Avatar - Volkan Turan

Hayâl, Hiç Bu Kadar Güzel Olmamıştı...

James Cameron ilginç bir yönetmen gerçekten. Muazzam bir hayal-gücüne sahip olduğu bilimsel bir gerçek ama sinema dili özellikle ilginç geliyor bana. Doğru yerde doğru hamleleri o kadar iyi atıyor ki -S. Spielberg dâhil- ondan fazla para kazanmış, filmleri gişe yapmış, ödüle boğulmuş bir yönetmen yok dünyada. Terminator 1-2’yi geçtim Aliens gibi bir filmle tüm dünyada ayrı bir janr yaratmış yönetmen Cameron çoğunun gözünde ama benim gözümdeyse ölene kadar hayal edecek ve ne hayal ederse etsin sevdiği hayalleri tüm dünyayla paylaşacak kadar cömert biri (En iyi filmi hala Aliens’tır gözümde). Titanic’te bile bu böyleydi. Sonu belli, gidiş hattı belli bir film niye çekilebilirdi ki? Tabii ki batan o gemide olmak nasıl bir his, (ondan sonrası) orada bir sevdiğinizi kaybetmek nasıl bir duygu, bize bunu yaşatmış, gişenin de ödülün de dibine koymuştu.

Avatar’da da durum değişmiyor. Avatar şu güne kadar Cameron’un zihnindeki en büyük dünya. Gerçek anlamda yaşayan bir evrenden bahsediyorum burada, zira sinemanın son 10 yılında böyle bir dünyayı en son Yüzüklerin Efendisi ile görmüştük. Irkıyla, teknolojisiyle, doğasıyla, diliyle ve yüzlerce detayıyla Pandora “İyi ki tanık olmuşuz” dediğimiz bir dünya gerçekten. Na’vi dili, iki yıl kadar süren bir çalışmayla yaratılmış. Çok derin bir dil olmasa da, filmin inandırıcılığı için yeterli bir düzeyde bu dil. Bitki örtüsüyse şu güne kadar gördüklerimiz arasında en güzel olanı diyebiliriz. Bunların benzerlerini animelerde görmüş olabilirsiniz ama bu kadar detaylısını ve kalitelisini ilk kez görüyoruz sinema tarihinde. Ve bunca şeyin CGI olduğunu bilmek de insanı ayrı bir şaşırtıyor çünkü CGI’lı ortamları gerçek, gerçek mekânları animasyon gibi hissediyoruz bir süre sonra.

Uzun Bekleyişin Ardından...

Cameron’un açıklamalarına göre film aslında 1994’te yapılmak istendi ama günün teknolojisi buna izin vermiyordu. Bir arkadaşım filmden önce “Ulan daha priz yokken Terminatör çeken adamsın, ne teknolojisi” deyip hepimizi kırıp geçirmişti ama filmi izledikten sonra gördük ki 15 yıl önce bu film gerçekten bir şeye benzemezdi. Filmi zaten çok izlenebilir kılan şey 3D özelliği şu anda. Birkaç versiyonu var; 3D-IMAX olayı harika bir şey bu film için. Ben filmi 3D-IMAX ve Real3D olarak izledim. Eğer önlerde oturmuyorsanız tabii ki 3D-IMAX olarak izlemenizi öneririm filmi (alt yazı biraz sorun yaratıyor) ama Real3D izlemek de büyük bir fark yaratmıyor. Perde biraz daha ufak, derinlik biraz daha az ve renkler biraz daha koyu gibi geldi bana sadece.

Filmin konusu hakkında tüm dünya hem fikir; klişe. Yeni bir şey sunmuyor. Bizim izleyicimizse bunu “kötü bir şey her halde, dur konu kısmından saydırayım filme” şeklinde algılıyor. Klişe kötü demek değildir. Hatta doğru kullanılırsa amacına hizmet edebilir. Titanic de bundan farklı değildi zaten. Senaryo matematiğinde uyulması gereken bazı kurallar vardır ve bunları klişe (ama etkileyici) bir konuda kullanırsanız, Avatar gibi etkileyiciliğinden hiçbir şey kaybetmez. Last Samurai, Dance with the Wolves, daha yakınlardan District 9 gibi filmleri izlemişseniz, konunun nasıl ilerleyeceğini rahatça tahmin edebilirsiniz. Copy-Paste neredeyse… Sam Worthington (ki kendisi yavaş yavaş popülerleşiyor, dikkat) felçli bir asker olarak Avatar’ını kontrol edeceği güvenlik takımına gönüllü olarak atanır. Aslında Avatar kendisi için üretilmemiştir, ağabeyinindir bu ama ağabeyi ölünce DNA benzerliğinden bu çok milyon dolarlık Avatar’ı zihin kontrolüyle yönetmek Jake Sully’ye kalır. Dünyada tekerlekli sandalyeye mahkum bu asker, Pandora’ya harikalar yaratmak için, Ne’vi halkı arasına karışıp gelen tehlikeyi iletmek için görevlendirilir ama yolda karşılaştığı Neytiri (Zoe Saldana) aklını bir hayli karıştırır ve durum yavaş yavaş “insanlıktan soğumaya, karşı taraf saflarına geçmeye” varır. Cameron ustalığını bu klişe konunun ne anlattığına değil “nasıl anlattığına” odaklanınca da ortaya Avatar çıkmış işte.

En Pahalı Film...

150 milyon dolarlık pazarlama bütçesi dâhil yaklaşık 500 milyon dolara mal olan filmin büyük bir kısmı CGI. Pandora içerisindeki her şey CGI ve Avatar’ların mimikleri de motion-capture tekniğiyle çekilmiş. Yani filmde oyuncular var aslında. Zaten Zoe Saldana’nın Akademi ödüllerine aday olması bu yüzden isteniyor çünkü kendisine film boyunca hayran olmamak elde değil (bazılarımız gerçekten de aşık olmuş olabilir!). Filmin bu kadar beklemesinin nedeni tabii ki CGI teknolojisinin, 3D olayının ve devasa stüdyoların inşa edilmesiydi. Açıkçası böyle bir film öncesi, Hollywood’un bu denli bir teknolojiye sahip olduğunu tahmin etmiyordum; 2012 filmi son safhadır demiştim ama bir ay sonra gördüm ki yanılmışım. Şahitlerimiz var ki; havada asılı duran dağlar, şelaleler, ağaçlar, çiçekler, yırtıcı hayvanlar, kuşlar, böcekler kısacası her şey büyülü bir dünyanın ortasına biz izleyicileri bırakıyor. O kadar ki, film bitince bu dünyanın çok sıkıcı olduğunu düşünüyorsunuz. Tabii filmin altında da hafif bir “tatlı su çevreciliği” de yatmıyor değil ama Cameron’un bunun altını çok çizmiyor, empoze etmiyor. Ben daha çok arada çektiği iki belgesel filmine bağlıyorum bunu. Yaşlandıkça doğayı sevmeye başlıyor insan sanırım.

Konunun klişe olması bir sorun teşkil etmiyor ama eksik olması bence bir sorun. Cameron’un yaptığı en iyi işlerden biri dünya yaratmak kadar “karakter” yaratmaktır. Bu filmdeyse maalesef 100 yıl sonra bile akıllarda kalacak bir karakter bulunmuyor. Jake de, Neytiri de basitçe geçiştirilmiş birer karakter olarak Pandora’da yer alıyor sadece. Amerikalıların Pandora’yı haşat etme nedeni olarak gösterilen ve inanılmaz değerli olan madde unobtainium hakkında bilgi edinmiyoruz film boyunca. Tek bildiğimiz Na’vilerin bu maddenin yatağı üzerinde evleri olduğu ve oradan bir şekilde sürgün edilmeleri. Bu maddenin dünya için önemi nedir? İnsanlar nasıl bir yerde yaşamaktadırlar ki (yıl 2154) maddesel şeyler bu kadar değerli olabiliyor? Avatar teknolojisinin kökenleri nelerdir? Nasıl bir samanyolunda Pandora? Başka bir ırk veya benzer başka bir gezegen yok mu? Bunun gibi evrensel bazda pek çok önemli konu es geçildiği gibi karakteristik anlamda da bazı noktalar (bilerek) es geçilmiş gibi. Bunların çoğunu bir sonraki Avatar filminde göreceğimizi umuyorum ben.

Etnik Müzik Severler…

Filmin bir diğer etkileyici yönü de ses ve müzikleri şüphesiz. Bazı sahnelerdeki müzikler o kadar şaha kalkıyor ki, yeri geliyor adrenalin torbasına dönüşüyor izleyici, yeri geliyor gözü seğiriyor. Pek çok sahnede tüylerin diken diken olmasını sağlayan görüntülere çok güzel tınılar eşlik ediyor. James Horner bence Braveheart’tan sonraki en iyi işini yapmış diyebilirim. Filmiyle beraber OST albümü de rahatlıkla satın alınabilir diyorum.

Avatar hakkında daha çok fazla şey yazılabilir daha, ama bunların hiçbiri “bu filmi mutlaka izlemeniz gerek” gerçeğini değiştirmez. Bu filmi mutlaka izlemelisiniz. Hatta birkaç kez. Çünkü koşup uçacağınız, harika bir doğayla bütünleşeceğiniz ve insan olduğunuzdan utanacağınız, “ben de olsam Avatar olurdum” diyeceğiniz, torunlarınıza “Evet yavrum, sinemada görsel anlamda bir şeyleri değiştiren o filmi ben sinemada izlemiştim öhö öhö” şeklinde anlatacağınız yarım milyar dolarlık bir film Avatar. “Teknoloji demo”sundan çok öte, bazı konularda da mükemmellikten çok uzak. Yine de Cameron bir başkasını yapana kadar daha iyisi yok şimdilik.




 

Anasayfa | Ajanda | İletişim | Künye | Arşiv
Müzik | Sinema | Moda | Güncel Sanat | Etkinlik
Sitemiz minimum 1024*768 çözünürlükte görüntülenmek üzere tasarlanmıştır.
Reset! Magazine © 2007 - 2010