The Hurt Locker – Ölümcül Tuzak

''War is a drug''
''The Hurt Locker'' bu sözle açılıyor ve belgeseli andıran görüntülerle bizi Bağdat sokaklarında gezdiriyor. Bu gezinti sıradan bir gezinti değil; bir robotun rehberliğinde ilerliyoruz ve sanki bir şeyin arayışı içindeyiz. Bu gezinti sonrası karşımıza 155'lik el yapımı bir bomba çıkıyor ve bir anda ''Boooomm!''.

Kathryn Bigelow'un yönetmen koltuğunda oturduğu ''The Hurt Locker'' filmi Irak'taki ''Zafer Kampı''nda görevli ABD'li bomba imha ekibinin yaşadıklarını anlatıyor. Ekibin başındaki Thompson'ın görevdeyken ölmesi sonrasında Çavuş William James ekibe katılır. William James kurallara uymakta güçlük çeken, aykırı hareketlerde bulunan, anlaşılması güç karaktere sahip biri. Bu nedenle de ekibin diğer üyeleri Eldridge ve Sanborn ile arasında çıkar çatışmaları, ego savaşları meydana geliyor. Bunun sonucunda da ekip bir yandan Bağdat'ı bombalardan temizlemeye çalışırken, bir yandan da kendi aralarında anlaşmaya varmaya çalışıyorlar. Fakat bunun gerçekleşmesi de biraz güç oluyor; çünkü bizim izleyeceğimiz, önlerinde daha 38 gün var.

Kathryn Bigelow, filmin ilk 20 dakikasında belgesel tarzı bir çekime başvurmuş. Bombayı teşhis etmek için imha ekibinin kullandığı robotun gözünden Bağdat'taki insanları ve diğer canlıları görüyoruz. Handycam ile gerçekleştirilen bu çekim, filmde biçimlenen kurgudan önce gerçekleri yansıtıyor. Bigelow'un böyle bir yola başvurması da yerinde bir karar olarak gözüküyor. Çünkü Irak'taki savaşı betimleyen Amerikan filmlerine bakıldığında ABD askerlerinin ''kahraman'' olarak nitelendirilmesinin birer belgesi niteliği taşıdıklarını görüyoruz.

Filmin başında beliren ''War is a drug (Savaş, uyuşturucudur)'' ibaresi filmin başından sonuna kadar her saniyede kendini gösteriyor. Thompson karakterinin ölümünden sonra yerine gelen James'in bomba imha özel giysisi giymeden görevlere gitmesi, Eldridge karakterinin kampta dinlendiği anlarda bile savaş oyunu oynaması ve alışveriş merkezinde kahvaltılık gevrek seçmenin, görev esnasında kesilecek kablonun seçilmesinden çok daha zor bir şeymiş gibi gösterilmesi uyuşturucu metaforunun yanında oyun metaforunu da çağrıştırıyor. James, Sanborn ve Eldridge aynı oyunda farklı bilgisayarlardan oynayan oyuncularken; Bağdat sokakları da oyunun mekansal uzamını oluşturuyor. Eldridge karakterinin savaş oyunu oynadığı sırada endüstriyel rock türünde müziğin kullanılması savaşı ve beraberinde getirdiği adrenali insanı tatmin eden dürtüler olarak betimliyor. Bu noktada Bigelow, Irak'taki savaştan ayrılıp ''savaş'' olgusuna Freudyen bir bakış sergiliyor.
Filmin başrollerini Jeremy Renner, Anthony Mackie, Brian Geraghty paylaşırken; Ralph Fiennes, Guy Pierce ve Evangeline Lilly de yardımcı rollerde karşımıza çıkıyor. Altın Küre Ödülleri'nde kendisine drama dalında ''En İyi Erkek Oyuncu'' ödülü adaylığı gelmese de Çavuş William James rolündeki Jeremy Renner'ın bu dalda Oscar'a aday olması muhtemel. Yazın başlarında sonuna yetiştiğim ''Twelve and Holding'' filminde beş dakikalık bir performansını izleyebildiğim oyuncu Bağdat'taki kampta deneyimi olmuşcasına gerçekçi bir vücut diliyle rolünün hakkını başarıyla veriyor. Aynı şekilde Sanborn rolündeki Anthony Mackie de Renner gibi mimik ve jestleriyle vücut dilini tamamıyla kullanıyor ve bir dönem Irak'ta görev almış havası yaratıyor filmde.
Savaş filmlerine genelde biraz önyargıyla yaklaşırım; hatta sinemada tek beğenmediğim tür diyebilirim. Fakat ''The Hurt Locker'' bu anlamda büyük bir istisna durumunda. Öncelikle bir kadın yönetmenin gözünden erkek oyunculardan oluşan kalabalık bir oyuncu kadronun yönetilmesi ve savaşı her iki ülkenin lehinde ve aleyhinde eşit bir şekilde işlemesi filmi 2009 yılının en iyi filmlerinden biri haline getiriyor. Arada diğer Amerikan savaş filmlerindeki ''kahramanlık söylemleri''ne kaçsa da; 130 dakika boyunca akıcı bir şekilde ilerleyen, olabildiğince objektif bir bakış açısı takınan, savaşın getirdiği yıkımdan ziyade ''savaş'' olgusunun psikolojik ve toplumsal yönünü irdelemeye çalışan başarılı bir film var karşımızda. Drama dalında ''En İyi Film'', Kathryn Bigelow'un aday olduğu ''En İyi Yönetmen'' ve Mark Boal'un aday olduğu ''En İyi Senaryo'' dallarında Altın Küre adaylıklarına sahip olan film geçtiğimiz günlerde Los Angeles Film Eleştirmenleri Derneği tarafından ''En İyi Film'' seçildi ve aynı zamanda Bigelow'a da ''En İyi Yönetmen'' ödülünü kazandırdı. Oscarlar'da bu dallarda muhtemelen adaylık kazanacak filme ''En İyi Film'' ödülü verilir mi bilinmez; ama bir kadının gözünden savaş olgusunun anlatılması açısından Kathryn Bigelow, akademi üyelerinin gözünden kaçmayacağı kesin.

Dipnot: Filmin sonunda çalan Ministry'nin ''Khyber Pass'' şarkısına dikkat; filmden sonra uzun bir süre sizi etkisi altına alabilir.

 




 

Anasayfa | Ajanda | İletişim | Künye | Arşiv
Müzik | Sinema | Moda | Güncel Sanat | Etkinlik
Sitemiz minimum 1024*768 çözünürlükte görüntülenmek üzere tasarlanmıştır.
Reset! Magazine © 2007 - 2010