İki Dil Bir Bavul
“Türküm, Doğruyum, Çalışkanım...”
Haftada beş gün bu ülkede okul çağına gelmiş çocuklar bu tekerlemeyi hep bir ağızdan söylüyorlar. İçerdiği şeyin ne olduğunu elbette bilmiyorlar; biz de bilmiyorduk ki vaktinde bunun ne olduğunu. Hepimiz aynı şekilde beş veya sekiz yıl boyunca söyledik bu tekerlemeyi. Ufacık çocuk varlığımızı zamanı gelince seve seve feda etmemizi talep eden bir şehitlik yeminini her sabah biz tekrarladık, şimdi başkaları tekrarlıyor. Anlamının korkutucu olduğunu ancak yeni yeni kavrayabiliyoruz. O zaman anlamıyorduk bu metnin içeriğini. Ama, kendi adıma konuşursam, bu metnin hiçbir yerini anlamadan gene de tekrara, ezbere zorlanan öğrenciler var orada, bir yerde; gitmediğimiz, görmediğimiz ama bizim olan köylerde... Bilmedikleri bir dilin tekerlemesinde şehitlik yemini ediyor doğu'da çocuklar.
İki Dil, Bir Bavul ardında çok fazla düşünce bırakan bir film. Hiçbir yönde bir iddialı söyleme tutunmadan izleyiciyi birden bire düşünmek zorunda bırakıyor. Çünkü belgesel sinemaya çok yaklaşan yarı kurgusal bir şey ortaya koymuşlar, Orhan Eskiköy ile Özgür Doğan. Dediklerine göre ne öğretmen Emre Aydın'a ne de çocuklara müdahale etmişler. Onları kendi hallerinde doğal bir şekilde çekmişler. Konuya uygun davransınlar yeter. Emre Aydın'ı ise Siverek'te bulmuşlar. Onun o çaresiz, yabancı, yalnız ve umutsuz halini çok uygun görmüşler kafalarındaki öğretmene. Emre Aydın, te Denizli'den geldiği bu doğu köyüne her şeyiyle çok yabancı. Filmin en güzel yanı da zaten hem öğrencilerin dil engeli ile mücadelesini, hem öğretmenin korkusunu hem de köylülerin durumlarını hep beraber ve kimseyi eksik bırakmadan anlatabilmesi. İzlediğinizde Zülküf, Rojda, Veysel ve diğer çocukların okuldaki hallerini görmekle kalmıyor, onların evdeki hallerini, oyunlarını, okuldaki heyecanlarını, yanlış yapma korkularını da seziyorsunuz. Öte yandan “Benim yabancı dilim Türkçe” diyen kürt babanın samimiyeti, “Öğretmen size iyi davranıyor mu?” diye soran anne de bu filmde. Öğretmenin çektiği yalnızlık, yabancılık duygusu, kimi zaman çaresizliğe ve umutsuzluğa varan halini gösteriyor film. O öğretmenin yalnızlığını da anlamak durumunda bırakıyor film izleyeni.
Öğretmenin iletişim kurabildiği tek kişi telefonla konuştuğu memleketteki annesi. Köyde su yok, lojman berbat, okul dökülüyor, çocukları okula getirmek için tek tek dolaşması gerekiyor ve en önemlisi öğretmen ve öğrenciler aynı dili konuşmuyor. Öğretmen annesine doğudaki yokluklar hakkında yakınırken bunu da anlatıyor annesine; “Çocuklar tek kelime Türkçe bilmiyor... Ben konuşuyorum onlar öyle bakıyor... Ben zaten bu sene matematiği falan değil, doğrudan Türkçe'yi bir öğreteyim sonra eksikleri kapatırım zaten gelecek yıl”... bir eğitim hikayesinden taşıyor bir anda film. Çok uzun da değil, 80-90 dakikada bu denli derli toplu ve bu kadar kısık sesli bir şekilde anlatıyor her şeyini film. Doğu ve batı arasındaki farkların, Reşat Nuri Güntekin romanlarının kürt sorununa uyarlanamayışının hikayesine dönüşüyor bir anda. Hiç de kötü niyetli olmayan, konuk olduğu evde “benim yabancı dilim Türkçe” diyen adamı dinleyen kürtçe diye bir dil yoktur denilmesinin yanlışlığını kabul eden tertemiz bir Türk genci olarak öğretmen ne yazık ki sorunu çözebilecek konumda değil artık. Onun yapabileceklerinin çok ötesinde bir düğüm halinde bu sorun. Kaldı ki onun köydeki zoraki bulunuşu da aslında Reşat Nuri Güntekin'in idealist öğretmen tiplerine yakışmayacak bir katlanma durumu yaratıyor. Gidilmese de görülmese de bizim olan ora'ların aslında gidilip görüldüğünde bura'nın ne kadar uzağında kaldığını anlıyoruz. Öğretmen iyi niyetli, çocuklar sevimli, köylüler misafirperver ve kibar ama yetmiyor işte. 23 Nisan'da ezgisini şaşırarak, diller pek dönmeden 23 Nisan şarkısına öğretmenle birlikte eşlik ediyor çocuklar. Öğretmen 23 Nisan'ın önemini soruyor; “Büyük Millet Meclisi kuruldu... eskiden padişahlıkla yönetiliyordu ülke ama şimdi cumhuriyetle...” Peki ama ne değişti diye sormak geliyor izlerken içimden. Bu insanların hayatında ne değişti? Cumhuriyet kuruldu da ne oldu bu insanlara? Merkezde yer alan bizler için büyük bir değişimden bahsedebilirken periferimizdeki bu köy ve köylüler için değişimin gerçekleşmemesinden de bahsedebilir miyiz? Yoksa o 23 Nisan coşkusunu, andımızı her daim -mış gibi bir neşe ile kucaklamalı mıyız?
Yıldırım Türker, bu film hakkında yazarken çok güzel tanımlıyor bunu;
“Denizli’den, köye ilk geldiğinde İmam’a anlattığı ‘büyük apartmanlar ve her istediğini elinin altında bulduğu’ hayattan dilini bilmediği insanların yaşadığı bir çöle düşüveren Emre, temiz bir Cumhuriyet çocuğu. Her gün anasıyla telefonda konuşan, ona dert yanan, yönetmenlerin de anlattığına bakılırsa bir ara iyice içine kapanıp kimseyle iletişim kurmayan bir ana kuzusu. Yirmili yaşlarında, saçlarına özenen, titiz bir delikanlı. Yoksul Cumhuriyetimizi temsil ediyor.
O uçsuz bucaksız ufuk karşısında o kulun tepesinde dalgalanan Türk bayrağı kadar yalnız ve yabancı.
Köy çocuklarına ilim irfan Türkçe götürmeye kararlı idealist Cumhuriyet öğretmeni olarak elinden geleni de yapıyor. Hayatında ne sincap ne de ceviz görmüş çocuklara sincabın yediği ceviz hikâyesini okutmaya çalışırken, Kürtçe konuşan, yazan çocukları tek ayak üstünde tahtaya dikerken, günlerce elektriği gelmeyen evinde kuyudan taşıdığı suyla temizlenmeye çalışırken trajikomik bir kahraman olarak bize memleketimizin önde gelen açmazını işaret ediyor. Yönetmenler, Emre ve çocuklara hiçbir şekilde müdahale etmemiş. Sarsıcı bir doğallık var gördüklerinde. Bir dağın başında Emre’nin zoruyla ‘Ne Mutlu Türküm Diyene’ diye haykıran çocukların 23 Nisan kutlaması, çocukların evlerinde akıp giden Kürtçe hayat, her şey, ama her şey, Cumhuriyet’in körlüğünü anlatıyor.” *
Bu film bir dolu düşünce bırakıyor gerisinde. Kendisinin dayatmadığı düşünceler üstelik. İzleyici kendisi sormak zorunda hissediyor bu soruları, izleyiciyi düşünmek zorunda bırakıyor. Belgesel ve kurmaca arasında dururken bir durumu en olağan ve sade haliyle alıp koyuyor önümüze. İşte o nedenle lütfen herkes izlesin bu filmi. Herkes izlesin, düşünsün. Sadece Reha Erdem'in “Beş Vakit” filminden beri gelen en iyi Türk filmi olduğu için değil bir vicdan yükünü paylaşabilmek, şu Kürt sorununa dair çok yalın bir derdin izahını dinlemek, duymak için.
* http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalYazarYazisi&Date=30.5.2009&ArticleID=938276

|