District 9 - Yasak Bölge 9

Neil Blomkamp’ın ilk uzun metraj çalışması “District 9” ve filmi uyarladığı kendi kısa filmi “Alive in Joburg”tan haberdar oluşum genel olarak Tıveyleyt fancağızlarının “Etvıırt!” nidalarıyla ortalığı birbirlerine kattıkları San Diago’daki Comic Con 2009 fuarına iştirak edenlerin oraya buraya saçtıkları övgüler sayesinde oldu. Arkasına Peter Jackson gibi bir ismi almış (not literally!) olmasına rağmen yine de merakımı pek cezp etmemiş olacak ki fragmanı izleme gereği bile duymamışım. Ancak filmi izleme şansına erişen kitlenin giderek çoğalacağı, Twitter’da haftalar boyu “rağbet gören başlıklar”dan (trending topics’i karşıladı umarım anlam olarak) düşmeyeceğini, kısaca bir fenomene dönüşeceğini henüz bilmiyordum o zamanlar tabii.

Filmin Türkiye macerası ise başlamadan bitti gibi. 2 Ekim derken nerdeyse Kasım ortasına sarkan vizyon tarihi, çok uzun süredir internette kaliteli versiyonu dolaştığı ve film ziyadesiyle beğenildiği için çoğu kişi gösterime girmesini beklemek yerine çoktan izlediğinden bir mana ifade etmiyor artık. District 9, normal şartlarda vizyonda seyretmek isteyeceğim türden bir yapım, lakin sabırsız bir insan olduğum içün dayanamayıp vakti zamanında indirip izlediydim. Söylemekten de zerre çekinmiyorum sevgili yapımcı, zira yurtdışında ses getirmiş filmleri bile vizyona sokmakta bu kadar geciktiğiniz için seyircinizin önemli bir kısmını baştan kaybetmiş olmanız size müstahak bana kalırsa.

Filmin orijinal görünümünün altında aslında pek çok farklı film ve türden esinlenmeler, aşırmalar yaptığından dem vuranların aksine daha naif bir yaklaşımla, açıkçası biraz da bu benzerlikleri görmezden gelerek izlediydim filmi. Bir yönetmenin ilk filmini izlediğim zaman ister istemez yazıktır günahtır, emek vermiştir, çok acımasız olmayayım diyerekten (onunki de can be…) ekstra bir kredi verme ihtiyacı hissediyorum. Ne kadar esinlenme, benzerlik de söz konusu olsa henüz daha ilk filmini çeken bir yönetmenden klişelerden komple uzak kalmasını, kendinden önceki yönetmenlerden, filmlerden, hikâyelerden etkilenmemesini beklemiyorum. Sonuç olarak senarist ve yönetmenlerin tarzları yeni yeni öyküler yazıp filmler çektikçe gelişen, zamanla oturan bir şey. Hele ki ilk filmin bir bilim-kurgu olması bakış açımı daha da etkiliyor, objektiflikten uzaklaşıyorum.

Biraz insaf canlar… Sonuçta tam tabiriyle boku çıkarılmış bir türden söz ediyoruz.
Bir düşünün, Peter arkanızda olacak (not literally again!), bir bilim-kurgu filmi için böylesine ufak bir meblağ ilen böylesine şükela efektler çıkaracak bir ekibiniz olacak, alt metinleriyle bir uzaylı filminden daha ötesini vereceksiniz izleyiciye, mümkün mertebe klişelerin sağın solundan geçmeye gayret edip başarılı da olacaksınız (en azından sonlara kadar), hem de bu ilk filminiz olacak. Yapmayın canlar… siz kendi sinemanızda ne gördünüz de elin Güney Afrikalı şu gariban ademcağıza lafı atıyorsunuz.

Konu üç aşağı beş yukarı şöyle; 1982 yılında Johannesburg’a bir uzay gemisi iniş yapıyor (hep NevYork’a inecek değil ya). Bir süre sonra ordu pek çok şeye olduğu gibi gemiye de müdahale ediyor. Onca zaman tırstığımız, dünyamızı ele geçirecekler, yok edecekler diye bir taraflarımızın tutuştuğu, haklarında türlü türlü paranoyalar yarattığımız uzaylıların açlıktan ölmek üzere oldukları ortaya çıkıyor ve ne üzücüdür ki biz insan ırkının yardımına muhtaçlar. Bu garibanlar yeryüzüne indirildikten sonra “9. Bölge” adı verilen dış dünyadan izole bir bölgeye hapsediliyorlar. Johannesburg’un ghettolarına sürülen uzaylıların çilesi 20 sene boyunca bitmiyor. Bu süre zarfında işitmedikleri hakaret, maruz kalmadıkları ırkçı saldırı kalmıyor.

2002’ye geldiğimizde MNU adındaki kurumu, ghettoyu uzaylılardan arındırmak ve daha iyi bir yaşam vaadiyle başka bir bölgeye götürmek için kolları sıvamış halde buluyoruz. Amaçları “prawn” (“karides” anlamına gelen ve filmde tamamen ırkçı bir anlamda kullanılan bir tabir) olarak tanımladıkları uzaylı vatandaşlara Bush gibi demokrasi götürmek değil?, üzerlerinde deneyler yapıp teknolojilerini çözmek. “Karides”lerin durumuyla ilgili yeterince bilgi sahibi olduktan sonra -ki kendileri bu arada Afrika çeteleriyle silah ticareti olaylarına girmişlerdir; hatta yaratıklarla türler arası (interracial) seks olaylarına giren hatunlar bile mevcut bölgede (geçim derdi, naparsın)- ana karakterimiz Merwe ile tanışıyoruz (hayır, adını İngilizce yazan tikican bir hanımkızımız değil kendisi). Wikus van de Merwe, iyi niyetli saf bir adamcağız olmasına rağmen uzaylılara karşı tavrı son derece ırkçı bir arkadaşımız. Senaryo içindeki yerinin öneminin de ötesinde Blomkamp’ın vermek istediği mesajlar açısından da karakterin filmdeki hem fiziksel hem ruhsal dönüşümü de ayrı bir önem arz ediyor. Blomkamp, ön planda bu adamın zamanla nasıl “öteki” haline geldiğini/getirildiğini bizlere aktarırken, arka planda da gayet güzel işlediği bir apartheid metni sunuyor. Kabul etmek gerekir ki yeryüzünün en nalet canlısı insan ırkının “bir anasını bellemedik uzaylıları bıraktıydık, onlar da eksik kalmasın” şeklinde uyguladıkları eylemler uzaylıların dünyayı istila ettikleri senaryolardan daha akla yatkın geliyor. 

Blomkamp, son dönemlerde izlerine sıklıkla rastlar olduğumuz el kamerası çekimlerinden de epey bir yararlanıyor. Bu Cloverfield, Paranormal Activity veyahut ilk örneği Blair Witch Project gibi filmin geneline yayılmasa da yaratmaya çalıştığı belgesel havasını büyük ölçüde yakalamayı başardığı kanısındayım. Asıl çuvalladığı nokta ise, ilk yarı bu havayı gayet güzel yakalamış, kendisine iyi de bir bilim-kurgu malzemesi çıkarmışken ve de işin içine başkandı, ordu mensuplarıydı pek karıştırmayıp Holivudvari anlatımdan uzak dururken ikinci yarının bilhassa son kısımlarında eserini tipik bir Holivud aksiyon filmine dönüştürüyor olması. Son sahnedeki robot dövüşünün Transformers kadar ancak değeri var gözümde. Fakat CGI efektlerinin kusursuzluğuna diyecek yok. 30 milyon dolar gibi bir bütçeye rağmen uzay araç gereçlerinin bu kadar “gerçek” gözüktüğü bir yapım hatırlamıyorum.

Eksik gedik yanlarına rağmen Blomkamp’in ilk filmi, genel olarak ayrımcılık/ırkçılık üzerine kurulu hikâyesiyle beni bir yerinden yakalamayı başardı. Belki yılın filmi değil, 21. Yüzyılın bilim-kurgusu da değil ancak güzel fikirleri olan yeni bir yönetmen adayı olsaydım bu kadar beğenilen, sevilen, övgü toplayan bir ilk film yapsam daha ne isterdim. Merak edenler, yönetmene “District 9” için temel oluşturan kısa filmi “Alive in Joburg”’u buradan izleyebilir; http://www.dailymotion.com/video/xgfls_alive-in-joburg_creation

 




 

Anasayfa | Ajanda | İletişim | Künye | Arşiv
Müzik | Sinema | Moda | Güncel Sanat | Etkinlik
Sitemiz minimum 1024*768 çözünürlükte görüntülenmek üzere tasarlanmıştır.
Reset! Magazine © 2007 - 2010