The Time Traveler’s Wife – Zaman Yolcusunun Karısı
2003’te yayınlanan bu kitabı keşfettiğimde henüz ‘best-seller’ kategorisinde olmasa da kendine has bir hayran kitlesine sahip olduğunu biliyordum. Bilimkurguyla romantizmi harmanlayan bu hikâyeyi okurken ilk anda farketmediğim şey, yazarın zamanda yolculuk kavramını kullanırken kendisinin karşı cinsle karmaşık ilişkisini ima etmesiydi. Sevdiğim kısımları bunu göz önüne alarak tekrar okuduğum zaman, kitap benim için çok daha anlamlı hale gelmişti.
Neredeyse 2 yıla yakın süredir post-production sürecinde takılı kalarak onca insanı sabırsızlıkla bekleten film sonunda geçen Cuma gösterime girdi. İzlemeden önceki en büyük korkum filmin nasıl kitabın yakınından bile geçemediğini takıntı haline getiren bir yazı yazmaktı. Şimdi ise aksini beklemenin gerçekçi olmadığını farketmiş durumdayım.
The Time Traveler’s Wife’ı izleyip çok duygulanan ve ne kadar farklı bir aşk hikâyesi olduğunu düşünenler olacaktır eminim. Ne yazık ki filmin konusunu tam olarak anlayamadan, farklı zaman kesitlerini ayırt etmeye çalışmaktan kafası karışmış şekilde salondan ayrılan izleyicilerin varlığı da şaşırtıcı olmayacak. Film kitaptaki hiçbir kilit sahneyi seyirciden esirgememek adına adeta hızlı çekim halinde ilerliyor, ard arda duygusal sahneler sıralanırken altında yatan düşünceler gizli kalıyor.
The Time Traveler’s Wife’da zaman yolculuğu Back to the Future veya Doctor Who’dan alıştığımız zaman makineleri ile gerçekleşmiyor. Zaman yolcumuz Henry, ilk defa çocukluğunda annesiyle arabadayken gerçekleşen bu olayın önemini kavramıyor ama ileride tanıştığı doktor sayesinde kronik bir hastalığa sahip olduğunu öğreniyoruz. Her an her yerde kıyafetlerinden sıyrılıp kendini başka bir zaman ve mekânda bulma riski hem kendi hayatını hem de çocukluğundan beri ona âşık olan Clare’in hayatını değiştiriyor. Clare, gelecekten gelen yetişkin bir Henry ile ilk tanıştığı andan itibaren hayatının kumandası kendi ellerinden kayıyor ve kendisinden büyük bir güç kaderini çiziyor. Verdikleri kararların neden ve sonuçları arasındaki fark bulanıklaştıkça ilişkilerinde özgür iradenin yerini koşulsuz bir kabullenme alıyor.
The Time Traveler’s Wife tüm olağan dışı yanlarına rağmen, aslında karşılaşabilecek tüm engellere rağmen bir ilişkinin nasıl hayat boyu sürdürülebileceğini sorguluyor. Maalesef film ne kitapta verilmek istenen mesajları ne de sıradan cümlelerde gizlenmiş ama geniş çerçevede hikâyeye ruh veren ve onu ayırt edilebilir yapan noktaları yansıtabiliyor. Nasıl oluyorsa hem çok hızlı hem de çok durağan ilerleyerek izleyiciyi kendine bağlamaktan da aciz kalıyor. Sade ve sıradan görünüşlü olarak tasvir edilen Henry’e Eric Bana tip olarak otursa da, oyunculuğuyla filme zerre kadar destek verdiği söylenemez. Rachel McAdams her haliyle romantik komedilerde parlayabildiği için kızıl saçlarıyla ünlü Clare karakterini olabileceği en iyi halde sunuyor.
The Time Traveler’s Wife’ın gösterime girmesini beklerken tekrar tekrar izleyebileceğim bir film hayal ederken, izledikten bir hafta sonra aklımda birkaç sahne dışında bir şey kalmamasından hayal kırıklığına uğradığımı kolayca söyleyebilirim. Her bölümde kenara atılmış bir tarih bulunmasına rağmen hala okurken insanı zorlayabilen bu romanın senaryosunu yazmanın da çok kolay olmadığını tahmin ediyorum. Bunu göze alıp bir parça müsemma gösterilerek filmin daha keyifli izlenilebileceğini sanıyorum.

|