Müzikte 2009 Yılının Özeti - Derya Atlas
“Nasıl oldu yine anlamadım ama bir sene daha geçmiş canım” diyen tipik bir Rutkay Aziz sayıyorum kendimi. Gerçekten, onca albüm, film ve olay yine araya kaynadı gitti. Michael Jackson bile öldü 2009’da! Şöyle dönüp bakmak gerekirse, 2009’da beni çok saran albüm olmadığını farkettim, 2008’den yiyorum besbelli. Geriye kalan ve ağzımı açık bırakan albümleri de nereye yerleştireceğimi bilemedim (kayırmaca yapamıyorum); ancak ne kadar numaralandırmasam da yılın birincisini seçiverdim ve elbette o da The xx’in “xx” albümü oldu. Dream-pop semalarında hülyalı hülyalı uçtuğum ve patlamalı, über-enerjik seslerin hafiften kafamı yormaya başladığı bu sene, The xx’in patlaması benim için en güzel hediye oldu. Minimalizm diye koşturmaya başladım, “İnsanlar benim yaşımda neler yapıyor” diye sinir/kıskançlık krizlerine girdim, “Crystalised”ı yılın şarkısı seçtim, anlayacağınız beni bu sene en çok The XX meşgul etti. Onun dışında kalbimi çalan, beni mutluluktan mutluluğa koşturan diğer bombastik şaheserler de şunlar:
Arctic Monkeys - Humbug
2000lerin fırtınası indie müziğin heyecanını yaş itibariyle The Strokes’ta yaşayamasam da, Arctic Monkeys’te epey hissettiğim söylenebilir. Çok fazla insan bilmiyorken “Scummy”i, “Cigarette Smoke”u dinlemek, sonra da patlayışlarını görmek, ergen bünyemde bir ego patlamasına yol açmıştı. İlk iki albümle, Arctic Monkeys çılgınlığım pekişmişken, bir baktım üçüncü de gelmiş: “Humbug”. Prodüktörleri de bir başka ergenlik aşkım Josh Homme olunca, albümü hatmettim, kararım da şudur: Arctic Monkeys artık olmuş. Albümü anlatacak tek şarkıyı da “Fire and the Thud” seçiyorum, gerçekten yok böyle bir şey.
Kasabian - The West Rider Pauper Lunatic Asylum
Kasabian’la ilişkim, genelde albümlerindeki iki şarkıya saplanmamdan dolayı, çok gel-gitli olmuştur. iPod’da öksüz öksüz durma konsepti, yeni albümlerinde “Secret Alphabets” şarkısıyla bir daha gerçekleşti. O kadar moda sokan bir şarkı ki, insan Kasabian’ı büyük festivallerde görmek istemiyor, gelsinler de arka odamızda falan çalsınlar istiyor. Önceki iki albümü birbirine benzeten ben, yepisyeni Kasabian albümünü görünce dumura uğradım. Her şey daha bir gizemli, vokaller bile omzunuzun üstünden geliyormuş gibi esrarlı, bazı bazı ürkütücü (“Swarfiga” mesela). Bana hiç çaktırmadan geldiler, 2009’umun gizli eğlencesi oldular. Artık öksüz şarkı basiretsizliğini de kırmış oldum Kasabian’da, ha-ha!
Julian Plenti - Julian Plenti... Is Skyscraper
“Interpol işte” demeyin, önyargılarınızdan kurtulun. Helena ‘H’ Christensen soslu, yeni Paul Banks benim hoşuma gitti, bunun çarpıcı görünüşüyle hiç alakası yok (!). Sonuçta, lanet 2000lerde çok küçüktüm; “I wish I could eat the salt off of your lost faded lips” diyen herkese aşık olabilirdim. Bu yazı, bir Interpol tribute’una dönüşmeye başladı, bitiriyorum. Gidin bir “Skyscraper” şarkısını dinleyin, ben hiç Interpol havası almadığıma, hatta bazı bazı Jaga Jazzist gördüğüme yemin edebilirim. Bence en önemli soru da şu, Interpol’a benzese ne olur ki yani?!
Gereksiz not: 2009’daki “I am... X” furyası nedir? Bu incelensin. Herkes alter egolarını birer birer keşfediyor vallahi.
The Horrors - Primary Colours
“Primary Colours” bu senenin en şaşırtanlarındandı. Grubu küçük gördüğümden değil, bilakis çok severim, ama Strange House’tan sonra aşağı yukarı ona yakın bir şey bekliyordum ikinci albümü. Ne oldu, büyük bir zevkle “Sea Within a Sea”nin, “Horrors Theme”le aynı şey olmadığını gördüm. Garage rock’ın sınırını zorladıkları, bu yüzden de benim gibilere küçük çapta bir asit tribi yaşatan bir albüm yapmışlar, tebrik ediyorum.
The Dirty Projectors - Bitte Orca
The Dirty Projectors ve özellikle Bant tayfasının sevdiceği Animal Collective’i listeme dahil edip etmemekte çok kararsız kaldım. Abartılıyorlar mı sizce de? Bu endişeden dolayı, birkaç grubu daha pas geçmiş olabilirim ama bu acımasızlığı Dirty Projectors’a gerçekten yapamayacağımı şu satırları yazarken anladım. Konudan sapmayayım, Bitte Orca her şeyiyle muhteşemdi; aksak ve biraz da huzursuz bir enerjiyi açığa salmak/salmamak arasında gidip gelmesi beni delirtti. Geç kaldıysanız da, gidin en azından “Stillness Is the Move”a bir şans verin.
Neon Indian - Psychic Chasms
Nerden geldiğini ve nasıl vurduğunu anlamadığım bir 2009 harikası daha: Neon Indian. Bu kadar değişen ama yine de bütünlüğünü koruyan bir albüm fazla yoktur sanırım. “Should Have Taken Acid With You” ve elbette “Deadbeat Summer” (ki bu şarkıyı bir yaz günü, sıcaktan baymışken dinlemek istiyorum bir de) dinledikten sonra, gelin görüşelim, bir Alan Palomo fan club kuralım.
The Clientele - Bonfires On the Heath
2009’da ve genel olarak ne kadar çok dream-pop’ı sevdiğimi anlamış oldum. Belki de bu yüzden, tam da sonbahardan çıkan “Bonfires On the Heath”i çok sevdim -ki hala büyüsü devam ediyor, iki günde bir “Jennifer&Julia” dinlemezsem olmuyor gerçekten. Fon müziği olarak betimleyebilirsiniz bu albümü ama benim için müzik dışında da bir şeyler keşfettiğim bir albüm oldu. Pek sevgili Alasdair MacLean’in ilham aldığı artistleri takip etmeye başladım, üçüncü gözüm açıldı. Albümün olayı da bence şudur: “Bonfires On the Heath” ve “Harvest Time”ın arka arkaya gelmesidir. Budur.

|