FlashForward

Sürekli felaketlerle başlayan dizilere karşı kendimde dayanılmaz bir çekim hissediyorum. Bu durum olası bir felaket karşısında kendi kendimi alıştırma içgüdüsünden mi kaynaklanıyor bilemiyorum ama, ne zaman bir dizinin başlangıcında bir patlama, bir nükleer felaket, müfrit ölümler silsilesi görsem koltuğa yapışma ihtiyacı duyuyorum. Bu durum sosyo-psikolojik açıdan beni nereye koyar bir fikrim yok ama işin sonucunda çıkabileceklerden korktuğumdan ötürü de fazla irdelemek istemiyorum.
Son zamanların hastalık yapan dizisi Lost ile uzun süre tanışmak istemedim. Biliyordum ki, bir başlayınca işin suyu çıkacak, uyuşturucu müptelası gibi her çarşamba gününü iple çeker olacaktım. Ama ne yazık ki merakıma yenilip, bu inadımdan bir yerde ödün vermek durumunda kaldım. Gerisi, haftalar boyu sancılı bekleyişler, beynimi kemiren sorular, her bölümden sonra internetlerde forumlarda sonu gelmeyen cevap arayışları olacaktı. Peki kendime bu eziyeti neden yapıyordum; sanki hiç başka derdim yoktu da Kate’in babası kim, Sayyid’in gacısı nerede, Hurley neden şişman, adada mıknatıs mı var yoksa gibi problemlerle kendimi boğuşmak durumunda hissediyordum?
Televizyon yapımcıları dönemlere göre ne tür programların iş yapacağını çok iyi biliyorlar. Seneler evvel X-Files ile hayatımızı kararttıkları yetmedi, Lost olsun, Fringe olsun eziyet hâlâ devam ediyor. Bunlardan en sonuncusu ise Flash Forward isimli; kafamızı daha da karıştırmaya ant içmiş bir dizi. Zaten 3 gramlık beynim var, hani olası bir zombi saldırısında belki Paris Hilton ile beraber beyin yeme odaklı zombilerin arasından yengeç adımlarıyla usulca süzülüp geçebileceğiz, bir gün ölmeye mahkûm beyin hücrelerimi neden bir televizyon şovu için heba ediyorum diye düşünmeden edemiyorum.
Flash Forward da ilk bölümünde milyon dolarlar harcanmış, karşımıza muammalar silsilesi ile çıkmış bir dizi. Bu sefer belki bir J.J. Abrams klasiği olan hava taşıtı patlaması ile başlamasa da (Lost’ta da, Fringe’de de, hatta Star Trek’te de aynı numarayı gördük, tamam para saçmayı seviyorsun sayın Abrams) herhalde kendisi yapımcılığını üslenmediği için aynısını yapmayalım, ayıp olmasın diye daha farklı şekillerde dolarların saçıldığı bir pilot bölüm görüyoruz. Gene tabiî ki yağın fazlasını bulmuş arap gibi oraya buraya serpilen patlayıcılar, kafamızın üstünden uçan SUVler, umarsızca yerçekimine yenilen bina cephe kaplamaları… Bu dizilerde mimariden ne istiyorlar bilmiyorum ama illaki bir iki bina patlatmadan rahat edemiyorlar. WTC rahmetli olduğundan beri damarımıza basar gibi sürekli modern mimariye nefret kusuluyor. Bu sefer kimin kullandığı belli olmayan uçakların yerine başta da belirttiğim gibi “dur, aman ne oluyor, kimyasal bir bomba mı patladı?” derken insanların sapır sapır yere yapıştığını görüyoruz. Spoiler içerikli bu yazımda benden önce binikiyüzsekaltı kişinin de internetlerde paylaştığı gibi, bütün insanoğlu 2 dakika 17 saniyeliğine bir “blackout” yaşıyor ve bu baygınlık esnasında olsa olsa geleceği gördük diye yorumladıkları rüyalar görüyorlar.

Bu noktadan sonra Dr. Emmet Brown’un ben küçük bir çocukken, bana özel olmasa da, benimle paylaştığı uzay-zaman çizgisinden bahsetmek istiyorum. Dağınık beyaz saçlı bilim adamına göre zaman, düz bir çizgi halinde ilerler. Eğer geçmişe dönüp belirli bir noktada zaman çizelgesine müdahale edersek bu çizgimiz bir kırılmaya uğrar ve bize daha farklı bir gelecek sunar. Belki bir DeLorean’ım olmadığı için bunu hiçbir zaman kanıtlama şansım olmayacak ama zaten benim sorgulamak istediğim konu başka. Şayet bize de bir süreliğine ne olduğunu anlamadığımız ama başrolünde oynadığımız bir film izletilse ve biz onun olsa olsa bizim geleceğimiz olduğuna inansak, izledikten sonraki davranışlarımız kaderci bir tutum izleyerek o gördüğümüz imajlar doğrultusunda mı gelişirdi? Hah nasıl olsa böyle olacak, yüce rabbim böyle salık verdi diye düşünmek ve gördüklerimizi harfiyen uygulamak yerine daha farklı bir rota mı izlerdik? Yoksa Marty McFly gibi daha iyi bir gelecek için George’un Lorraine’i öpmesini sağlarken bir yandan da Biff’i yumruklamasını sağlayıp daha iyi bir hayatımız olması için mi uğraşırdık? Sinema ve televizyon mantığı ayrı işliyor olabilir, eskaza Lost’ta da çekik gözlü psikotik Miles abimizin de dediği gibi, belki geleceğini bildiğimiz bir olayı değiştirmek için geçmişte yaptığımız her hamle bizi kaçınılmaz sona doğru mu sürüklüyor? Hah dedim işte, bu diziler beni saçmalayıp gevelemeye, çalışır durumda kalmış 8 tane nöron sinapsisimi de aralarında kazan kaldırmaya itiyor.
Bu tarz “muamma” diziler için verebileceğim en iyi tavsiye, akıl sağlığınızın namusunu korumak adına, sezon bitimine kadar beklemek ve hepsini arka arkaya izlemek. Sonra benim gibi “uzaaaay…zamaaaaaan…kaderciliiiik…” diye saçmalayıp durur, etrafınızdaki insanların da sizden uzaklaşmasına sebebiyet verirsiniz. Yok, illa zamanında izleyeceğim diyorsanız da kendinize birkaç kurban seçin ve birlikte izleyin. Böylece karşılıklı rahatça geveleyebilirsiniz.


|