Muse – The Resistance

Bellamy’nin kafası git gide karışıyor olmalı. Muse’un da yeni albüm öncesi ve sonrası alevlendirdiği tartışmalar albümün müzikalitesinden ziyade Muse’un vizyonuyla ilgili olmaya başladı kesinlikle. Peki Bellamy’nin dinleyicisinden istediği ne acaba? Kara delikler ve uzay boşluklarından sonra oturup bir de yeni dünya düzenine direnip direnmeme hakkında düşünmesi mi? Yoksa sadece 45 dakikalık müzikli dakikalar mı vaat etmek tek yaptığı? Yoksa seyircisi hiç umurunda değil ve her beş yılda bir kafasına eseni mi yapıyor? İşte bunu bilemeyiz, ama bildiğimiz bir şey varsa 2035 yılında Muse hala üretiyorsa, çıktığı türler arası yolculuğun son durağında bize dinlettiği şeyler bir cam bardağın içindeki ses dalgaları gibi şeyler olursa şaşırmayacağımızdır.

“İlk dinleyişimde beğenmedim ama her dinleyişimde farklı farklı bir şeyler buldum albümde, hala da bulmaya devam ediyorum” klişesi çoğu zaman favori grubuna toz kondurmak istemeyen hayranların sloganı olmuşken iyice, bunu en iyi gerçekleştirenlerin de Muse hayranları olduklarını söyleyebiliriz. Absolution albümünü seven birinin kalkıp da “The Resistance en iyi Muse albümlerinden birisi!” demesi kadar çelişkili bir söylem de olamaz bir yandan. Ama eğer albümü eline alan kimse, Muse’un isminden de ilk defa haberdar oluyorsa, muhtemelen daha ılımlı yaklaşacak ve on yıllık mükemmel üçlüye bir şans daha verecektir.

Peki Muse ne yapmış The Resistance’da? Bir kere albümün prodüktörlüğü kimseye yar etmemiş ve kendi aralarında paylaşıp koltuğa birlikte oturmuşlar. Bu durum normal koşullar altında tabii ki grup üyelerinin arasını daha bir can ciğer yapmaya yarayacak bir durum, ama on yıldan sonra herhalde artık daha fazla yakınlaşmaya pek de ihtiyaç duymuyorlardır. Bunu niye mi söyledim? Dominic Howard verdiği bir röportajda böyle söylüyor çünkü. Bir de albüm çıktığından beri herkesin diline pelesenk olmuş Orwell’ın 1984’üne yapılan doğrudan göndermelerle, albümün genelinde çok net hissedilen Queen tınıları sorunsalı var ki bu tartışmaları kovuşturmak için yine Dominic’in söylediğiyse kayıt süresince çok fazla müzik dinlemeyerek fazla referans vermemeye çalıştıkları. Yani, Muse’u Queen veya Radiohead olmaya çalışmakla suçlamaktansa albümü dinlerken hatırımıza gelen bu isimleri The Resistance’ın bilinçaltında bir yerlerde saklanmış düğümler olarak görmek daha sağlıklı olacaktır.

Yine de, albüme yaklaşımımızda takınmaya çalıştığımız bu iyimserlik bir noktada sıkışıp kalabiliyor, çünkü bu iyimserlik sadece Muse’un ilk üç albümüne duyulan özlemden kaynaklanıyor ve maalesef, The Resistance’ı dinleme sürecinde bize eşlik edemiyor. Önyargıların olduğu gibi kenara atılmasına rağmen albümün söylemindeki kopukluk ve tutarlılıktan uzaklık “üzgünüz Matt, olmamış” dedirtiyor. İlginç olan bir şey daha var ki, o da albümün isminin, albümdeki en düşük volümde duyduğumuzda bile “İşte Muse!” dedirtecek olan parça olarak seçilmesi. Demek ki grup bütün bu fazla fütürist duruşuna rağmen, dönüp dolaşıp yine kendi sound’una dönmeyi tercih etmekten yana. Türlerarası yolculuktan bitap düşerlerse bir gün, bir Showbiz veya bir Origin of Symmetry daha hediye edebilirler belki, kim bilir.

 




 

Anasayfa | Ajanda | İletişim | Künye | Arşiv
Müzik | Sinema | Moda | Güncel Sanat | Etkinlik
Sitemiz minimum 1024*768 çözünürlükte görüntülenmek üzere tasarlanmıştır.
Reset! Magazine © 2007 - 2010