Son 10 Yılın En İyi Performansları - Melis'in Seçkisi
Edward Norton (Anlatıcı) - Fight Club (1999)
Öyle bir karakter düşünelim ki filmin içinde barındırılması gereken zıt öğeleri kendi içinde barındırsın. Bir yandan dünya ekonomisini çökertecek kadar kendine güveni olsun ve diğer yandan da patronuna karşı gelemeyecek kadar pısırık dursun. Filmde herhangi bir adı olmasın ama bir yandan da Tyler Durden diye bahsedelim ondan. Bir de bu işi Edward Norton yaparsa Fight Club’ı çekmek için tek eksiğimiz bir kamera... Aslında içimden bir ses bana hep kurulu düzenin dayattığı “sorgulanamaz” durumlara karşı dur der, ama bir yandan da topluma ayak uydurmak durumu vardır. Edward Norton’un oynadığı bu karakter aslında bir şekilde hepimiz arada kaldığı nokta… Bu arada kalmışlığı yansıtabilecek daha iyi bir oyuncu var mıdır? Yok herhalde. Umutsuz, sinirli, boş, mutlu ve tatminsiz bakışları aslında tek bir karakterin bünyesinde bu kadar açık bir biçimde göstererek toplamak ve aynı zamanda bunu doğallık içinde yapmak zor olsa gerek.
Jeremy Davis (Tom Tom) - The Million Dolar Hotel (2000)
Jeremy Davies’in, biz şimdilik Tom Tom diyelim, intihar etmeyi, tüm detaylarıyla intihar edenin gözünden bize gösterebilmeyi başardığı mükemmel bir karakter. Ayrıca zihinsel özürlüğü olduğuna bizi o kadar inandırır ki artık o Jeremy Davies olmaktan iyice çıkmıştır gözümüzde ve Tom Tom’un koşulsuz aşkı gösterebilmek için “uluması” bile yeterlidir. Hayatı böyle bir karakterin gözünden izlemek, belki de şimdiye kadar görmekten kaçtığımız “koşulsuzluk” kavramına bizi daha çok yaklaştırır. Küçük bir çocuk belki de büyük bir bedende… Ve aslında bunu başaran Jeremy Davies’in oyunculuğunun ta kendisidir. Acaba hayatı “koşulsuzca” yaşamak için Tom Tom gibi bir karakter mi olmak gerek yoksa herşeyi intihar ettikten sonra mı daha iyi kafamızda çizeriz... Aslında bu karakteri bu kadar sevmemi sağlayan şey şu şarkı sözleriydi : “after i jumped, it occured to me: life is perfect, life is the best! it's full of magic and beauty...opportunity and television...and surprises. lots of surprises, yeah!'” (Atladıktan sonra fark ettim ki, hayat mükemmel, hayat en iyisi, güzellik ve büyü dolu… Fırsatlar ve televizyon… Ve sürprizler. Bir sürü sürprizler.)
Helena Bonham Carter (Bayan Lovett) - Sweeney Todd (2007)

Tim Burton neden çektiği tüm filmler de Helena Bonham Carten’ı oynatıyor. Sadece duygusal bir şey olmasa gerek bu durum. Çünkü hem tipi hem de oyunculuğu filme verilmesi gereken havayı katıyor. Mrs. Lovett rolündeyken ise bir yandan duygusal bir yandan aşkı için her şeyi yapmaya hazır ama hepsinden öte yaptığı kötülükleri kabullendirme şekli tümüyle masumane bir konu üstüne kurulu. O da aşk... İri gözleri ve gotik giysiler içinde acımasız bir tip çizerken bir yandan da kurduğu mutlu aile hayaliyle bir o kadar da sıradanlığı gösterebilen bir oyuncu. Kullandığı mimikler ona “hayatı umursamaz” bir hava katarken aslında sahilde sevgilisiyle oturma fikri onun ne kadar hayatı umursadığını gösterir. Gerçek hayatta acaba Helena Bonham Carter nasıl biridir diye düşündüğüm de aklıma hep canlandırdığı karakterler geliyor. Herhalde bunun nedeni yaptığı işte çok başarılı olması olabilir.
Audrey Tautou (Amelie Poulain) – Le Fabuleux destin d'Amélie Poulain (2001)

Bir oyun dünyasında olmak istesem yanıma ilk alacağım kişi Audrey Tautou, pardon Amelie Poulain olacaktır. Onun küçük dünyasındaki kuralları herkese broşür gibi dağıtıp, hayatı bir de onun bakış açısıyla oynamayı teklif edebilirim. Küçük bir dünya, küçük masum bakışlar ve aslında küçük bir oyun. Hayatı her yönüyle masum yapan ve aşık olan bir kız Audrey Tautou’yla birleştiğinde tüm hayatın aslında bir yandan da oyun gibi düşünülebileceğini gösteriyor bize… Ve aslında bunu yönetmenin getirdiği bakış açısının yanında Audrey Tautou’nun oyunculuğunun ve masumiyetinin yeri çok büyük. Canlandırdığı Amelie karakteriyle birlikte suflörler gerçek hayatta olsaydı ne olur onu gördük veya kötülük dediğimiz kavram masumiyetle buluştu ve ortaya sadece küçük oyunlar çıktı. Amelie karakterine birebir can veren Audrey Tautou, bana böyle bir oyun oynanabileceğinin umudunu verdi.
Jim Carrey (Joel Barish) - Eternal Sunshine of the Spotless Mind (2004)

İlişki acaba sevdiğimiz kişinin sevmediğimiz özelliklerine ne kadar “katlanabildiğimiz” mi dir? Peki ya kötü giden ilişkiler bizi ilişkiyi reddetmeye mi sürükler yoksa sadece o kişiye aşık olmadığımıza mı inandırır? Joel Barish de aynı ikilem içindeydi. O da, iki farklı kişinin yan yana geldiğinde anlaşmaya çalışmalarının beraberinde getirdiği zorlukları biliyordu veya belki de bilmek istemiyordu. Jim Carrey’nin en duygusal ve çıkmazda olduğu yönlerinden biriydi belki de bu karakter. Hep bizi güldürmeye çalışan Jim Carrey, aslında oyunculuğunun ne kadar usta olduğunu çok duygusal bir ikilimde kalarak gösterdi. Çünkü gülmeye alıştığımız bir yüz, Joel Barish karakteriyle sevdiğimiz kişiyi silmeye çalıştıklarında ne kadar mutsuz olacağımızı göserdi. Belki de hayatın ne kadar esnek olması gerektiğini gösteriyordu Joel biz eve belki de bunu göstermek isteyen sadece Jim Carrey’di.
Uma Thurman (Gelin) - Kill Bill Vol.2 (2004)

Öç alma duygusu, Uma Thurman’ın karakteristik yüz hatları ve bir de Quentin Tarantino’nun yaratıcılığı devreye girerse Beatrix Kiddo adındaki karakterimizin nasıl dünyaya geldiğini anlayabiliriz aslında. Zaten film boyunca Uma Thurman’ın ne kadar güzel bir kadın olduğunu gözümüze sokan Tarantino, sadece Uma Thurman’ın güzelliğini değil, aynı zamanda ne kadar iyi bir oyunculuğu olduğunu da göstermiş diyebiliriz. Bir yandan da filmde konusu geçen “Superman” benzetmesini tümüyle karşılayabilmiştir. İçinde yaşattığı nefretin aslında ona doğuştan geldiğini gözlerinden anladığımız Beatrix, aynı zamanda bunu yenmek için gösterdiği çabayı ise kinini kontrol altına almaya çalışmasından çıkartabiliriz. Bu iki durum arasındaki geçişi gergin ve sinirli bakışlarıyla yapan Thurman'ın aslında aptal sarışın durumunu yıktığını söyleyebiliriz Kill Bill’deki karakteriyle...
Abigail Breslin (Olive Hoover) - Little Miss Sunshine (2006)
Olive Hoover bırakalım da bize dansını göstersin! Bu kadar iyi bir oyunculuk küçük bir kızın bedenine sıkışmış ve oradan bir “kaplan” gibi çıkmayı bekliyor. Abigail Breslin’ın oynadığı bu karakter istediği şey yerine gelsin diye tüm hayatını değiştirebilir, tüm hayatını ona endeksli yaşayabilir. Aynı zamanda da kendine olan özgüveniyle kazanmak kelimesini başka türlü tanımlamamızı sağlamıştır. Tüm filmin odak noktası olan bu küçük çocuk aslında her şeyin üstesinden gelmiş hem mutlu hem de hüzünlü olan gösterisini büyük bir ustalıkla oynamıştır. Aslında bir yandan olgun bir tarafı varken bu karakterimizin, bir yandan hala dondurmaya karşı koyamayacak kadar çocuktur. Aslında hepimizin içinde olan beğenilme duygusu ve hayattan sadece keyif alma ikilemini tek bir çatı altında toplanabildiğini oyunculuğuyla göstermiştir. Bu kadar çok yönlü bir karakterin altında belki de sadece küçük çocuk olmayı çok iyi başardığı için Olive Hoover karakteri ve her şeye rağmen kendi doğru bildiğini yapması beni bir çok konuda teşvik etti… Artık bende kendi koreografimi yapabilirim özgürce!
Jamie Foxx (Ray Charles) - Ray (2004)
Jamie Foxx kör mü gerçekten! Çünkü başka türlü bu kadar gerçekçi bir oyunculuk nasıl sergilenir bilemiyorum. Piyano çalışından, yürüyüşüne, ve Ray Charles’in şarkı söylerken ki mimiklerine kadar hepsi o kadar gerçekçi ki insan Ray Charles’ın öldüğüne inanmak istemiyor. Oyuculuğun çok büyük bir kısımının gözlem yaparak oluşturulduğunun çok iyi bir göstergesi belki de Jamie Foxx’un canlandırdığı Ray Charles... Çünkü tüm hareketleri, mesala piyona çalarken sallanışı gibi birebir gerçek Ray Charles görüntüleriyle aynı. Belki de karakteri içselleştirmek böyle bir şey veya karakterle birebir empati kurmak. Filmin türünü sorduklarında belgesel derdim ama Jamie Foxx’un gerçekten kör olmadığını düşündüğümde çok iyi bir oyunculukla çekilmiş bir dram ve biyografi diyebilirim.
Charlize Theron (Aileen Wuornos) - Monster (2003)
Bu kadar güçlü bir filmin arkasında yatan tek şey makyaj olamaz değil mi! Asıl başka bir şey var ki karakteri gözümüzde daha güçlü canlandırmamızı sağlıyor. O da Charlize Theron’un oyunculuğu. Aileen karakterinin sadece film sektörü için üretilmiş bir karakter olmadığını bilmek aslında karakterin insanlar üzerindeki etkisini daha çok arttırıyor. Ama bir yandan da bunu beyazperdede izlerken karaktere hayat veren Charlize Theron’un oyunculuğunu unutmamak gerek. İncelenmesi gereken bir insan profili, hem katil olmalı hem de sevgi dolu; bir yandan da o karakter gibi davranmaya çalışma durumu. Muhtemelen bir oyuncu için en zor iki olay bu olsa gerek. Çünkü hem başarılı bir biçimde taklit etmelisin, hem de bu taklit etme işini öyle yapmalısın ki insanlar gerçek olanı ekranda gördükleri olarak düşünmeliler. İşte Monster filmindeki Charlize Theron’un oyunculuğu tam da bunları yapmaktadır.
Heath Ledger (William Thatcher) - A Knight's Tale (2001)
Bu kadar güçlü bir komedi aslında tüm klasik öğeleri içinde barındırarak Heath Ledger’in âşık ama hırslı bünyesinde birleşiyor. Gerçi bir yerden sonra aşkı her şeyden ağır basıyor ve karakterimiz William babasıyla ilişkisi ve hayalleri gibi hayatı boyunca yarıda bıraktığı her hedefi tamamlıyor. Basit bir konu üzerinden dönen bu film aslında komedi alanında da Heath Ledger’ın başarısını gösteriyor. Eski dönemde çalan günümüz müzikleri veya günümüz markalarının filmde yer almasıyla komedi unsuru güçleniyor. Ama bir yandan da unutmamak gerekir ki çekingen olan karakter aslında bununla içindeki cesur yanı ayaklandırıyor ve bunu yaparken diğer oyuncaların önemini kaybetmesine neden olup, kendi oyunculuğuyla parlıyor Heath Ledger.

|