August Rush

Beğendiğiniz, çok sevdiğiniz bir film hakkında yorum yapmak nefret ettiğiniz, “parama ve zamanıma yazık” dediğiniz bir film hakkında yorum yapmaktan çok daha zordur. Sevmediğiniz bir filmin her unsurunu yerin dibine sokabilirsiniz rahatlıkla, aklınıza ne geliyorsa sayabilirsiniz. Ama bazı filmler vardır ki, sizi derinden etkileyen, uzun süre aklınızdan çıkmayan ya da içinize işleyen; işte onlarla ilgili yorum yapmak zordur. Karar veremezsiniz çünkü hangi bir güzelliğinden bahsetsem diye.. veya nasıl anlatsam o etkileyiciliğini… bazı filmler vardır, pek kıyıda köşede kalmışlar, isimlerini duyuramamışlar, ödül almamış, övgülere boğulmamışlardır. Herkes bilmez. Ama siz izlemişsinizdir. Sizin için daima özel bir yeri olacaktır ve hep kendinizi özel hissedeceksinizdir, izlediğiniz için. August Rush tam olarak böyle bir film. Az bilinecek, özel ve ifade edilmesi zor.

Hikayeyle müziğin iç içe geçtiği filmleri seviyorsanız, tam yerine geldiniz. Gerçek adıyla Ethan, sahne adıyla(evet) August Rush’ın hikayesi bu. Çello çalan Lyla ile rock şarkısı Louis yıllar önce bir partide tanışıp birlikte olmuş fakat kahpe kader onları ayırmıştır. İlk görüşte aşkın meyvesi olan çocukları Ethan, yıllarca yetimhanede büyümüş ve müziğe olan inancı sayesinde anne-babasını da bulabileceğine inanmıştır. Ailesini bulmayı kafasına koyan Ethan kendini New York’un kalabalık caddelerine attığında yıllar önce ayrılan iki aşık ve August için kader ağlarını örecektir. Bakmayın siz benim böyle “Sezercik New York”ta tandanslı anlatımıma. Türk Filmi havasında gözükse de gayet iyi işlenmiş ve en ufak arabesk bir hava sezdirmeyen bir film.Bilmem Billy Elliot’ı seyrettiniz mi ama August Rush da bana fazlasıyla Billy Elliot’ı anımsattı. Nasıl ki onun hayatında dans varsa August’un hayatı da müzikten ibaret. Müziğe ve onun sayesinde ailesine ulaşabileceği inancını hiç kaybetmemesi fazla duygusal ve klişe gelebilir ama bazen elimizde kalan tek şeyin umut olabileceğini gerçekçi bir biçimde anlatmış, her ne kadar yer yer gözümüze sokmuşsa da..

“Felicity” dizisinden bu yana özel bir hayranlık beslediğim Keri Russell’ın bulunuyor oluşu bile filmi izlemem için yeterli bir sebepti. Kendisi “döktürmüş” diyemeyeceğim bir oyunculuk sergilemiş olsa da gayet başarılı. Jonathan Rhys-Myers’ı pek sevmem ama “Elvis: The Early Years” isimli televizyon filminde gördükten sonra müzikal altyapısının da olduğunu öğrenmiştim. O yüzden bu filmde de rock şarkıcısı olarak pek göze batmıyor. Genç oyunculara destek çıksın, filmi daha derlesin toparlasın diye mi kendisini seçmişler bilmiyorum ama “Robin Williams’ın bu filmde ne işi var?” diye sormak istiyorum yetkili kimse. Bırak kurtarmayı, filmin başarısını aşağı çekmiş diyebilirim. Yapmacık mimiklerinin rahatsız ediciliği, başarısız oyunculuğu bir yana oynadığı karakter de nasıl gereksiz anlatamam. Bu adam böyle zorlama karakterlere pek gitmiyor. Kendisinin en içten performansı Oscar aldığı “Good Will Hunting” filmindeki Profesör McGuire karakteri olarak kalacak herhalde benim gözümde. Tabi filmin en takdire şayan performansı Fredie Highmore’dan gelmiş. İlk defa Finding Neverland’daki Peter Pan karakterine esin kaynağı olan Peter olarak izlediğimde ileride çok başarılı olacak demiştim (yanılmamışım, aferin bana). İçten performansıyla filmi alıp götürmüş.

“August Rush” bir müzikal değil ama müzik filmin tam da merkezinde duruyor. Müziğin kalabalık şehrin gürültülü caddelerinde bile olabileceğini, duymaktan bıktığımız rahatsız edici seslerin bile bir melodisi olduğunu; tek eksik olan şeyin “iyi bir dinleyici olmak” olduğunu, bazen “böyle şeyler ancak filmlerde olur” dedirten bir şekilde anlatmış. Zaten hikaye de modern peri masalı tadında, fazla kafa yormamak gereken cinsten. Tek yapmanız gereken arkanıza yaslanıp keyfini çıkarmak.

Filmin tek talihsizliği Recep İvedik’in sinema salonlarını tekeline aldığı bir dönemde az kopya ile vizyona girmiş olması. Bu nedenden ötürü de yazının girişinde de belirttiğim üzere ülkemizde de ayağa düşmeyecek, gerçekten film izlemek isteyen sinema seyircisi kendisine şans verecek. Film, olabilecek en makul isimle “Kalbini Dinle” olarak çevrilmiş. Hayatında her daim müzik olmuş ve olacak sinema izleyicileri de kalplerini dinleyip bu filme bir şans verebilirler. August Rush’ın da filmin finalinde dediği pek güzel replikle sonlandıralım şu yazıyı:

“Müzik her yerde… tek yapmanız gereken: ‘Dinlemek’”  



Anasayfa>>
Sinema Bölümü>>

 

 



Anasayfa | Müzik | Haber | Sinema | Moda | Olay | Insan | Ajanda| Katalog| Künye
Sitemiz minimum 1024*768 çözünürlükte görüntülenmek üzere tasarlanmıştır.
Reset! 2007-2010

s