Sanat Kategorisinden Yeniler
Güncel Yayıncılık
Yazar: Işıl Cinmen
Sayfa: 552
Ölçü: 14 x 20 cm.
Fiyat: 11 TL.
.
|
 |
BİR ISIRIK NEW YORK
Eğitimi dolayısıyla New York’a yolunu düşüren yazarın, burada kaldığı 1,5 senelik sürede yaşadıkları ve bu yaşanmışlıklardan edindiği tecrübeler, yaptığı gözlemler... Kitapta, aslen bir “İstanbullu”nun, yuvasından 8088 km. uzakta, geçici “New Yorker” kimliğiyle nelere şaşırdığına, nelere sevindiğine; karşılaştığı her durumu (istemli ya da istemsiz) buradaki hayatıyla nasıl karşılaştırdığına şahit olacaksınız.
Çok sıkıldım, dedim kendi kendime ama bu sıkıntıya çare bulamayacak kadar yaşlı olmadığıma karar verdim; yapılabilecekler listesinden “Büyük Elma” seçeneğini işaretledim. Her zamankinin aksine, bavullarıma az eşya koydum ve New York'a olabildiğince ‘hafif' bir Işıl'la gittim. Okulu ve kalacağım yeri ayarladıktan sonra uçağa bindiğimde, penceresinden yapraklar giren huzurlu odamda dünya klasiklerini bitirip Central Park'ta yürüyüşler yapmayı planlıyordum ama, bilirsiniz ki Tanrı planlarımızı bozmayı sever. Hazır planlarım bozulmuşken, hayatı kontrol etmeye çalışmayı da bırakıp önüme geldiği gibi kabul ettim ve yazdım. Gerçi tüm yaşadıklarımı neden önünüze serdiğimi henüz bilmiyorum – herhalde içinde bulunduğumuz teşhir çağının etkisi. Tanıdık geldi mi?
(Arka kapak)
Başta korkarak, sonra büyük bir keyifle ve her satırında yeni şeyler öğrenerek okuduğum bu kitap, sadece (Işıl'ın adlndırmasıyla) "İstanbul asıllı bir New Yorker'ın notları"ndan ibaret değil: Hem New York hem de New Yorker'lar, giderek Amerikalılar üzerine keskin bir kayda değer gözlemleri, sosyolojik, sosyo kültürel, psikoseksüel ve politik saptamalarıyla, handiyse bir "sefaretname": Öğretiyor. Hem de çok eğlendirerek!
Selahattin Özpalabıyıklar
Yazar Hakkında:
Saint Benoit Lisesi’nde okuduğu yıllarda Roll ve Yüxexes’e röportajlar yapan Işıl Cinmen, İstanbul Bilgi Üniversitesi Medya ve İletişim Bölümü'nü bitirdikten sonra New York’a gitti. New York Üniversitesi’nde Program Yapımcılığı okuduktan sonra İstanbul’a döndü. Şuanda Tempo Dergisi ekibinde çalışmakta.
----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
YKY
Sayfa: 216
Ölçü: 23 x 29 cm.
Fiyat: 55 TL.
|
 |
ÖMER ULUÇ – PARÇALANMANIN KİMYASI
Türk çağdaş sanatının önde gelen sanatçılarından Ömer Uluç, 13 Kasım - 13 Aralık 2009 tarihleri arasında "Parçalanmanın Kimyası" adlı sergiyle Yapı Kredi Kazım Taşkent Sanat Galerisi'nde, "Sağ El, Sol El Desenleri" adlı sergisiyle de Yapı Kredi Sermet Çifter Salonu'nda izleyiciyle buluşuyor.
Sergiyle eşzamanlı olarak yayımlanan sergi kitabında, sergide yer alan tüm eserlerin fotoğrafları ve Ömer Uluç'un sanatı üzerine kaleme alınmış derinlemesine makaleler yer alıyor.
Bir Kuple:
Saçmanın Ele Geçirilmesi ve Farklılığın Yeniden Elde Edilmesi
“Beylerbeyi Cinleri” başlıklı haşmetli ve görkemli enstalasyon (adı sergilendiği Boğaz kıyısındaki saraydan geliyor) geçtiğimiz yaz Türk sanatçı Ömer Uluç tarafından tasarlanmış ve uygulanmıştı. Sanatçının birkaç onyıldır İstanbul’da bulunduğu bilindiğine göre, bu kinayeli yapıtın unutulması güç ironik imgelerindeki tutku ve enerji, hipermedyatik sanat piyasasının mesafeli soğukluğu karşısında tartıldığında, en azından dikkate değer bir başarıdır. Ama ziyaretçiler mesafeli bile olsalar bu yapıtın önemini kolay kolay yok sayamayacaklardır. Ömer Uluç’un “Beylerbeyi Cinleri”, betimleme ötesi bir ortamda (medium) bir süreklilik bulmuş olması bakımından, esaslı bir tour de force’tur*: Belki de 19. yüzyılın ortalarında besteci Wagner’in icat ettiği, tek bir ortamın ötesinde varolan ama aynı zamanda parçalarının toplamından daha büyük bir mevcudiyeti tanımlayan Gesamtkunstwerk kavramına yakın bir şey – Wagner’in “zekânın duygusallaştırılması” dediği şey. Bu anlamda Uluç’un enstalasyonu hem kesinliğe hem de çekiciliğe sahip. Yapıtın bütüncül dijital plastikliği, çelişkili gibi gelse de, yalnızca yalıtılmış bir ekranda değil, orijinal mimarinin uzantısıymış gibi bakılmak üzere sunulduğu tarihi sarayın bağlamında da görülmesi gereken bir gerçeklik olarak ortaya çıkıyor.
Son on yıl zarfında Uluç üzerine sık sık yazdım. Sanatçının çalışmalarının çeşitli yönlerini yorumladım, kavramsal içgörüleri onun estetik yaratıcılığıyla tarttım. Yapıtları resimden heykele ve şu ya da bu tür dijital formlara doğru evrilirken – ki kariyerinin bu aşamasında bunu dikkate değer buluyorum – hassas geçişlerini gözlemledim. Uluç gerçekten de olgun bir sanatçı (Kierkegaardcı varoluşsal anlamda), ama gençliğini durmaksızın yeniden ele alan ve tazeleyen, yapıtına bir oyun halesinin girmesine her zaman izin veren, olgunluğundan şüphe etmeye gönüllü bir sanatçı.
Yakınlarda New York’taki Pratt Instıtute’da lisansüstü öğrencilerle yaptığım bir sohbette, bazı sanatçılarının kariyerlerinin ileri bir evresinde, duygusal maddesel ve zihinsel kaynakları birleştirerek, yeni formları örneklik bir sunum üslubu aracılığıyla açığa vurmakta durdurulamaz bir enerji keşfettiklerini konuşuyorduk. Bu melez enerji çoğu zaman sanatçının en önemli yapıtlarından bazılarının üretilmesiyle sonuç verir. Batı’nın tarihinden bakıldığında, bu Michelangelo’nun geç dönem heykellerinde ya da Goya’nın (pittura negra) resimlerinde açığa çıkar. Doğu’dan bakılırsa, Ming Hanedanı döneminin muhteşem Wu Wei kaligrafileri ya da 15. yüzyıl Japonya’sında Hakuin’in harikulade Daruma (Boddhidharma) portreleri buna dahil edilebilir. Daha yakına gelirsek, geç Modernizmde bu olgu kendini Alberto Giacometti Philip Guston gibi sanatçıların öngörülemez ve çoğu zaman aşkın yapıtları ve Rusya doğumlu Amerikan heykelci Louise Nevelson’un değeri sürekli artan kaynak tekniğiyle yapılmış “Gece Ağaçları” biçiminde gösterdi.
Her durumda, Postmodern Türk sanatçısı Ömer Uluç, 11. İstanbul Bienali’yle aynı günlerde gösterilen Beylerbeyi Sarayı Tüneli’ndeki işiyle, yeni bir düzlüğe varmış bulunmakta. Bu olağanüstü tam boy enstalasyon sanatçının son on yıldaki işlerindeki başlıca izleklerin bazılarını bir araya getiriyor: Tutku (pathos), ironi, kendini silme, miskinlik, Eros, mizah, temaşa, bilim (DNA formları araştırmaları) ve ölümlülüğün çözülemez gizi. Uluç resmi ve heykeli özgün kaynaklar olarak kullanırken bu geleneksel ortamları (mediumistic processes) dijital form manipülasyonları kullanarak kesiştirmeyi ve aşmayı başarıyor. Boyutlar ya da ölçek, renk ya da malzeme ne olursa olsun, bu birbirine sıkı sıkıya bağlanmış enerjik formlar dijital olarak fotoğraflanıyor, ardından bilgisayarda bir programa yerleştiriliyor. Burada içinde belli bir dokunsal mevcudiyet barındıran sanal formlara dönüştürülüyor. Bu süreç sanatçının paradoksal olarak hem ürkünç hem de şehvetli olan yaratıklarının büyütülmüş bir dışavurumcu temsil gibi yeniden üremelerini sağlıyor. Sanatçının son yıllarda ürettiği, ticari plastik hava borularını yığın haline getirerek, kıvırarak, yapıştırarak ve son olarak polyester reçine ve pürskürtme emayla kaplayarak türettiği heykel işleriyle tutarlı olan bu sanal görüntüler, bir dizi alüminyum çubuk üzerine gerilimiş.
Beylerbeyi Sarayı’ndaki enstalasyon için kumaşlar, bir zamanlar atlı arabaların geçtiği ahırı saraya bağlayan kapalı tünelin tuğla duvarlı revaklarıyla uyum sağlaması için kıvrımlı çubuklara gerilmişti. Böylece tünelin bir yanındaki içbükey görüntülerin her birinin karşısında bir başka görüntü duruyordu. Bu görüntülerin uzun bir sekansta görülmesini sağlamak için her bir yüzeyin alt kenarında alüminyum iskelelerin tabanına yakın bir yerde boydan boya uzanan karmaşık bir ışıklandırma sistemi tasarlanmıştı. İzleyici kendisini gözetleyen gulyabanilerle gırtlağına kadar dolmuş halde tünelin içinde yürürken, ışık kaynağı her bir yüzeyin altından yukarı doğru uzanıyor, böylece gulyabanilerin kolektif göz dikmelerinin etkisini daha da artırıyordu. Tünelin içinde ilerledikçe yalıtılmışlık duygusu artıyor ve gulyabani daha inandırıcı bir gulyabani oluyordu, her ne kadar çoğu zaman bu dünyanın dışındanmış gibi görünmek üzere boyanmış, kurgulanmış ve biçimlendirilmiş olsalar da. Sanatçının ölümlülük, cinsellik, korku, hastalık, titreklik, uçarılık ve düşkünlükle ilgili düşüncelerini okuduğunuz duygusu vardı. Bir tabloda birtakım Mısır çakalları bir deri bir kemik bir yaratığın iç organlarını dişlerken bir yandan birer cesedi andıran, kuş pisliğine benzer minyatür hayaletler dışkılıyor gibi görünüyorlar. Bu yolculukta ironi esas. Kolay kolay kaçılamaz. Bir başka görüntüde, sanki aynı anda “merhaba” ve “hoşça kal” demek için kaldırılmış bir el var, ama bir özlem ve umutsuzluğun eşiğinde duran bir umut duygusu da var. Bu kıvrılmış, düğümlenmiş –yaşam-ölüm montaj hattında işlenmiş– yaratıklar, eğri büğrü olabilirler, ama tehditkârdan ziyade dostaneler. Biz saçmanın krallığına girerken onlar bize bakmaya devam ediyorlar. Bizi boğazımızdan yakalayan otobiyografik bir saçmalık, daima ılık, kuvvetli bir bünyeye özgü bir güç. Her birimizin içinde bulunan ifritleri ve melez insan/hayvan personaları görüyoruz. Dayanılması zor ama kaçınılması imkânsız bir vahyin ortasındayız.
* * *
Daha önceki bir serginin kataloğundaki ifadesinde (2007) Ömer Uluç “Sarayburnu, Haliç, Boğaz ve Adalar arasındaki İstanbul iç denizi”nden söz eder. Bu bölgenin tarihiyle hesaplaşırken, burasının ilk binyılda, çok daha sonraları [sonraki binyılda] “geniş bir Ortaçağ [Bizans] imparatorluğunun başkenti ve yirminci yüzyılın başlarına kadar yaşayan beş yüz yıllık bir büyük imparatorluğun [Osmanlı] başkenti” olmadan önce “bir denizci kenti” olduğunu anlatır. Geçmişin Konstantinopolis’i ve bugünün İstanbul’u pek çok değişimden geçmiştir: “İnsanoğlunun yaşadığı en büyük şölenler, karmaşalar ve kanlı hesaplaşmaların olageldiği” yerdir burası. Özetle, yaşadığı ve çalıştığı bölgenin “ruhların mitolojik mekânı” olduğunu öne sürer.
Bu genel tarihsel açıklamayı “Beylerbeyi Cinleri” enstalasyonuna paralel bir anlam öneriyor diye dikkate almamazlık edemeyiz. Uluç’un prognostiğinin mantığını izlersek, ruhlar, yaratıklar, gulyabaniler ya da ifritler –duruma göre hangisiyse– Jung’un kolektif bilinçdışının parçasıdır. Görme edimindeki temaşa yoluyla, insan zihninin bilgisayarla etkileşime girmesi yoluyla, bir başka olanak ortaya çıkar: Beylerbeyi Sarayı’nın bir tür ruh deposu olması, sanatçının ilhamının bilinçdışından çıkarak bilince gelmesi, yalnızca yüzeyde yüzeysel görünen bir yapının gizemli farkındalığına erişmesi, tarihsel olarak donatılı bir yer olması olanağı. Bu enstalasyonun bizzat yapısında bir hakikat var, bir yorumdan ya da yazgıdan fazla bir şey. Uluç zamanın bir dönemden bir başka döneme geçişine, bir zaman ve yerden bir başka zaman ve yere geçişine gönderme yapıyor. Dünya globalleşmiş ve dolayısıyla yer –İstanbul’un iç denizinin kıyısındaki saray– global bir metafora dönüşmüş durumda. Bu kültürün ürettiği kültüre ve mitolojiye olduğu kadar, bir yerin bir başka yeri etkilemesine ve –geçmiş ve şimdi bazı bakımlardan birbirine göreli olacak biçimde– bir tarihin bir başka tarih üzerine katlanıp sarmalanmasına olanak veren transkültürel ortama da bakmalıyız.
Daha önceki bir denemede şunu öne sürmüştüm: “Ömer Uluç’un sanatı bize son derece basit ve temel birtakım sorular soruyor: Günümüzde insani olan nedir? Aklı başında olan nedir? Rakip sibernetik dünya görüşleri kaosa düştüğüne göre, buradan nereye yöneleceğiz? Uluç bu sorulara başka bir düzeye geçerek, hipertropik bir bağlama yerleştirdiği şamanistik bir prognostikle yanıt veriyor. Şaşırtıcı varsayımlarla dolu deniz cinleri acılı bir görkemle saçılıyorlar. Bilinçdışının kapısını açıyor, hepimizde varolan çatışkılı karanlık ile aydınlığı açığa çıkarıyorlar. Uluç apaçık olanın düzeyinin altına inerek, yapıtını izleyenleri bugüne getiriyor...”
Hatırladığım kadarıyla Uluç her zaman apaçık olanın düzeyinin altında, insanlık halinde temel olanı geri çağıran bir yer ve zamanı arayarak çalıştı: DNA yapısını incelerken, hepimizin içinde varolan farklılıklar ve benzerliklerin şifresini çözmek için lazer sondalar kullanırken, bilinci başka bir gerçeklik düzeyi yoluyla geri getirmek istercesine kolektif bilinçdışına sinyaller yollarken. Uluç’un son zamanlardaki yapıtlarından birinde, dörtlü gruplar halinde karşı karşıya konumlandırılmış, tüm renk paletiyle sarmalanmış toplarında bir tür metafor var. Gerçi bugünkü entelektüel iklimde, sanki çatışkının çözülmesi yalnızca apaçık görünene bağlıymış gibi, dışsal işarete çok fazla vurgu yapılıyor. Yıllar önce Jean Genet’nin Notre Dame des Fleurs’ünü ilk okuduğum zamanı hatırlıyorum. Bu olağanüstü vasiyeti bitirdiğimde şunu idrak etmiştim: Bizi evrensel kılan, farklılığı yeniden elde etme yeteneğimiz, gizlice saklanmış olanı açığa çıkarmamız ve onu bir armağan olarak başkalarına sunmamız. Genet’nin yanında Ömer Uluç’un sanatını da bu tür bir eylemle akraba buluyorum. Onun yapıtı da farklılığı yeniden elde ederek evrenselleşiyor.
Robert C. Morgan.
-------------------------------------------------------------------------
Yapı Endüstri Merkezi Yayınları
Yazar: Doğan Hasol
Sayfa: 220
Ölçü: 11 x 17 cm.
Fiyat: 15 TL.
.
.
|
 |
.
MİMARLIK CEP SÖZLÜĞÜ
İlk kez 1976 yılında çıkan ve her baskısında içeriği yeniden gözden geçirilip genişletilerek bugüne kadar 10 baskı yapan Ansiklopedik Mimarlık Sözlüğü, Türkiye'de mimarlık terminolojisinin yerleşmesi ve gelişmesine yaptığı eşsiz katkıyla mimarlar için vazgeçilmez bir başvuru kaynağıdır. Sözlük, mimari ve yapısal terimleri, yeri geldiğinde kavramsal ve tarihsel arkaplanlarını da vererek, somut ve yalın bir dille açıklamaktadır. Bu yönüyle, Türkiye'de doğru, tutarlı ve anlaşılır bir mimarlık dili oluşturma çabalarına öncülük etmiştir.
Doğan Hasol, kırk yıla yayılan yoğun ve titiz bir çalışmanın ürünü olan bu ansiklopedik sözlüğün özünü damıtıp farklı bir anlayışla yorumlayarak yepyeni bir sözlük hazırladı: Mimarlık Cep Sözlüğü. Taşınabilir boyutlarıyla kolay kullanım olanağı veren cep sözlüğü, maddeleri mimarlar ve öğrenciler kadar mimarlığa ilgi duyanlar ve ilgili meslek dallarında çalışanların da rahatlıkla yararlanabileceği şekilde, kapsayıcı ve yoğun bir içeriğe sahip. Yaklaşık 3.000 maddeden oluşan sözlükte açıklamaları desteklemek amacıyla 438 adet siyah-beyaz çizim ve fotoğraf bulunuyor.
-------------------------------------------------------------------------
Nüve Kültür Merkezi
Yazar: Salih Geçimli
Sayfa: 138
Ölçü: 22 x 31 cm.
Fiyat: 24 TL.
|
 |
PLASTİK SANATLAR EĞİTİMİNDE İNSAN ANATOMİSİ
Dinamik bir yapı olarak insan vücudu ,özellikle karmaşık bir örüntüdür ve onu tanımlayabilen bir şekil ya da hareket düzeyine indirgeyebilmek, pek de kolay olmamaktadır.Hele imgesel olarak insan vücudunu resmetmek oldukça güç bir iştir. Ayrıca insanın bedeninin görsel olmayan pek çok bağlantısı da bulunmaktadır.İnsan bedeni hiç de kolay olmayan sanatsal ifade araçlarından birisidir.İnsan vücudunu görsel açıdan çözümlemenin en iyi yolu canlı modelden desen çalışmaktır.Böylece bolca yapılan bu desen çalışmaları sayesinde vücudun anatomik analizleri daha kolay çözümlenmiş olacaktır.
İnsan vücudu bir sistemler bütünüdür. Bu büyünü meydana getiren parçaların her birinin kendine has bir yapısı ,bir işlevi vardır.Baş. boyun, gövde, kol ve bacaklar kendi içerisinde ve ayrı ayrı işlevsel olarak incelenmelidir. İnsan vücudunu bütün olarak ele almalı ,fakat parça olarak detaylara da yer verilmeli ve çizilmelidir.
Canlı modelden yapılacak çalışmalar , yalnızca resim sanatçısı için değil ,diğer plastik sanatlar alanındaki heykel, grafik, seramik, tasarım, mimari ile tekstil ve moda resmi için de gerekli çalışmalardır.Dolayısıyla bu tarz çalışmaları antropometrik açıdan değerlendirmek gerekir.
Öncelikle “PLASTİK SANATLARDA İNSAN ANATOMİSİ” eğitiminde vücudun taşıyıcısı ve genel hareketlerin belirleyicisi olan iskelet yapısını tanımak ve incelemek bu eğitimin temelini teşkil eder. İskelet sistemini et ve kas dokusu sarmıştır. Vücutta bazı kemikler (köprücük kemiği, kol ve bacak kemikleri, kürek kemiği ) belirgin bir şekilde görülen kemiklerdir. Sanat eğitimi veren okulların çoğunda canlı modelden desen çalışmalarında model elbiseli olarak çizilir. Elbiseden önce modelin iç yapısına , iskelet sistemine ve kas yapısına dikkat etmek ve çizimleri bunlara göre gerçekleştirmek uygun olacaktır.
İskelet sisteminde bulunan boyun, bel ve dizler en önemli hareket bölgeleridir. Bu bölgeler her farklı hareketinde vücudu değişik pozisyonlara getirir. .(oturma, yürüme, kitap okuma, spor yapma vb.) Bu nedenle bu eklem yerlerinin getireceği pozisyon değişikliklerini iyi özümsemek için sürekli canlı modelden çalışmanın , desen çalışmalarının güçlü olması açısından daha yararlı olacağı inancındayım .
Salih Geçimli
(Arka kapak)
-------------------------------------------------------------------------
Arkeoloji ve Sanat Yayınları
Yazar: Celal Tuna
Sayfa: 158
Ölçü: 15 X 21 cm.
Fiyat: 20 TL.
.
|
 |
İKİZTEPE YAPILARI
(İKİZTEPE KAZILARI IŞIĞINDA MÖ 2. BİNYILI ÖNCESİ ORTA KARADENİZ BÖLGESİ KIYI KESİMİ MİMARSİ)
Orta Karadeniz Bölgesi’ne gelerek ilk yerleşik düzene geçenler arasında ilk sırayı İkiztepelilerin aldıklarını sanıyoruz. Burada hemen şunu söylememiz gerekir: Kıyı kesiminde Kalkolitik Çağ kültürü yalnızca İkiztepe ile sınırlı değildir. İkiztepe ile birlikte diğer yerleşmeler de vardır. İkiztepe ile yerleri saptanan diğer çağdaş yerleşmeler arasındaki fark, İkiztepe’nin kapsamlı bir arkeolojik kazıya sahne olmasıdır. Diğerlerinden pek azı kazılmıştır; kazıları da kapsamlı değildir. İkiztepe 1974 yılından beri aralıksız sürdürülen kazılarıyla, yöre mimarisine ait en eski verilerin elde edildiği bir merkezdir. Burada elde edilen mimari veriler Kalkolitik Çağ içlerine uzanan hayatını ortaya koymaktadır. İkiztepe’nin aralıksız sürdürülen arkeolojik kazısından elde edilen mimari verilere dayanarak rahatlıkla söyleyebiliriz ki İkiztepe, yöre mimari geleneğinin oluştuğu yerlerin belki de ilklerinden biridir ama, en önemlisidir; aynı zamanda Orta Karadeniz Bölgesi Sahil kesimi için örnek olan tek yerleşmedir.
Yazar Hakkında:
15.04.1944 yılında Çanakkale İli, Gelibolu İlçesi Kavak Köyü’nde doğdu. İlk ve ortaöğrenimini Lâpseki’de yaptı. Çanakkale İlköğretmen Okulu’nu bitirdikten (1962) sonra ilkokul öğretmeni olarak çalışma hayatına başladı. Afyon, Sivas ve Çanakkale’de 6 yıl ilkokul öğretmeni olarak çalıştı. İlkokul öğretmeni olarak çalıştığı sırada, çıkan özel kanundan faydalanarak, Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Resim Bölümü’nü dışardan bitirdi. 1967 yılında Edirne ili Uzunköprü ilçesine tayin oldu. Orada 4 yıl ortaokul öğretmeni olarak görev yaptıktan sonra, kendi isteği ile 1972 yılında Burhaniye Lisesi’ne Resim ve Sanat Tarihi Öğretmeni olarak atandı. 1988 yılında, çocuklarının yüksek tahsili için İstanbul’a gitti. Emekli olmadan önce başladığı (1988), İstanbul Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi Bölümü’nden (Protohistorya ve Önasya Arkeolojisi ) mezun oldu ve aynı bölümde “Yüksek Lisans” yaptı.
Çeşitli arkeolojik kazılarda görev alan ve bir çok bilimsel yayınlara arkeolojik çizimler yapan Celâl Tuna’nın yapıtları: Mağara’dan Kente (2000), Kentten İmparatorluğa (2002), ve Körfezdeki Işık Burhaniye (2007) adlı yayınlanmış üç eseri vardır.
-------------------------------------------------------------------------
Mitos Boyut Yayınları
Yazar: S. Günay Akarsu
Sayfa: 320
Ölçü: 14 X 20 cm.
Fiyat: 25 TL.
|
 |
.
TOPLUMCU TİYATROYA ADANMIŞ BİR YAŞAM
"Bu kitap, öğrencilerinin Sabri Günay Akarsu'ya saygısını göstermek ama çok daha önemlisi onun yaşam boyu emek verdiği tiyatro yazılarını günümüz Türkiye insanına ulaştırmak için hazırlandı.
S. Günay Akarsu emekten yana, emekçiden yana, sosyalizmden yana taraf olmuş yaşamının eksenini bu doğrultuda sanata, tiyatroya adamış bir düşün insanıydı.
Merhaba Günay ağabey, merhaba Türkiye, merhaba sürekli yenilecek dünya!..."
(Arka kapak)

|