James Cameron: Dahi Pazarlamacı

James Cameron, gençlik yıllarında Kanada sokaklarını arşınlarken arkadaşlarıyla hep aynı şeyi tartışıyordu; “bir param olsa da şu senaryolarıma film çeksem”... Ağzından dökülen bu sözlere gülen arkadaşları bir süre sonra James Cameron'un Holywood'un tozunu attıran bir fenomene dönüşeceğini hiç hayal edebilmişler miydi? Orası bilinmez ama kamyon şoförlüğünden Hollywood'a uzanan bu yolda Cameron, artık bir marka...

Yönetmenliğe başlamadan önce kamyon şoförlüğünden garsonluğa kadar birbirinden bağımsız çeşitli işlerde çalışan Cameron, boş zamanlarında ise senaryolarını yazıp hayaller kurmaya devam ediyordu. Ama içindeki sinema aşkı bir süre sonra öyle bir hal almıştı ki, bir kâbusa benzettiği kamyon şoförlüğünü bir gece ansızın bırakacak ve maket yapımcısı olarak Hollywood setlerinde çalışmaya başlayacaktı. Uzun süre setlerde ışık görevlisi, maket yapımcısı gibi gözden uzak işlerde sessiz sedasız çalışacak ama bir gün bir yapımcı ondaki yeteneği ve disiplini sabahlara kadar süren çekimler sırasında fark edecek ve Cameron kendini bir günde sanat yönetmeni olarak tekrar setlerde bulacaktı. Gerisi çorap söküğü gibi gelecekti.

İlk filmi olan Abyss, hem gişede hem de eleştirmenler arasında ilgiyle karşılanmıştı. Yıllar sonra Abyss filminin başarısına çok şaşırdığını söyleyecek ve şunu ekleyecekti; “ben o senaryoyu 16-17 yaşlarında lisede teneffüs zamanlarında yazmıştım, hayret!” Daha ilginciyse bugün artık bir bilimkurgu klasiği haline gelen Terminatör'ü İtalya'da sokaklarda yatarken yazdığını itiraf etmesiydi. Yıllar önce yaşadığı imkânsızlıklara inat öyle büyük bütçeli aksiyon filmleri çekiyordu ki, ABD'li eleştirmenler onu bir gişe canavarı, pazarlamacı olarak gösteriyordu. Her filminin bütçesi daha da şişiyor, yıldız oyuncular onun filmlerinde oynamak için birbiriyle yarışıyordu. Reklam ve PR anlamında filmleri gösterime girmeden inanılmaz bir merak yaratılıyor daha sonra da bunun meyvesi yeniyordu. O belki de ABD'nin kapitalist ruhunun Hollywood'daki yansımasıydı.

Terminator, Aliens, Abyss derken ibre artık sanat çevrelerinin yüreğini hoplatmaya gelmişti. Cameron bu sefer yılların Titanic faciasını ünlü oyuncular ve efektlerle parlatarak inanılmaz bir gişe başarısı ve o senenin tüm Oscar'larını topluyordu. Cameron için artık başarılamayacak çok az şey kalmıştı. O bir pazarlamacı, gişe canavarı ve hatta Oscar koleksiyoncusuydu. Ama bu sefer de aklı dijital sinemaya ve teknolojik oyuncaklara kaymıştı. Sinema çevrelerinde dolanıp yakınmaya başlamıştı bile. Benim kuşağım 2001 Space Odyssey ve Star Wars'la büyülendi; “şimdi bunu alt edecek büyük imkânlara ve olanaklara sahibim” diyerek evde çizimler yapıyordu. Ve pek tabii ki beklenen oldu. Avatar fısıltıları başladı. Film prodüksiyon aşamasındayken Cameron, fısıltı gazetesinin düğmesine kendi elleriyle basmıştı. Görünen o ki Cameron, reklamcı ruhundan yıllar sonra bile hiç hız kesmemişti. Filmin senaryosunun inanılmaz olduğu, müthiş bir bütçeyle yeri yerinden oynatacağı konuşuluyordu. Film çekimleri başladığında iş daha da ileriye gitmişti. Filmden sonra sinemanın artık bir daha eskiye dönemeyeceği, inanılmaz bir teknik noktaya varıldığı konuşulmaya başlanmıştı. Avatar isimli bu macera-aksiyon büyük bir kısmı dijital bir ortamda yaratılan sanal bir dünyalar savaşını anlatıyordu. Film izlendikten sonra anlaşıldı ki öyle sinemanın dilini değiştirecek ölçüde bir olağanüstülük yoktu ama şurası gerçekti, Avatar sinemada teknolojik açıdan gelinen son noktaydı. Ayrıca Cameron pazarlamacı dehasını yine konuşturmuş ve film tüm dünyada hemen bir merak unsuru haline gelmişti.

Velhasıl bu yetenekli ve hırslı adamın yolculuğu Avatar'la devam ediyor. Setteki disiplin ve öfkesinden yorulan çalışanlarının “ben James Cameron'la çalışıyorum üstüme varmayın” yazılı t-shirtler giyerek protesto ettiği bu ilginç kişilik, Spielberg'le beraber yarı muhafazakâr Hollywood ekolünun büyük taşlarından biri. Sinemada oyuncak sevenlerin tanrılarından biri o. Seni izlemeye devam ediyoruz James Cameron...

Cameron'ın Jurassic Park'ı

James Cameron'ın son filmi Avatar sinema salonlarını fethedince elbette Cameron hakkında yeniden düşünme fırsatı yakaladık. Kariyeri boyunca sürekli olarak başka başka yönetmenlerle karşılaştırılan ve de başkalarının ardılı olarak görülen bir sinemacı Cameron. İdolleri ve alt etmesi gerekenler var; bu sebeple de her zaman daha iyisi için uğraşıyor büyük bir hırsla. Bu idol ve rakiplere ben Cameron'ın öcüleri diyorum.

Cameron teknolojiyi sinemada kullanan ve bu sayede gerçekten güzel filmler ortaya koyabilen bir yönetmen. Filmlerinin teknikleri eskise de vizyonu eskimediği için filmleri canlı kalıyor.  Piranha Part Two ve Terminator ile adım attığı sinema dünyasında geriye baktığımızda cidden eskiyen çok az filmi var (mesela Piranha... bunlardan biri) ama Terminator'un etkisi tartışılmaz.

Bilimkurgu aksiyon sinemasının en güzel örneklerinden biri oldu Terminator ve ona Hollywood'da pek çok kapı açtı. Spielberg'ün tanrı sayıldığı seksenli yıllarda Cameron elbette kendisine idol ve rakip olarak seçeceği bir kişi de bulmuş oldu. Ama ilk savaşını Ridley Scott'a karşı vermeliydi; Alien filminin devamı çekilmesi düşünülürken Cameron devam filmi için çağrıldı. Aliens sonuçta Ridley Scott'ın vizyonundan çıkmış ve de bir savaş filmi uyarlamasına dönüşmüştü. Bu haliyle aslında seksenli yıllarda birbiri ardına çekilen Vietnam Savaşı filmlerinin etkisindeydi ve ama gene de gerçekten görkemli bir film olmuştu. Pek çok eleştirmene göre hatta ilk Alien'dan daha iyi olmasına rağmen asla ilk Alien'ın ulaştığı kült statüye ulaşamadı. Gişe ve eleştirmenler cephesindeki başarısı ile Aliens, Cameron'a istediklerini yapma özgürlüğü sundu. Ve Cameron, Spielberg'ün izlerini takip etmeye devam etti.

Onun dördüncü ve şahsımca en güzel filmi olan The Abyss aslında sanki E.T.'ye bir cevap gibidir. Cameron birbirinden iyi oyuncular ile bir denizaltını uzaylı yaratıklarla irtibata geçiriyor ve insanoğlunun insancıllığı üzerine düşündürtüyordu. Aslında Cameron filmlerindeki ana soru hep aynıdır; insancıllık. Terminator serisi, Aliens, vs de aynı soruya eğilirler.

The Abyss'in de aynı şekilde başarılı olmasının ardından Cameron iki devam filminden sonra bu sefer kendi filminin devamını çekmeye karar verdi; Terminator 2: Judgment Day. Film kötü android Arnie'yi bu sefer iyi bir androide dönüştürüyor, Linda Hamilton'ı oğlu için savaşan bir kadın olarak sunduğunda Aliens'taki Sigourney Weaver'a verilen annelik içgüdüsünün Cameron zihnindeki yeri daha da kalınlaştırılıyor, felsefi sorunlar ile film derinlikli hale getiriliyordu. Ama hepsinden öte film, teknolojiyi en inanılmaz boyutlara taşıyarak izleyeni büyülüyordu. Sonrasında nedense bir fransız aksiyon komedisinden aklımzda sadece Jamie Lee Curtis'in striptiz yaptığı sahne ile yer eden bir kötü komedi sundu: True Lies. Gişeler için hafif filmler çekebileceğini de bu sayede gösterdi Cameron. Ve ama Spielberg'ün drama yıllarıydı artık. Bilimkurgunun, fantezinin çocukları artık ciddi işler yapıyorlardı. Spielberg'ün Oscar kazanma hamleleri en sonunda Schindler's List ile başarıya ulaşıyordu ve Cameron kendini kanıtlamak için koyduğu taşın yanına gitmek için sabırsızlanıyordu. Sonuç, Spielberg'ün etkisinde bir dramaydı. Defalarca filme çekilen bir konuyu, Titanic faciasını Cameron üç saatlik sıkıcı ve boş bir drama olarak yeniden çekti. Sonuç 11 Oscar ile akademi tarihinin en yüz karası kararlarından biri oldu. Bomboş bir filmi Titanic ve ama Cameron'a “I am the King of the World” diye bağırma şansını vermişti gene de. “King of the World” sonraki on seneyi sinema filmleri açısından boş geçirdi ama TV dizileri için birer bölüm yönetti, The Abyss ve Aliens için çekilen yapım notları belgesellerini yönetti.

Şimdi de Avatar ile karşımızda. Pocahontas öyküsünün Jurassic Park tadında bir çekimi aslında Avatar. Görsel çalışmaların çok iyi yapıldığı ama orijinal bir fikre dayanmayan bir film. Hatta konusu ile FernGully: The Last Ranforest arasında bir paralellik de kurulabilir. Ama kesinlikle bu film, Jurasic Park'ın çevreci modeli. Amerikan emperyalizmine dokundurmalar içermesi de aslında Spielberg'ten daha az Amerikan Milliyetçisi olduğunu gösteriyor Cameron'ın ki kendisi zaten Kanada doğumlu. Gene de Cameron devam ediyor; Spielberg'le boğuşuyor, peşinden koşuyor. Ne var ki sinemadaki teknolojik başarıları orijinal fikirlere dayanmayan filmlerini ne kadar daha desteklemeye devam eder bunu kimse bilmiyor.

 



 

Anasayfa | Ajanda | İletişim | Künye | Arşiv
Müzik | Sinema | Moda | Güncel Sanat | Etkinlik
Sitemiz minimum 1024*768 çözünürlükte görüntülenmek üzere tasarlanmıştır.
Reset! Magazine © 2007 - 2010