Son 10 Yılın En İyi Performansları - Mert Yenici'nin Seçkisi
Christoph Waltz (Col. Hans Landa) – Inglorious Basterds (2009)
Beyazperde şüphesiz çok fazla kötü adam gördü. Bunlar arasında kült statüsüne ulaşanlar da oldu, arada yitip giden iyi performanslar da. Ama başka bir karakter de hatırlamıyorum ki Christoph Waltz’un Hans Landa karakteri gibi kötülüğünü açık açık ifşa etmemesine rağmen hem filmdeki diğer karakterleri bu denli terörize etmeyi başarsın, hem de seyircisine gerilimi alıştıra alıştıra verirken müthiş bir sempati uyandırmayı da başarmış olsun. Üstüne bir de dört farklı dilde (İngilizce, Almanca, İtalyanca ve Fransızca) o eşsiz mimikleri döktürünce biz de aldığı ve alacağı tüm ödülleri anasının ak sütü gibi helal ettik.
Heath Ledger (The Joker) - The Dark Knight (2008)

Ledger’ın Joker performansı üzerine daha söylenecek ne kaldı bilmiyorum. Eşsiz ve de leziz bir şov. Ben The Dark Knight yazımda yazdıklarımı yineleyeyim en iyisi; “Batman’den bir güzel dayak yerken bile gülmekten kendini alamayan bu kaçık, Ledger’ın müthiş komposizyonuyla, Jack Nicholson’ın palyaço makyajı yapmış tonton bir amca gibi gözüktüğü performansından çok daha uzak, farklı, gerçekçi ve korkutucu bir noktada duruyor. Her anlamda filmin karanlık ve korkutucu tonuna uygun bir performans sergilemiş olan Ledger, kariyerinin en iyi işine imza atmakla kalmıyor, sinema tarihinde de yerini alacak, akıllardan silinmeyecek bir iş çıkarıyor. Eğer şimdiden tartışılmaya başlayan Oscar’ı alırsa, öldüğü için bir onurlandırma mahiyetinde değil gerçekten hak ettiği için olacaktır.” Ledger, zamansız ayrılmasaydı aramızdan bu performans bu kadar konuşulur muydu bilmiyorum ama her halükarda sinema tarihine geçerdi diye düşünüyorum.
Bill Murray (Bob Harris) - Lost in Translation (2003)

Bill Murray, ne yazık ki Jim Carrey misali kendine komedi filmlerinin mimikleriyle yarıp geçiren geyik rollerin adamı misyonu yapışık kaldığından Akademi tarafından kaale alınması geciken oyunculardan biri. Hadi Sofia Coppola’nın ince detaylarla bezediği, Murray’nin alıp eşsiz bir karaktere çevirdiği Bob Harris rolüyle vermediniz de bir Broken Flowers, The Life Aquatic with Steve Zissou veyahut Groundhog Day’in ne günahı vardı ulan Allahsızlar?!
Gönlümde “ödül onun hakkıydı” adını verdiğim Oscar alması gereken isimlerin en başında gelen Murray’nin Sean Penn’in Mystic River’daki ortalama oyunculuğuna verilen Oscar’dan sonra surat asıp tüm gece aynı asık suratla töreni izlediğini halen çok net hatırlıyorum. Tarih Sean Penn’i başka performanslarla hatırlayacak ama kesinlikle ilk Oscar’ını aldığı Mystic River gibi ortalama bir yapımdaki sıradan bir performansla değil. Oysa Sofia Coppola’nın artık yaşı geçmiş, ününü Dünya’nın öbür ucunda sürdürmeye çalışan, “kaybeden” bir aktör rolüne cuk oturan, tartışmasız en doğal haliyle gördüğümüz Scarlett Johannson’la şahane bir uyum sağlayan Murray’nin performansını ise biz hep hatırlayacağız.
O değil de Akademi cidden SNL kökenli komedi oyuncularına şans vermiyor sanırım. Billy Crystal’ın Oscar sahnesine en yakın olduğu sıfatın sunuculuk olduğunu Jim Carrey’nin The Truman Show ve Eternal Sunshine’daki işlerine rağmen bir adaylığın çok görüldüğünü düşünürsek haksız sayılmam sanırım. Eddie Murphy de bir tane adam akıllı projede yer alıp adaylığı bir kokladı ucundan. Gerçi ona çok bile o salak filmlerden sonra.
Edward Norton (Monty Brogan) – 25th Hour (2002)

Norton’a American History X’te de Fight Club’ta da hayran kalmıştık ancak Spike Lee’nin bu filmindeki performansı çok ayrı bir yerde duruyor. Her şeyden önce 11 Eylül sonrası çekilmiş konuyla alakalı ilk film olması sebebiyle çok ciddi göndermelere sahip, çok dolu dolu bir karakter. İkincisi hapse girecek olan bir adamın ağırlığı çökmüş üstüne, ruhuna işlemiş hatta. Ayna karşısında döktürdüğü monologdan çok daha fazlası var bu karakterde. Norton’un tüm başarısını bu sahneye bağlamak büyük haksızlık olur. Ayrıca Barry Pepper’ın da yardımcı rolde döktürdüğünü söylemeden geçemicem. O da ayrı şahane.
Johnny Depp (Jack Sparrow) - Pirates of the Caribbean: The Curse of the Black Pearl (2003)

Johnny Depp’i sinema kariyeri boyunca türlü türlü acayip rolde, ne kadar uçuk kaçık karakter varsa hepsinin suretinde izledik. Oynadığı karakter skalasına bakıp daha ne kadar ilginç bir karaktere hayat verebilir diyorduk ki kendisi hafif kırık ve yavşak bir korsanla çıkageldi. Bir oyuncunun önündeki senaryodan böylesine derinlikli bir karakter çıkarması akıl alır gibi değil. El-kol hareketleri, mimikleri, yavşak tavırları ve özenle hazırlanmış kostüm ve makyajıyla unutulmayacak bir karakter hediye ediyor bize Depp.
Judi Dench ve Cate Blanchett (Barbara Covett ve Sheba Hart) - Notes on a Scandal (2006)
Beyazperde’den Oktay Ege Kozak, vakti zamanında filmle ilgili kritiğinde “ağırsiklet aktris şampiyonası” diyordu Blanchett ve Dench’in performansları hakkında. Gerçekten de o kadar başa baş bir müsabakaydı ki ikilinin mücadelesi, aradan bir seçim bile yapamadım. Her ikisi de filmin başında daha mütevazı bir oyunculuk sergilerken ilerleyen dakikalarda hikâyenin “u dönüşü” yapmasının da etkisiyle tarif edemeyeceğim ölçüde devleşiyorlar ve İngiliz asaletinin, Shakspeare geleneğinin izlerini gözümüze gözümüze sokuyorlardı. Son yıllarda izlediğim en başarılı İngiliz yapımı “Notes On a Scandal”da kendi kuşaklarının en başarılı iki oyuncusunu bir araya getirip karşılıklı döktürten ve bizi de zevkten dört köşe eden Richard Eyre’ye ne kadar teşekkür etsek az.
Hugo Weaving (Ajan Smith / V) – The Matrix (2001) / V for Vendetta (2005)
Hugo Weaving maalesef ama maalesef ki şöhreti bayağı bir geç yakalamış ama buna rağmen unutulmaz karakterlere imza atmayı başarmış, son yılların en beğendiğim eski ama yeni oyuncusu. İlk defa “The Adventures of Priscilla, Queen of the Desert” filmindeki travesti rolüyle zihnimde yer eden Weaving’in “Proof” isminde 91 tarihli bir filmi vardır ki kendisinin ne kadar dehşet bir oyuncu olduğuna dair şüphesi olan bir insan evladı varsa hemen bulup buluşturup izleyebilir. 2000’lerde imza attığı karakterler ise arada ayırım yapamayacağım kadar iz bırakır nitelikte işler. Müthiş bir ses tonuyla söylediği “Mistıırr Endırsııın!” repliğini hafızalarımıza kazıyan Ajan Smith’i mi dersin, yoksa dehşet bir tirat attırdığı, üstelik yüzünü bile göstermeden aklımızı alacak nitelikte oyunculuk sergilediği V for Vendetta’nın V’si mi dersiniz bilmiyorum ama ben ayrım yapamıyorum. Bir de üstüne kaymak gibi bir Elrond verdi şu Lotr hayranlarına ya, ya neyse lan ben daha bişe demiyorum. Ya da diyeyim son bir şey: Akademi, gör şu Weaving Abimi be artık!
Ben Kingsley (Behrani) - House of Sand and Fog (2003)
Ben Kingsley zaten artık oyunculuğu, hakkında pek fazla laf söylenmesine mahal bırakmayan, pek çok yerde de dendiği gibi Gandhi’den daha fazla Gandhi olmayı başarabilmiş bir oyuncu. Şüphesiz 2000’leri ele aldığımızda Kingsley’in evvela Sexy Beast’teki performansından bahsetmemiz gerekir. O filmdeki psikopat rolünün, aldığı yorumlar ve Oscar adaylığından sonra buradakinden daha akılda kalıcı olduğundan şüphe duymuyorum ama ben filmi izlemediğim (shame on me!) için haliyle burada kıçımdan sallayamıyorum. Ama izlemiş de olsaydım daha az bilinen, daha geri planda kalan bu filmdeki Behrani karakterinden bahsetmek isterdim gene de gibi geliyor bana. Psikopat bir karakter farklı duygular uyandırabilir seyircide elbet ama bu filmdeki gibi bir rol, insanın içine işleyen türden. Fırsatlar ülkesi Amerika’ya umutlarla gelmiş, ailesine daha kaliteli, daha yüksek standartlarda bir hayat sağlamak isteyen milyonlarca insandan biri olan Behrani’nin, bunu gerçekleştirmenin ilk adımı olan yeni yerleştikleri evi koruma pahasına geçirdiği dönüşüm, takındığı tavır akıllara kazınan cinsten. Seyircisinin gözlerini dolu dolu bırakan, iyi oyunculuktan da öte bir şey burada bahsettiğim…
Saoirse Ronan – Atonement (2007)
Çocuk oyuncuları seviyorum. Genel olarak korku filmlerinde seyirciyi germe unsuru olmaya alet edilmeye başlasalar da arada çok iyi performanslar çıkmıyor değil. 3 sene önce Abigail Breslin, Little Miss Sunshine’da çok beğenildiğinde biraz abartıldığına kanaat getirmiştim. En nihayetinde bir çocuğu oynaması gerektiği gibi oynuyordu. Fakat Saoirse Ronan öyle değil, bambaşka. Gördüğüm hiçbir çocuk oyuncuya benzemiyor. Atonement’ın kıskanç, adamı yer yer sinirlere sevk eden evin küçük kızı Briony rolünde ilk gördüğümde bu kız Oscar’a aday olmaz ve ileride çok iyi işlere imza atmazsa ben de bu işten zerre anlamıyorum demiştim. Yakında Peter Jackson’ın “The Lovely Bones” filminde genç bir kız olarak göreceğimiz Ronan, yaşındaki bir aktrisin verebileceğinden çok daha büyük bir kapasiteyle oynuyor rolünü. Genelde çocuk oyunculardan etkilensem de yüz mimiklerine fazla dikkat etmem, ancak Keira’nın varlığına rağmen büyülenmiş bir biçimde izledim bu kızı. Daha çok Oscar adaylığı alacak, göreceksiniz. Oynamıyor, yaşıyor derler ya, ha işten ondan.
Philip Seymour Hoffman – Flawless (1999)
Hoffman, büyük çıkışını Capote’yle yaptı bildiğiniz gibi. Tüm aldığı ödüllere rağmen, In Cold Blood’ı da okumuş biri olarak, Hoffman’ı Capote rolüne bir türlü oturtamıyorum ben. Hele Toby Jones’lu Infamous’ı da izledikten sonra Hoffman’ın Capote’si fazla karikatürize bile geldi bana. Jones’un kesinlikle daha ölçülü bir performansı var (İzle bu filmi okuyucu). Ben her daim Hoffman’ın Flawless’taki travesti rolünden daha fazla keyif almışımdır. Bunda şüphesiz Robert de Niro’yla yakaladıkları kimyanın da etkisi var ancak Hoffman, kesinlikle abartıya kaçmadan, cıvıklığa bulamadan çok keyifli bir travesti portresi çiziyordu. Rusty, bence halen Hoffman’ın çizdiği en iyi karakter. He “Synecdoche, New York”un Caden’ıyla yarışır mı? Kesinlikle!
Dipnot: Kısıtlı bir seçim şansımız olmasaydı eğer, listeye dâhil edip etmemekte kararsız kaldığım, seçim yapmakta çok zorlandığım birkaç performanstan daha bahsetmek isterdim. Ama mümkün olmadığı için ben “bunları beğenen şunları da beğendi deyip huzurunuzdan çekileyim;
Mickey Rourke (The Wrestler), Charlize Theron (Monster), Daniel Day Lewis (There Will Be Blood), Javier Bardem (No Country for Old Men), Sean Penn (I am Sam / 21 Grams / Milk), Brad Pitt (Fight Club), Kevin Spacey (American Beauty).

|