
Panic at the Disco @ Stor Vega, Kopenhag
Her şeyin en başında “aaa emo ehuehuehuhuhu” – yapacak arkadaşlardan mütemadiyen sayfayı terk etmelerini rica edeceğim. Zaten “iimoğ” şeklinde telaffuz edenler var. Gerçi onlara hiçbir şey demiyorum. Neyse, Panic at the Disco. Bundan yaklaşık iki sene evvel karşımıza çıkmış, her ne kadar 2006 senesinde My Chemical Romance’in fazlasıyla hak ettiği olan bira şişesini kafalarına yemiş dahi olsalar da melodik soundları eğlenceli şarkıları ve bence en önemlisi değişik bir şeyler yapmaya çalışan görüntüleriyle kendilerini kabul ettirmişlerdi.
Bu kısa tanımın ardından, mevzu bahis konsere geçmeden önce onları canlı olarak ilk seyrettiğim güne; yani 2006 Ekim’ine götüreceğim şimdi sizleri ki, karşılaştırma fırsatımız da olsun. Salonun önündeki pembe-siyah kalabalığı görünce Fenerbahçe taraftarının Olimpiyat Stadını dolduran 80 000 Galatasaraylıyı hedef olarak açtıkları pankart geldi ilk olarak aklıma “Hiç bu kadar xxxx’i bir arada görmedik”. Gerçekten de hayatım da bu kadar pembe saçlı siyah elbiseli insanı bir arada görmemiştim lâkin enerjileri konserin bomba gibi geçeceğine işaret eder gibiydi ki öyle de oldu. Her ne kadar o sene İngiltere’deki konserlerindeki sahne aksiyonunu, dansçıları, ışıkları göremesek de müzik ve seyirci iyi, sahnedekiler durgun, biraz da utangaçtı. Yüzünde mavi maskesiyle kafasını bir kere dahi kaldırmayan Ryan kardeşimin de bu hallerini “çekingenliğine/emoluğuna” vermiştik.
Gel gelelim bu konserde beklentilerimiz farklıydı. Yeni albümden şarkılar, tedirginliğini, şapşallığını atmış, sahneyi dolduran grup elemanları ve aynı gaza sahip seyirci bekliyorduk. İlk olarak söylemeliyim ki, son madde konusunda aradığımızı bulamadık. Salonun yarısından fazlası boş, gelen insanların kalite ve yaş ortalaması ilkine kıyasla çok düşüktü. Bilet fiyatlarını (50€ civarı) neden olarak görüp, olsun yeni şarkılar dinleyip, uzun bir aradan sonra konser vermelerinin gazıyla iyi de bir performans izleyeceğiz diye kendimizi avuttuk lâkin o da olmadı. Sahne ilkine göre daha aydınlık, biz de daha sakin olunca gördük ki Ryan kardeşimiz utangaçlığından değil gitara baktığından kafasını kaldıramıyormuş. Kabaca bir hesapla 300 konser verip, iki albüm yaptıklarını düşünürsek konu hakkındaki yeteneğine hayran olmamak elde değildi. Toplamda 10 (yeni albümden 3) şarkı çalarak, sahnede 55–60 dakika kalmış olmaları, samplelarla ilgili sorun yaşadıkları için 6–7 dakika seyirciye bir şeyler anlatıyorlarmış gibi yapmaları gibi birkaç saçma sapan şeyi daha ekleyince hayatımda ilk –belki de son- kez bir konsere gittiğime pişman etti Panic at the Disco. Hiç de yakışmadı onlara. “Hiç mi güzel bir şey yoktu be Erdener Abi?” diye sorduğunuzu kabul edip cevaplıyorum. Evet vardı. Konserin başından sonuna, gruba dair bütün olumsuzlukları tek başına kapatmaya çalışan yeni bir rockstar adayı Brandon vardı. Piyanodan, basa, elektro’ya kadar her şeyi çalan, seyirci iletişimi süper olan enerjik ve sempatik bir adam gelmişti o bir buçuk sene evvelki sakin ama iyi müzisyenin yerine. Yani aslında genel olarak Panic at the Disco’dan beklediğimizi sadece o başarabildi.
Sözün özü, Türkiye’ye gelme ihtimali zaten olmayan bir grup Panic at the Disco. Ne dünyada onu takip eden yaş grubunun ülkemizdeki kısmı kendilerinden haberdar, ne de kendisinden haberdar olanlar onlardan haz ediyor. Yine de eski kabare şovlarıyla izlenesi olduğunu düşündüğüm gruplardandı ancak yeni halleri bana bunu gerçekten sorgulattı. Acaba bu ikinci albüm sendromu gerçekten devasız bir hastalık mı?

Anasayfa>>
Olay Bölümü>>
|