Alice
Lewis Carrol 1865 yılında Alice in Wonderland'i yazdığında üzerinden bu kadar yıl geçmesine rağmen insanların hala bunun ekmeğini yiyor olabileceğini düşünmemiştir sanıyorum. Tabii bunda yazıldığı dönem ile birlikte hikâyeye her daim rağbet ediliyor olmasının etkisi büyük. Yersiz yurtsuz, zamansız, asla eskimeyen bir klasik diyebiliriz. Ecnebi çocuklar kadar olmasın, benim de çocukluğumun önemli unsurlarından biridir, kendisine sevgim sonsuz. O yüzden Tim Burton'ın bu konuya el atmaya karar verdiğini duyduğumda aklım çıktı diyebiliriz. Bu arada yeri gelmişken belirtmek istiyorum Tim Burton'ın Alice in Wonderland'i çekmesini en az üç yıl önce "Tim geç bile kaldı" diyerek ilk ben düşünmüştüm. Cefakar Johnny Deep'i tenzih ederim ama durum böyle. Konumuza dönecek olursak.. Daha doğrusu, bilmeyenler ve hatırlamayanlar için Alice in Wonderland'ın konusunu özetlememiz gerekirse; Alice bir gün ablası ile kırlarda kitap okurken beyaz bir tavşan görür. Bu tavşan cep saatine bakıp "geç kaldım" diyerek hızlı hızlı yürümektedir. Sekiz yaşında olmasına rağmen, konuşan ve cep saati taşıyan bir tavşanın garip olduğunu düşünebilen Alice onu takip etmeye başlar sonra da tavşan deliğinden aşağı düşer. Wonderland isimli paralel bir dünyaya gelir. Hiçbir aklıselim yaratığın bulunmadığı, görülmemiş bir monarşi ile yönetilen bu yerde üzerine "iç beni" yazan iksirler, "ye beni" yazan keklerin de etkisiyle dolanmaya başlar ve olaylar gelişir. Şimdi ise Carrol'un dönemin popüler uyuşturucuları etkisinde yazdığı iddia edilen bu naçizane eserin en son uyarlamalarından biri ile karşı karşıyayız. Adı da "Alice".

Tam da Burton'ın "Alice"'ine bir kaç ay kala SyFy Channel'ın çıkıp "biz Alice in Wonderland temalı yeni bir mini-series hazırlıyoruz… heycanlanın" açıklamasını yapması, benim de sevdiğim ve takip ettiğim televizyon yazarları arasında kısa ve öz olarak yalnızca "lame" olarak değerlendirildi. Kanalın yaptığı her şeyin ufak çaplı fanı olarak ben böyle düşünmedim. Yine de dizinin gerçek Wonderland hikayesinden 150 yıl sonrasında geçiyor olması, Alice'in yirmilerinde, kumral, karate hocası olması ve Hatter ile birbirlerine romantik bakışlar fırlattıkları promosyon fotoğrafları "nasıl hastalıklı bir iş içindesin SyFy?" dememe yetti. Özellikle 2007'de ki "Wizard of Oz" güncellemesi çok çok kötü "Tin Man" sonrası klasiklere artık elveda demesini beklediğim sevgili kanalım niye böyle yapıyordu. Fakat "Alice"'in daha jeneriğini görür görmez değişik bir şeyler olduğunu, yanlışın SyFy'da değil bende olduğunu anladım.

Hikâyemiz günümüzde geçiyor. Bu nokta da belirtmem gerekiyor dizi "Alice in Wonderland"in ve de ikinci kitap "Through the Looking-Glass"ın bir karışımı. Alice annesiyle yaşayan, Jack isimli oldukça yakışıklı bir erkek arkadaşı olan, on yaşındayken babası onu terk ettiği için bağlanma sorunları yaşayan bir kız. Bir gün sevgilisi ona evlenme teklif etmek üzereyken bu sorunu yüzünden onu kapı dışarı ediyor. Sonra da sevgilisinin gizlice cebinde bıraktığı yüzüğü fark edip onun arkasından koşuyor, bu sırada onun kaçırıldığını görüyor ve yanlışlıkla bir aynanın üzerine düşüp Wonderland'e geçiyor. Gerçekten üzerinden 150 yıl önce bir "Alice" geçmiş Wonderland tasvirinin muhteşem olduğunu belirtmeliyim. Evet bu hikaye burada gerçekten yaşanmış ve bizim tarafımıza bir çocuk kitabı olarak geçmiş. Bu yüzden Alice kime adını söylese "oo Alice of Legend?" karşılığını alıyor. Queen of Hearts hala yönetimde fakat hiç bir şey eskisi gibi olmamış. İnsanlar ve ülkenin diğer sakinleri harabelerde yaşıyorlar. Gerçek dünyanın insanlarına istiridye diyorlar ve bir şekilde o tarafa geçmişleri "duyguları" için yakalıyorlar. Bu "duygular" onların yeni uyuşturucusu diyebiliriz. Queen of Hearts'ın bir casinosu var ve buraya getirilen insanları kumar oynatarak, sürekli kazandırarak mutlu ediyor ve duygularını çalıyor. Sonra da bunları çoğu kara borsada olmak üzere satıyor. Bu noktaya kadar hala "iyi de zaten başından Alice bilim kurgu hikayesi değildi ki" diye düşünüyorsanız devamını dinleyin. Böyle bir yönetimin olduğu yerde tabii ki direnişçiler de var ve Caterpillar ile Dodo onların başı. Hatter ise iki tarafa da oynayan "sen benim sırtımı kaşı ben de seninkini" felsefesini benimsemiş bir dükkân sahibi. Alice'in yolu bir şekilde Hatter ile kesişiyor ve sevgilisi Jack'i kurtarmak için birlikte yola koyuluyorlar. Konuya vakıf olanlar Jack'in Queen of Hearts ile bağlantısını anlamıştır. Alice'de bunu öğrendikten sonra tam geri dönmeye karar vermişken bu sefer de babasının Wonderland'de olduğunu öğreniyor ve yine Hatter ile birlikte bu sefer onun için mücadele ediyorlar. Bu sırada Hatter içindeki direniş yanlısına daha fazla karşı koyamayıp kraliçeyle yüzleşmeye karar veriyor. Yolda benim kişisel favori karakterlerimden "Charlie the White Knight" ile karşılaşıp onu da yanlarına alıyorlar. White Knight'ın göründüğü her sahne haddinden fazla eğlenceli diyebilirim. Kısacası karakterlerin adapte edilmesi konusunda harika bir iş çıkarılmış. Hatta esas hikâyenin flamingosunun uçan bir vespaya çevrilmesine bile bayıldım. Tek şikâyetim yine en sevdiklerimden olan "The Mad March Hare"'in kafayı yemiş bir suikastçı, "Dee ve Dum"ın da işkenceciler olarak tasvir edilmesi. Başka bir kötü durum ise Alice'in bu tuhaf dünyaya hemen alışıp hiçbir şey yokmuş gibi sorular dahi sormadan dolaşması. Onun dışında mekanlar özellikle 60'lar temalı ve sürekli orasından burasında asit tribinde odalar çıkan casino son zamanlarda gördüğüm en iyi konsept mekan. Gerçek olmasını istedim diyebilirim. Diyaloglar ise Carrol'a yakışacak zekilikte yazılmış. Özellike ilk bölümde kraliçenin kralı "I'm the most powerful woman in the history of Literature!" diye diye azarladığı sahne bu konuda takdire şayan.
Bu mini-series'in yazarı yönetmeni ve castingine de bulaşmış Nick Willing'in, yine kendi işi olan Tin Man faciasından sonra kendini kolayca affettirebileceğini düşünüyorum. Hatta yalnızca oyuncular bile bunun için yeterli. Çünkü "Queen of Hearts"ı Kathy Bates, "Dodo"'yu Tim Curry, "King of Hearts"'ı Colm Meaney, "Caterpillar"'ı Harry Dean Stanton, "The Hatter"ı Primeval ile bir süredir fanı olduğum Andrew-Lee Potts canlandırıyor. Zaten Potts'un Hatter'ı muhtemelen diziyi izleyenlerin yüzde sekseninin favorisi olacak. Tek problemim Alice ile. Caterina Scorsone oldukça iyi rol yapmasına rağmen bir türlü ısınılamayan bir insan. Yapımcıların Alice'i özellikle görüntü olarak extreme bir noktaya taşımak istedikleri belli fakat bu kadarına gerek var mıydı bilemiyorum. Gençliğini göremeden yaşlanmış bir hanım kızımız gibi görünüyor çoğu zaman. Hatta karate yapmadığı her zaman.
Her şeyiyle kaçırılmaması gereken bir dizi bu. "Yok ben Burton'ı bekliyorum" diyorsanız bile oldukça iyi bir ön hazırlık olabilir. Hem Alice'i kaç kere dört tane siyah takım elbiseli adamı döverken, tavana ateş ederken, bir değil iki adamla aşk yaşarken görebilirsiniz ki? Bu nokta da yazımı dizinin en sevdiğim karakterinin, Alice'in güvenini kazanacağım diye kendini harap eden Hatter'ın yine kızımız ile geçen en güzel diyaloğu ile bitirmek istiyorum;
- Do you know why they call me Hatter?,
- Cause you wear a hat?,
- .....No. Because I'm always there when they pass the hat.

|