Hüseyin Kuzu Röportajı

“On Kadın”, “Polis”, “Aşk Üzerine Söylenmemiş Herşey”, “Beyoğlu’nun Arka Yakası” adlı filmlerin ve “Baba Evi” adlı dizinin senaristliğini yapmış olan Hüseyin Kuzu, senaryo yazımı ile ilgili düşüncelerini ve güncel sinemaya dair görüşlerini Reset Magazin'le paylaştı.

Reset!: Senaryo yazmaya nasıl başladınız? Sizi senaryo yazma konusunda etkileyen ve yönlendiren neydi?

Hüseyin Kuzu: Ben sinema eğitimi alırken, senaryo yazarı olmayı kafaya koydum. Çünkü bize okulda bunun bir bütün olduğunu ve senaryonun da bu bütün içinde çok önemli bir yeri olduğunu söylemişlerdi. Belki bu biraz da benim karakterimle ilgili, okumayı, araştırmayı sevmemden dolayı. Başlangıçta senaryodan başlayayım, sonradan yönetime geçerim dedim ama şimdiye kadar senaryoya devam ettim. Çok da bilinçli karar verdiğimi sanmıyorum, senaryo bir başlangıç olsun diye düşünerek seçtim çünkü. Yine de yakın zaman da bir film çekmeyi de düşünüyorum. Beni yönlendiren demeyelim ama tetikleyen şey ise edebiyatçı olmak istememdi. Edebiyat ve tarihe olan ilgim, araştırma isteğim ve önemlisi okumanın tadına varabilmiş olmam beni senaryo yazmaya yöneltti de diyebiliriz. Tabii eklemeden geçmemek lazım, hocalarım da etkili oldular senaryo alanına yönelmemde. Lütfi Akad, Metin Erksan olsun ya da Halit Refiğ.

Reset!: Sizce senaryo yazmak yetenek işi mi? Yaratıcı olmak senarist olabilmek için yeterli mi?

HK: Şimdi böyle bir ayrım kesinlikle var. Mesela üstatlar bu soruya şöyle cevap veriyorlar; Bu işte yeteneğin payı verilir ancak, bu belirleyici bir etmen değil yalnızca niteliğini arttırıcı, bunun da vurgusu çok az. Bazı üstatlar da şöyle derler; Benim bu işe yeteneğim azdı ama çok çalıştım. Dolayısıyla, yeteneği kişiye bir yere kadar yardım etse de, çok çalışmadıktan sonra bir önemi yok. Teknik bilmeyen yaratıcı bir insan senaryo konusunda bir yere varamaz, bütünlük konusunda illa ki bir eksik yönü kalır çünkü. Teknik bilmeyen birinin senaryosunu okuyun, bir takım pırıltılar görürsünüz, bu adamda iş var dersiniz ama bir kopukluk bir eksiklik hissedersiniz mutlaka. Bu her iş için böyledir zaten.

Reset!: Geçmişle günümüzü kıyasladığınızda bir gelişme görüyor musunuz yoksa Hollywood’a ya da geçmişe bir öykünme söz konusu mu?

HK: Bence müthiş bir gerileme var. Bir zamanların ustaları, Türk sinemasının köşe taşlarının verdikleri emeği okuduğum, izlediğim zaman görüyorum onların nasıl çabalarının olduğunu, nasıl çalıştığını. Örneğin Metin Erksan bir gün bir oturuma katılıyor, öğrencilerin ona sorduğu tüm sorular tarih soruları. O kadar kaliteli bir kitle düşünün. Hatta sonunda Erksan, lütfen artık sinema soruları sorun diye rica da bile bulunuyor. Şimdi böyle sinemacılar yok. Bugünkü toplumsallık, kendini tartışan sorgulayan bir toplumsallık değil. Artık Amerikan filmleri taklit ediliyor. Teknolojik bir show aracı olarak kullanılıyor sinema adeta.

Reset!: Senaryosuna hayran kaldığınız bir film ya da filmler var mı peki?

HK: Ben tekil olarak cevap vermeyeyim bu soruya ama mesela İtalyan senarist Tonine Guerra’yı severim. Zaten o bu işin üstatlarıyla çalışan biridir, yeni gerçekçiliğin kurucularındandır aynı zamanda. Şimdi de son dönemde, süpervizörlük yapmaktadır. Afişte Tonine Guerra’nın adı varsa ben filme giderim. Türkiye’den ise Lütfi Akad sinemasının senaryolarını severim. Niye severim, hafif sosyoloji kokan ama altında doğru bir sosyolojisi olan filmler çünkü genelde. Mesela “Gelin” filmi okullarda öğretilmesi gereken bir filmdir bana göre. Film iç göçü anlatmaktadır ama bir gecekondunun bahçesinden anlatmaktadır. Filmde sokağı görmeyiz, ancak metropolün o gecekondu bölgesine nasıl yansıdığını görürüz. Kamerayı sokağa çıkarmak çok kolaydır, sonradan daha post modern öyküler yazıldıkça çok sokağa çıkarıldı o kamera ama, İstanbul o şekilde anlatılamadı. Bugün artık oluşturulan şeyler ancak bir kolaj düzeyinde, beni rahatsız eden de bu zaten. “Ulak” filmini izlediğimde mesela sordum kendi kendime, “Bu bizim tarihimizin hangi bölümü, nedir burası bir Meksika köyü mü” diye.

Reset!: Kendi yazdığınız senaryolarınızdan en beğendiğiniz işiniz hangisi peki?

HK: Kendi işlerimden en sevdiğim “Beyoğlu’nun Arka Yakası”dır. Çünkü zaten içinde yaşadığım bir yerdi o zaman eski Beyoğlu ve bence film hala antropologlar için bir okuma metni niteliğinde. Arkasındaki sosyolojinin doğru olduğuna inanıyorum.

Reset!: Günümüzde filmlerde şiddet, cinsellik gibi öğeler arttıkça seyircinin ilgisi de artıyor. Sizce, özellikle son dönemlerde, iyi senaryo oluşturmaktan çok, bu şekilde ilgi toplamaya mı çalışıyorlar?

HK: Şimdi sorunda bir çelişki ver bence. Bugünkü popüler sinema bunu yakalıyor doğru. Ancak bir eserin kendi döneminde seyircisini yakalayabilmesi için, o döneme ilişkin bir teması olması gerekir. Popüler filmler bunu yapabilse de Türk sineması tarihine yazdığımız birçok film aslında yakalayamıyor. Toplumun dönemde nelerle ilgilendiğini yansıtan temaları kullanmak gerekir, “niye” diye sormak gerekir, fakat film sadece bundan ibaret olmamalıdır. Özellikle Türk sinema sektöründe de %90'lık bir kesim bunu yakalayamıyor.

Reset!: Senarist olmak isteyenler nerden başlamalı peki bu işe?

HK: Bu biraz üretim tarzıyla ilgili bir sorun. Türk sineması artık koşullardan dolayı eski Yeşilçam dönemindeki gibi değil, artık yönetmen-yapımcı sineması var. Yönetmen artık hem yapımcı hem senarist aslında. Bu konuya bir tek ben dokunuyorum galiba, bu kategorinin adı bile yanlış diyorum. Bu kategori artık senarist-yönetmen-yapımcı diye anılmalı aslında. Senaryo kayıp kategori durumunda, erozyona uğramış halde. Eskiden ben bir senaryo yazacağım zaman en azından 2 tane eleştirmenim olurdu; biri yapımcı, biri yönetmen. Artık böyle bir şey kalmadı iş megalomanyaya gitti, film direkt seyircinin karşısına çıkıyor. Dolayısıyla, bu işe başlayacaksanız, yazdıklarınızın eleştirilmesine ihtiyacınız var. Artık iyi senaryo yazarı aranmıyor, herkes kendi senaryosunu yazıyor. Bakın yapılan filmlere, durum görülüyor zaten. Bunu onarmak gerek, bunları düşünerek başlamak lazım bu işe.

Reset!: Bu çok kişi tarafından merak edilen bir soru, o yüzden mutlaka sormak istedim. Senaryodaki karakterleri neye göre isimlendiriyorsunuz?

HK: Karakterin sosyolojik durumu, toplumsal tarihiyle ilişkili bir şey bu. Bir kenar mahallede bir ilkokula gitsek, ardından zengin bir bölgeye,  burada isim farklılıkları olduğunu görürüz zaten. Kişisel deneyimlerin de etkisi olmakla birlikte bazı dönemsel modalar da vardır. Mesela 60’lı yıllarda kız çocuklarına Elif ismini koymuşlar, ya da Deniz Gezmiş yüzünden Deniz ismi popüler olmuş. Bunların da etkisi oluyor.

Reset!: Son olarak, yakın zamanda oluşturmayı düşündüğünüz bir proje var mı?

HK: Televizyondan, dizilerden uzak durmaya çalışıyorum. Bunun dışında son 2-3 yıldır İslam Tarihi okuyorum ve bu konuda belirli noktalara odaklanıyorum. Başlangıçtan Osmanlı’nın kuruluşuna kadar çok geniş bir coğrafyada ve tabii Anadolu’da özellikle. Bunların her birinin birer film niteliğinde olabileceğini düşünüyorum, bunun üzerine çalışıyorum…

Reset!: Verdiğiniz bilgiler için çok teşekkürler.





 

Anasayfa | Ajanda | İletişim | Künye | Arşiv
Müzik | Sinema | Moda | Güncel Sanat | Etkinlik
Sitemiz minimum 1024*768 çözünürlükte görüntülenmek üzere tasarlanmıştır.
Reset! Magazine © 2007 - 2010