Son 10 Yılın En İyi Performansları - Defne'nin Seçkisi

Gael Garcia Bernal (Stephane Miroux) - The Science of Sleep

En sevdiğim Michel Gondry’nin en sevdiğim filmi Science of Sleep’de Stephane ve Stephanie'nin (güzel kadın Charlotte Gainsbourg) arasında kurulan hayal dünyasına misafir oluyoruz. Gael Garcia Bernal, Stephane’nin yaşadığı güvensizlikleri, korkuları, duyduğu rüya dolu romantizmi, yaratıcılığını, yaşadığı ve yaşayamadığı masalı çocuksu bakışlarıyla doldurup, bizi atıyla uçuruyor. Kendisine çokça atfedilen beyaz atlı prens etiketinin ve çocuksu hatlarının Stephane’ye tam olduğunu, plastik hiç bir şeye filmde yer bırakmadığını ve bu yüzden Gael Garcia Bernal ya da Stephane’nin rüyalarına hiç korkmadan kendimi bırakabildiğimi hatırlıyorum, hiç uyanmak istemediğimi de: )

Björk (Selma Jezkova) - Dancer in the Dark

Aslında bu performansın burada olmasının Lars Von Trier’e 13 yıl, Björk’e 90 yıl köle olmayı istememle pek ilgisi yok diye tahmin ediyorum. Björk, kendi renklerinden uzak, daha kahverengi tonlarda boyuyor içimizi, anne oluyor, işçi oluyor, dünyalı oluyor.”I’ve seen it all” kulaklarıma girdiğinden beri dünya eskisi gibi değil artık, sadece şarkıyı söylediği o tren sahnesi için bile bu sayfalara adını fosforlu kalemlerle yazabilirim. Dünyaya kimse Selma gibi çığlık atmıyor, öyle görmüyor; muhteşem Björk onun elinden tutuyor ve işte uçuyoruz.

Remy – Ratatouille

Pixar’ın kızgın geçen gün sonralarına, hayal kırıklıklarına ve uykusuz gecelere müzikleriyle, unuttuğumuz hayat heyecanıyla sıcak çikolata etkisi yapan hayal arkadaşı filmi Ratatouille’in baş rol oyuncusu fare Remy’e bu listede tam onun boyuna göre minik bir sandalye vermezsem, başıma kötü şeyler gelebileceğinden korktum. Film boyu Remy’nin gözlerindeki parıltıdan, cesaretiyle büyüyen adımlarından, peynir kokusunu duyduğunda kendinden geçen burnundan, hayattan başka hiç bir şeye yer olmayan ellerinden gözlerimi alamadım. Hayatta nelere varız, nelere yokuz, nelerden korkup kendimizi küçültüyoruz ve aslında herşey var olunca ne kadar mümkün. Remy, bütün enerjisiyle bana şarkılar söyledi durdu. Remi hiç susmasın, hep cesaretli cesaretli koşsun, hayat bayram olsun.

Audrey Tautou (Amelie) / Le  fabuleux destin d’Amelie Poulain

Kimler var kimler yok diye beynimin film arşivini kurcalarken, salonumdaki posterin de yardımıyla tabi, ilk üç saniyede Amelie geldi. Nedenleri çok, filmin ilk ve son saniyesi arasındaki sürede ağladığım için duygusal anlamda kendimi çok, orada hissettim. Audrey Tautou olmasa da başkası olsa o kadar o evin bahçesine kurulup, her gün cafe’de sıcak çikolata içmeye gidebilir miydim emin değilim. Amelie’nin dünyasını Tautou’nun gözlerinden gözetliyoruz, dürbünümüz pırıltılı dokunduğumuz yerlerden eski fotoğraflar, resimler, insanlar, komşular, konuşanlar, konuşmayanlar, fırın kokuları ellerimize yayılıyor. Kırılganlığını, sokakları, insanları, geçmişini Amelie’yi damarlarıma enjekte etti Audrey Tautou... Salonumdan koridora çıkarken hep ona çarpıyorum ve her çarptığımda damarlarımı hayata bağlandığım kablolar yapıyor, iyi ki.

Penelope Cruz (Raimunda) – Volver

Evrende kadın olmayı en çok yakıştırdığım kadın Penelope Cruz, Volver’de yine kadınlığını bütün ihtişamıyla konuşturuyor. O kadınlığın içine gizemi, güzeli, çirkini, evi, diğerlerini, suçu, annesini, hayalleri, gerçeği, ölümü, özlemi, yalanı hepsini saklıyor ve bütün bunları yaparken Penelope Cruz’u kaybedip Raimunda’nın hayatına dalıyoruz. Sanki özlediğini biliyoruz elinden tutuyoruz, ağladığında kucak açıyoruz, sırlarını saklıyoruz, hepsini de gerçeğe yaklaştırıyoruz. Empati kurmaktan bitap düştüğüm Raimunda, hala hüzünlü sesiyle evimde bir yerlerde sırlarını vermek için beni bekliyor gibi.

Catinca Untaru (Alexandria) - The Fall

Çocuk oyunculara karşı hep bir ön yargım olmuştur, aman da ne de şirinmiş aman da gözlere de bak, eller de yumuk yumuk demekten ileriye gidememişimdir, ta ki The Fall’ı izleyip, Catinca Untaru mucizesine tanık olana kadar... Film çekildiğinde sadece dokuz yaşında olan Catinca, her şeyiyle öyle gerçek öyle büyük öyle çocuk ve gördüklerine duyduklarına karşı duyduğu tutkuyu öyle içten veriyor ki, zaten masal içinde masal olan filmin içinde kayboluyoruz. Gördüğüm en doğal performanslardan birini bir çocuktan izleyebileceğimi hiç düşünmezdim, bir daha da izleyemeyeceğime dair umutsuz bir inancım var, Catinca büyümeden bir masal’a daha peri olmazsa tabi.

Helena Bohnem Carter (Jenny ve Cadı) - Big Fish

Üstlendiği tüm absürt rollerin hakkını veren şahane kadın Helena Bohnem Carter, bütün performanslarıyla beni büyülese de en yoğun iletişim kurabildiğim oyununa Big Fish’te tanık oldum. Makyajı ve kıyafetleriyle tanınmayacak hale gelen cadının o karanlık yanında belki de Carter’a duyduğum sevgiden ötürü fazlasıyla yaralanmış bir kadın buldum. Rolüne bürünüp büyülemesinin yanı sıra, çok acı dolu göründü hep gözüme. Listedeki yeri tamamen duygusal yani...

Jude Law (Will) - Breaking and Entering

Bir iş adamının hem iş hayatında hem evliliğinde nasıl bocaladığına tanık oluyoruz Breaking and Entering’de klişe duyulsa da filmin bıraktığı etki pek bir yemelik, afiyet olmalık. Jude Law, her zaman izlediğim filmlerin ulaşılabilirliğini arttırıyor, karakterin ne demek istediğini, ne yaşadığını, ekranda görmediğimiz bir geçmişi bana hep alt yazı geçiyor, bu filmde de öyle oldu. 30'lu yaşlarına tanık olduğumuz Will’in çocukluğunu hayal etmemi sağlayan bir güçlü bağlarla tutunmuş Jude Law karakterine. Attığı adımların nedenlerini bize sorgulatıp, bunu pek de çaktırmadan yapıyor. Film ne zaman aklıma gelse, ilk sahneler hep Will’in tek başına olduğu, pek aksiyonsuz sadece düşündüğü, kurduğu anlardan oluşuyor, unutamıyorum yani.

Philippe Petit (Philippe Petit) - Man on Wire

Her şeyi göze alıp, yanında bir kadın, birkaç arkadaş ile çılgınca bir işe kalkışıyor Petit; şimdi olmayan ikiz kulelerin arasında 1974’de ip cambazlığı yapıyor. Yaşadıklarına ve kendisine kendi dilinden ve eski görüntülerle tanık olduğumuz Philippe Petit’in gözlerindeki ışık gözlerimi aldı, bütün film, konudan çok onun tutkusunu, hırsını izledim. Bazen egoist buldum, bazen çocuksu tarafını alıp oyuncakçıya götürdüm, ama anlattıklarına karşı hep bir şeyler hissettim. Kendi hikâyesini anlatmasına ne derece performans diyebiliriz bilmiyorum ama ben böyle bir anlatım görmedim, yeniden ipin üstünde yürüdü, yeniden planlar yaptı, yeniden saklandı, yeniden korktu, yıllar geçti hiç bir şey değişmedi gibi. Ne zaman izlesem ben de hep aynı hayretle bakacağım o heyecanlı gözlerine Philippe Petit’in önce sinir olacağım sonra kabulleneceğim, tanıdıklaştıracağım, hiç bir şey değişmeyecek gibi.

Javier Bardem (Anton Chigurh) - No Country for Old Men

Böyle bir liste yapıp, oldukça da duygusal davranıp, Javier Bardem’i unutmak olmazdı. Yer aldığı her filmi bambaşka yapan, dikkatleri senaryodan, görsellikten alıp hep karakterine çeken Javier Bardem bol Oscarlı “No Country for Old Men”’de de yapacağını yaptı. Koltukların kenarlarına tutundurdu, ayaklarımı hiç yerinde durdurtmadı, sinemayı klostrofobik bir yer haline getirdi, yanımda sevgilimin oturduğunu unutturdu, tehdit altında hissettirdi. Şimdi düşününce, beni mahvetmiş, sadece onun oyununu görmek için bile izlenir diyorum.

 




 

Anasayfa | Ajanda | İletişim | Künye | Arşiv
Müzik | Sinema | Moda | Güncel Sanat | Etkinlik
Sitemiz minimum 1024*768 çözünürlükte görüntülenmek üzere tasarlanmıştır.
Reset! Magazine © 2007 - 2010