Linus (Michael Emerson) & Sawyer (Josh Holloway) – Lost
T-Bag (Robert Knepper) – Prison Break
Casie (Hannah Murray) & JJ (Ollie Barbieri) – Skins
Dean Winchester (Jensen Ackles) & Bobby Singer (Jim Baever) - Supernatural
Lafeyette Reynolds (Nelson Ellis) & Eric Northman (Alexander Skarsgård) – True Blood
Celia Holdes (Elizabeth Perkins) & Andy Botwin (Justin Kirk) – Weeds
Karen Walker (Megan Mullally) & Jack McFarland (Sean Hayes) & Rosario Salazar (Shelley Morrison) – Will & Grace




 

Anasayfa | Ajanda | İletişim | Künye | Arşiv
Müzik | Sinema | Moda | Güncel Sanat | Etkinlik
Sitemiz minimum 1024*768 çözünürlükte görüntülenmek üzere tasarlanmıştır.
Reset! Magazine © 2007 - 2010