Filmekimi'nin Ardından

Filmekimi, sekizinci yaşında 17-25 Ekim tarihleri arasında Beyoğlu Emek Sineması'nda İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından düzenlendi. Beyoğlu Emek Sineması'nın yanı sıra bu yıl 23-24-25 Ekim tarihlerinde Cinebonus Maçka G-mall Sineması da Filmekimi filmlerine ev sahipliği yaptı.  Yaklaşık 43 bin sinemaseverin katıldığı etkinlikte toplam 63 seansta 23 filmin gösterildi. Filmekimi’nin en çok ilgi çeken ismi, “Whatever Works” adlı son filmiyle Woody Allen olurken biletlerin satışa çıktığı gün uzun bilet kuyruğunda bekleme süresi 5 saati bulabildi. Michael Haneke'nin gala seansında gösterilen  "Das weiße Band"ı Cohen kardeşlerin "A Serious Man" adlı filminin seansının iptal edilmesiyle ek olarak 16.00 seansında gösterilirken bilet ücreti gala bileti fiyatından satıldı.  Humpday adlı film, izleyiciyi bir hayli memnun ederken Valhalla Rising, büyük oranda filmi yarıda terk eden izleyicinin gazabına uğradı. Park Chan Wook'un Thirst adlı filmi ise izleyicileri tabiri caizse bolca güldürdü. Ken Loach'tan Jane Campion'a Theo Angelopoulos'tan Stephen Frears gibi pek çok önemli yönetmenin filmlerine ev sahipliği yapmış Filmekimi'nde yer alan filmler, Reset Magazin yazarları tarafından değerlendirildi.

MOON - AY

Duncan Jones, 2002 yılında çektiği 25 dakikalık “Whistle” ile zaten bilimkurgu semalarında gezineceğini belli etmişti. Yıl 2009 ve kendisinin ilk uzun metrajlı filmi olan Moon'u Filmekimi sayesinde izledik. Sinema salonuna girmeden öncesinde yapılan bir kaç araştırma ile Duncan Jones'un aslında David Bowie'nin oğlu olduğunu, filmin bünyesinde kendisine doyabileceğimiz sayıda Sam Rockwell barındırdığını ve Kevin Spacey'nin de akıllı bir robota sesini verdiğini öğrendim. Tüm bu bilgiler üstüne bir de filmin fragmanıyla, film müziklerindeki Clint Mansell imzası gözüme çarpınca beklentim birazcık daha arttı.

Moon, herşeyden önce büyük bir beklentiyle izlenilmemesi gerekilen bir film. Hollywood'a göre 5 milyon dolar gibi oldukça düşük bir bütçe ile çekilmiş, ufacık bir uzay istasyonunda geçen yapım, yer yer ritim sorunları yaşasa da seyirciyi sıkmıyor. Öncelikle ilginç bir konusu var. Bilinmeyen bir gelecekte, insanoğlu ay toprağından enerji elde ediyor. Tabii bu işlemin rutinlerini yapması gereken, her üç yılda bir değişimli olarak çalışan bir astronot var. Üç yıl boyunca aydaki bir üste çalışan Sam'e GERTY adında bir yapay zekâ eşlik etmekte. Sam'in dönmesine iki hafta kala da bazı aksilikler ortaya çıkmaya başlıyor. Sam, halüsinasyonlar görür biz de yavaş yavaş Sam'in paranoyaklaşan beyninin içinde dolanırız. Sonunda Sam'in uzay aracı ile yaptığı bir kaza da her şeyin kopma noktası olur. Bir şekilde Sam artık  üste iki kişidir. İkinci kişi ise yine kendisidir, başka bir Sam.

Evet, doğru tahmin. Konu bile Solaris başta olmak üzere bazı kült bilim-kurgu filmlerini hatırlatıyor. Ama 1970-80'lerin bilim-kurgu sineması Duncan üzerinde sadece bir etki. Yönetmen bunu kabullenmiş durumda. Başka filmlerden çalıp çırptığı bir şey yok, onlara duyduğu saygı çerçevesinde hayranlığını ince detaylarla ortaya koymuş. Hayranı olduğu bilim-kurgu sinemasını kendine temel alarak üstünü özgün fikirlerle örmüş. Sonuç, özgün bir klostrofobik bilim-kurgu filmi. Sınırlı bir mekânda geçen tek oyunculu böyle yapımlarda başrol yükünü üstlenmek zordur. Geçen sene yine Filmekimi'nde Choke ile izlediğimiz Sam Rockwell, bu işin altından oldukça başarılı bir şekilde kalkmış. Tabii abartısız mimikleri ve Kevin Spacey'nin ses tonuyla can bulan replikleriyle de GERTY yardımcı erkek oyuncu olarak göz dolduruyor.

Tribeca ve Edinburgh Film Festivali'nde ilgiyle karşılanan Moon, duru anlatımı, seyirciyi geren atmosferi ve tabii ki yer yer ters köşeye yatıran özgün senaryosu ile izlenmeyi hakeden bu yılki Filmekimi bünyesindeki sayılı filmlerden biri.

CHÉRI - AŞKIM



Dangerous Liaisons (1988) ve Atonement (2007) ile edebi değeri yüksek romanları uyarlamak konusundaki müthiş titizliğini gözümüze sokan dönem filmlerinin senaristi Christopher Hampton ismini, ikinci kez Stephen Frears ve Michelle Pfieffer ile görünce insan, karşısında çok daha iyi bir film bulacağını sanıyor ama Chéri ne yazık ki beklenenin çok azını verebiliyor izleyicisine. Frears filmografisi içinde bir hayal kırıklığı yaratmamakla birlikte kesinlikle harika bir film değil Chéri; hatta biraz ortalama bile kaçıyor Frears filmleri arasında.

Fransa’da 20. Yüzyılın ilk demlerinde “La Bella Epoque (Güzel Dönem)” adı verilen, şıklığın, ihtişamın, paranın ve dünyevi zevklerin, güzelliklerin öne çıktığı dönemde geçiyor. Üst sınıfların zevk ve sefa içinde yüzdükleri bu yaşam tarzı dejenerasyonu da beraberinde getiriyor haliyle. “Kadın”’ın, bir güç olarak ortaya çıktığı bu dönemde her biri güzellikleri ve zekâlarını kullanarak zengin erkeklerle birlikte olarak yalnızca geçimlerini sağlamakla kalmıyorlar, bunu yaşam tarzları haline de getiriyorlar. Dişilikleri sayesinde en güçlü ve zengin aristokratları bile parmaklarında oynatır hale geldikleri zaman ortaya “elite prostitution” diye tanımlarsam abes kaçmayacak bir olgu çıkıyor.

Bizim ana karakterimiz ise Michelle Pfieffer’ın son derece kontrollü bir performansla sunduğu Lea de Lonval. Kendisi yıllarca zengin adamlarla birlikte olarak kendine lüks bir yaşam kurmuş ve başka meslek icra etmeyi gerek görmemiş –zaten buna da ihtiyaç duymamış- bir kadın. Yaşı emekli olsa iyi emekli maaşı alacak bir sayıya ulaştığı sırada, devamlı ziyaret ettiği ve kendi mesleğinden olan Madame Peloux’un kızların etrafında dört döndüğü artık 19 yaşında genç bir adam olan oğlu Chéri’ye kaptırıyor kendini. Chéri ise cismi de ismi gibi bana biraz feminen gelen bir arkadaş. Aslında annesiyle birbirlerine uzak oldukları kadar da annesinin gölgesinde büyümüş bir çocuk. Biraz ani başlayan ve 6 yıl sonrasına atlayıp halen devam ettiğini öğrendiğimiz ilişkileri, Madame Peloux’un torun arzusuyla bölünüyor. Chéri anlaşma karşılığı genç bir kızla evlendiriliyor. Lea’yı ilk defa o zaman gerçekten yalnız, yaşlanmış olarak buluyoruz. Daha önce kendisini kimseye kaptırmadığına inandırmasına rağmen bağlanacak kadar uzun süre birlikte olduğu Chéri arkasında derin izler bırakarak gidiyor.

Pfieffer da Lea’nın ilk defa gerçekten yalnız ve yaşlanmış olduğunu anladıktan sonra rol için uygun bir seçim olduğunu gösteriyor. Sesini, elini kolunu ve yüz ifadesini kontrol ediş biçimi, karakterinin ruh halini yansıtışı gerçekten başarılı olsa da film daha gösterime girmeden konuşulmaya başlanan “bu sene Pfieffer’ın yılı olur mu?” şeklindeki Oscar muhabbetinin biraz fazla abartılı olduğu kanısındayım. Yanlış anlaşılmasın Michelle Pfieffer’a tapıyorum ve sonunda Oscar’ı almasını çok isterim, fakat yine de ödül değil adaylık bile getirecek kadar döktürdüğünü, çok iz bırakan bir performans sergilediğini söyleyemeyeceğim ne yazık ki. Ayrıca filmin de beklentilerin altında çıkması ve muhtemelen kostüm, sanat tasarımı dışında herhangi bir adaylık alması mümkün olmadığı için şansı daha da az.

Dediğim gibi filmin de aklımızı alacak bir yanı yok. Yazıldığı dönem içerisinde değerlendirildiği zaman belki etkileyici, hatta olay yaratacak bir konusu olabilir Collette’nin Chéri romanlarının ancak günümüz ilişkileri baz alındığında böyle bir konunun pek bir masumane kalmasının yanı sıra, yaşlı kadın-genç erkek ilişkisinin izleyici veya okuyucuda ne denli bir etki bırakabileceği de tartışılır. Kısaca Fears, her ne kadar göz alıcı kostümler, harika bir sinematografi ve oyuncu yönetimi ortaya koymuş olursa olsun, Hampton’ın senaryosu ne kadar iyi adapte edilmiş olursa olsun (ki değil. Özellikle Chéri biraz sığ yansıtılmış, pek ruh hali incelenmemiş gibime geldi. Romanın adı Chéri üstelik) ortada bizi çok etkileyecek, aklımızı başımızdan alacak bir hikâye yok açıkçası. Bu da filmin en büyük handikabı zaten. Yine de projenin Fears’a verilerek Holivudlaştırılmadan yansıtılmış olması büyük bir artı.

Bir de Chéri rolündeki Rupert Friend kesinlikle rol için uygun seçim değil. Anladığım kadarıyla karakter kitapta erkek güzeli olarak tasvir ediliyor. Fazla maskülen olmayan narin vücut yapısı “erkek güzeli” tanımına uyuyor olabilir, lakin Friend’in karesel ve donuk ifadeli yüz yapısı böyle bir role gitmiyor. Misal kendisini sarı kısa saçlarla “The Boy in the Striped Pyjamas” filminde Nazi Subayı rolünde izlerken bu tür bir rahatsızlık yaşamadım, zira role pek uygun yüz hatları vardı. Ancak iyi bir aktör olmasına rağmen, özellikle bu saç modeliyle çirkinleştirildiği için Chéri rolüne hiç mi hiç oturmamış. Kısaca olmamış Frears, olmamış. Ama ben seni her halinle seviyorum.

Napayım ben de “Tehlikeli İlişkiler”i dvd’me takarım, High Fidelity’le kafamı dağıtırım, olmadı bir de “My Beautiful Laundrette” yaparım, gördüğün gibi çok unutkanım.

WHATEVER WORKS - KİM KİMİNLE NEREDE

Aranızda günün birinde o mükemmel insanla tanışacağına, bir gün “o”nu bulacağına inananlarınız vardır muhakkak, çoğu zaman bu inancınızı sarsacak badireler yaşıyor olsanız da...

Fakat ne kadar günün birinde karşımıza “o”nun çıkacağına ve aşkın her türlü zorluğun üstesinden gelebileceğine inansak da Larry David’in oynadığı Boris karakteri üzerinden şu gerçeği çarpıyor yüzümüze Woody Allen: eninde sonunda tüm romantik hayallerimiz dönüp dolaşıp tek bir gerçeğe çarpıyor; “nasıl uyarsa” (Whatever Works’ü “artık ne bulursan” diye çevirmeyi tercih ediyorum ben). 

Ana karakterimiz Boris, kel olmasa tam böyle “tut saçından yapıştır duvara, dağılsın ağzı burnu” diyebileceğimiz, nasıl sinir, bilmiş, uyuz, nalet, aksi bir adam anlatamam. Hayatının en ufak bir molekülünden bile zevk almayan bu adamın yolu, New York’a yeni gelmiş, safça Güneyli bir kızla kesişiyor.
Kağıt üstünde çok iyi bir çift olarak gözüktüklerini söylediği kültürlü, zevk sahibi karısının ardından torunu yaşındaki bu taşralı saf kızla evlenmesi, hayatını kökünden değiştirmiyor ama her şeye laf sokan, herkese laf eden ve herkesi aşağı gören, hayattan zevk almayan Boris bile Melodie’yle geçirdiği bir yılını “eh hayatımın en kötü yılı değildi” şeklinde tanımlıyor. Öyle uyuyor çünkü. Mükemmel bir ikili değiller belki ama “ne bulursan” dedik ya, öyle işte. Kızın koyu Hıristiyan annesi New York’a geldiğinde sergileri ilgiyle takip edilen bir fotoğrafçı haline dönerken kendisini de iki adamın arasında, “üçlü” bir ilişkide buluyor. Dediğim gibi mükemmel üçlü (Nescafe üçü bi arada gibi oldu bu da) sayılmazlar ama öyle uymuş. Kızın babası daha önce tanımından bile bihaber olduğu “gay” bir ilişkinin içinde; Melodie, müthiş İngiliz aksanına sahip (Tudors’un Charles Brandon’ı demem yeterli sanırım) başka bir adamda; Boris, ikinci intihar girişiminde üstüne düştüğü bir kadında buluyor aşkı. Böylece Woody Allen’ın karakterlerini filmin sonunda getirdiği nokta tam anlatmak istediği gerçeğe çarpıyor: Whatever Works.

Aslında gülmekten gözlerimden yaşlar gelecek diyerek bir hevesle izlediğim Woody Allen’ın filmi, gene o Allen kurnazlığını, alaycılığını taşıyor taşımasına, iyi de güldürüp eğlendiriyor ama Cem Yılmaz’la ayrı düşmek zorundayım bu konuda: güldürürken düşündürdü de beni. Gayet güzel eğleniyor kopmuş gidiyorken, birden böyle “hayatı sorgulamak” adını verdiğimi garip bir eylem içine girdim. Dediydi ama Larry David filmin başında: “this is not a feel-good movie of the year”.

Çıkarılacak mesaj: Her ne kadar siz o kişiyi uzun süre bekleseniz de, karşınıza çıkacağı anın hayaliyle yaşasanız da hayatın neler getireceği kimi kimin karşısına çıkaracağı, kendi kimliğimizi ararken nerelerde bulacağımız hiç belli olmaz. Bu işler biraz şans ya da şanssızlıktır. Aşk vardır belki ama fazla da takmayın, nasıl uyuyorsa öyle takılın, keyfinize bakın.

Ya da bunun gibi bişe işte... o değil de Evan Rachel Wood, Güneyli aksanını nasıl güzel becermiş, o taşralı havasını nasıl güzel yakalamış ve bıcır ilkokul talebeleri gibi iki taraftan tokaladığı sarı saçları nasıl şirin bir hava katmış. Yirim...

POLYTECHNIQUE

Montreal-16 Aralık 1989. Gözlerimi açtım. Sabah olmuş, duş alıyorum. Okula gitmek için hazırlanıyorum. Dışarıdaki karlı ve soğuk havaya inat yüzüm gülüyor. Sınavların stresini bastıracak kadar umudum var. Bu yıl mezun olup mühendis olacağım. Çocuk yapamasam da kariyer yapmayı tasarlıyorum. Bu düşüncelerle yeni bir güne “merhaba” diyorum. İlk dersim bitti. Bir yandan kantinden aldığım aperatifleri atıştırırken diğer yandan fotokopi odasına doğru yürüyorum. Uzun zamandır sohbet edemediğim bir arkadaşım yanımda... Kaçırdığımız derslerin notlarını çektiriyoruz. Aniden bir patlama sesi duyuyorum. Arkadaşım yere düşüyor. Sol eli omzunda; omzunda kanla. Hiçbir şey duyamıyorum. Kulağımı tutuyorum. Son hatırladığım ellerime bulaşan kan ve sessizliği bozan çınlama sesleri...

Montreal-16 Aralık 1989. Gözlerimi açmak istemiyorum. Yine aynı sıkıcı sabahlar. Lanet olası yeni bir gün. Yataktan çıkmayacağım belirsiz bir süre. Erken kalkmamı gerektirecek bir durum yok. Kalbimin soğukluğu üşütüyor beni. Yaşamdan bir beklentim yok. Gelecek yok. Yıpranmış bedenimi daha fazla yormanın manası da yok. Küçük ve acınası hayatım üzerinde bazı oyunlar oynayacağım. Tüfeğimi alıyorum. Dünya benle ya da bensiz, umrumda değil. Namlunun ucunu alnıma dayıyor ve bekliyorum ama çekemiyorum. Aklıma takılan birkaç konu var. Dünyaya veda etmeden önce anlamlı şeyler yapmanın öneminden bahsediyorum. Ölümümü anlamlı kılacak bir dava belki. Aklıma birden hayatımı mahveden feministler geliyor. Kadın-erkek eşitsizliğine karşı çıkıp hâlihazırda kadın olmanın avantajlarından istifade eden; bununla kalmayıp erkeklerin karşısına yüzyıllar boyu erkekler tarafından üretilen fikirlerle çıkan iki yüzlü, kan emici yaratıklar. Olimpiyatlarda kadın-erkek ayrımı olmasa kazanacakları tek kulvarın zarafet olduğu içi boş dişiler. Bu düşüncelerle tüfeğimi poşete koyuyorum. Banyoya gidip tıraş oluyorum. Açıklayıcı bir intihar ve cinayet mektubu yazıyorum. Stresliyim lakin kaygılı değilim. Giderken beraberimde birkaç feminist götürecek olmanın huzuru, dışarıdaki soğuk havanın etkisini kırıyor. Polytechnique Ekolü önünde arabadayım. Birazdan içeri girecek ve hayatımı mahveden feministleri kurşuna dizeceğim. Derin bir nefes. Dokuz feministi erkeklerden ayrıştırıp, sıraya diziyorum. Tüfeğimi doğrultuyorum. Hepsinin birer dakika sonra ölü olmaları dileğiyle... Sıradaki yerimiz kafeterya. Daha sonra fotokopi odası.

"16 Aralık 1989 tarihinde Kanada’nın Montreal kentinde, Polytechnique okulunda gerçekleşen trajik okul katliamı o yıllarda gündemi uzun süre meşgul etmişti. Kanadalı bir anne ve Arnavut asıllı bir babanın oğlu olan 25 yaşındaki Marc Lepine o gün 20 dakika içerisinde tüfekle vurduğu 24 bayanın 14'ünü öldürmüş; yanlışlıkla vurduğu 4 erkek öğrenciyi yaralamıştır. Birçok feminist gruba ve kamu çalışanlarına göre katliam, kadına karşı uygulanan sosyal şiddetin bir temsilcisi olarak nitelendirilmiştir."

İnternete Polytechnique diye yazdığınızda karşınıza çıkan haberlerin acı verici ve trajik bir özeti olan bu paragraf, kafalarda çok fazla soru işareti bırakıyor. Okul katliamlarıyla ünlü Amerika kıtası 1989 yılında belki de tarihindeki en vahşi olaylardan birine tanıklık etmişti. Kendine göre rasyonel olarak nitelediği ahlaki davranış sahibi Marc Lepine'in 14 genç bayanın hayatını sırf cinsiyetleri bahanesiyle ve tesadüf kurşunlarıyla sona erdirmiş olması kanımca olayı daha da vahimleştiriyor. Değil feminizm, belirli bir politik görüşe sahip olup olmadıkları bile muallâk olan kız öğrencilerin küçük düşürülerek ve hayat mahvedicilikle suçlanarak öldürülmesi göz ardı edilmiş bir takım gerçeklikleri de su yüzüne çıkarıyor. Kimilerine göre göçmenlerin sorunlarıyla; kimilerine göre anti-feminizmle; kimine göre problemli gençlik dönemiyle ilişkilendirilen bu olay Kanadalı yönetmen Denis Villeneuve'ün kamerasından beyaz perdeye yansıyor lakin yönetmen katliamı gerçekleştiren gencin neden bunu yaptığından çok, o günü yaşayan öğrencilerin günlük yaşamlarına, düşünce ve beklentilerine odaklanıyor. Katil genç dışında ana eksen olarak alınan, olaydan sağ çıkmış bir erkek ve bir kız öğrencinin gelecek yaşamlarından kesitler sunan yönetmen, izleyiciye katliamın insan psikolojisinde fiziksel yaralardan çok daha derin ve zehirli izler bıraktığını göstermektedir. Ana tema olarak katliamın kendisi başrolde olsa da yönetmen kamerasını Kanada'da süregelen önyargılar, sosyal baskı, kadının toplumdaki yeri gibi nosyonlara yöneltip eleştiri yapmaktan da kaçınmıyor.

Göreceli olarak kısa bir süreye sahip olan Polytechnique, siyah beyaz görüntüleri ve klostrofobik trip-hop ezgileriyle izleyiciyi 1989 yılının o karlı ve soğuk gününe götürüyor. Okul katliamlarını konu edinen filmlere göre kanımca ortalamanın üzerine bir yere sahip olan film, gerek katil gencin gerekse de kurban gençlerin halet-i ruhiyelerini başarılı bir şekilde yansıtabilmiştir. Yılın en çarpıcı yapımlarından birisi...

THIRST - KAN ARZUSU



Katolik bir rahip. Salgın ve ölümcül bir hastalık. Gönüllü deneklik. Özgeci bir davranış uğruna riske atılan bir hayat. İnsan hayatına saygı. Dönüşüm. Rahiplikten vampirliğe geçiş. İnsan hayatına zarar vermeme endişesi. Bir kadın. Bir koca. Aldatan bir kadın. Sonu vahim bir koca. Cinayetler. Ve son.
 
Güney Kore'den çıkan en güzel şeylerden birisi olan yönetmen Park-Chan Wook, intikam peşinde koşan masum mahkûmlar ve akıl hastası âşık gençlerden sonra dini bütün bir Katolik rahibi filmine konuk ediyor. Deney sırasında vampir virüsü kapan rahip, salgın hastalığı yenmeyi başarır ve 500 gönüllü denek arasından ilk ve tek kurtulan olarak çıkar. Bu olaydan sonra kendisine mesih gözüyle bakılan rahip, kısa süre sonra işlerin düşündüğü gibi gitmediğini anlar. Hızla gelişen duyu algıları, kan kokusuna karşı verilen aşırı reaksiyon ve gün ışığından rahatsız olma gibi belirtilerin sonucu kendisini komada yatan bir hastanın kan torbasından beslenirken bulan rahip, zamanla acı gerçekliği kabullenmeye başlar. Vampir olmadan önce, iyilik ve insan hayatına duyduğu saygıyla şekillenen ahlak anlayışını vampir olduktan sonra da korumaya çalışır. Bu sürede kaynana, oğul ve gelinden oluşan yeni bir aile ile tanışır. Bu tanışma hepsinin hayatı için bir dönüm noktası olur. Rahip için vampir olmanın yükümlülüğü sandığından daha ağır gelmeye başlar. Yılllardır dini inançları doğrultusunda koruduğu bekâreti, vampirliğin bahşettiği cinsel güç karşısında bozulur. İlk kez tadına baktığı aşk ve kan arzusu insan hayatına duyduğu saygıyı da sorgulamasına neden olur. Rahip artık rahip değildir, kimi zaman merhamet duygusunu kaybeden acımasız bir vampir olmuştur.
 
Vampir hikâyeleri Amerikan sinemasının özellikle son zamanlarda işlediği en popüler temalardan birisi olmuştur. Lakin bu yapımların çoğunu elimize alıp incelesek birbiriyle eşdeğer ve yüzeysel olduğunu görmek pek de zor değildir. Klişelerden yakayı kurtaramamak da bu tür filmlerin en genel özelliği olmuştur. İstisnai olarak Amerika kıtasından biraz daha doğuya yönelirsek bu yılın en başarılı filmlerinden olan İsveç yapımı "Let the Right One In" vampir temalı filmlerin yüz akı yapımlarından birisidir. Kanımca bu başarıda filmin orijinal senaryosu ve görsel yönetmenliği etkili olmuştur. Bu açıdan  "Thirst"ü değerlendirirsek bulunduğu kulvarın en orijinal, en yaratıcı ve en sanatsal filmlerinden birisi olduğunu söyleyebiliriz.
 
Koyu Katolik inanç, insanın aşk, cinsellik ya da bencillik gibi doğal dürtülerinin bastırılmasını gerektirir. Fimin kahramanı olan rahibin ise vampir olduktan sonra söz konusu olan dürtülerini su yüzüne çıkarması ironik ve eğlenceli bir durum yaratmıştır. Var olma amacını insanlara yardım etmek ve cennete gitmek olarak belirlese de her şey planladığı gibi gitmez; aksine kendisini bir anda cehennemin en azılı konuklarından birisi olarak bulur. Hikayeye metaforik açıdan yaklaşıldığında ise, rahibin Tanrı'ya ve cennete inanıp, benimsediği dinin emirlerini yerine getirmeye çalışan ortalama bir kişiyi temsil ettiği de söylenebilir. Benzer bir konu Takva filminde de Muharrem karakteri aracılığıyla işlenmiştir. Özellikle cinsellik dürtüleri karşısında aklını ve inancını kaybetme noktasına gelen dini bütün Muharrem, ölümlü dünyanın sunduğu tutku ve şehvet ile din ve öbür dünyanın uyumlu beraberliğini sorgu masasına yatırır. Park-Chan Wook ise bu beraberliğin kırılma noktası olarak vampir olma durumunu belirlemiş ve konunun dramatikliğini çoğu zaman komedi unsurlarıyla alaya alıp dağıtmaya çalışmıştır.

Filmin kanımca en büyük eksisi iki saati aşan süresi olmuş. Aslında bir yandan keşke dizi olsa da her hafta izlesek tadında olan film, bir oturuşta izlenince yer yer seyirciyi sıkmıyor değil. Bunun dışında yönetmenden Oldboy tarzı bir film bekleyip sonunda ağzının beş karış açık kalmasını bekleyen kitleler ise maalesef biraz bekleyecekler. Komedi, dram ve gerilim unsurlarının özenle serpiştirildiği film orijinal bir vampir filmi bekleyenlerin ise ağzında nefis bir tat bırakacaktır. Son yılların büyük piyasa faciası Twilight ile karşılaştırdığınızda ise gözyaşlarınızı tutamamanız bile mümkün:)
 
Uzun lafın kısası Ne Güney Kore sineması ne de Park-Chan Wook orijinalite ve sanatsallık yaratmada seyirciyi şaşırtmıyor. Klişe bir konuyu yoğun bir yaratıcılıkla beyaz perdede işleyen film izleyiciyi güldürürken ve eğlendirirken aynı zamanda sorgulatan metoduyla kanımca son zamanların en iyi vampir, fantastik ve dram yapımıdır. Umuyoruz Chan-Wook Hollywood'dan birkaç yönetmenciği toplar, vampir filmi nasıl yapılır seminerleri verir de biz de kaliteli birkaç yapım daha izleme fırsatına ulaşırız.

AMINTIRI DIN EPOCA DE AUR - ALTIN ÇAĞDAN ÖYKÜLER

Romanya ve Fransa ortak yapımı film, Romanya’nın beş önemli yönetmeninin çektiği, Romanya tarihinin en berbat dönemi olarak geçen Nikolay Çavuşesku döneminin son on beş yılına ait birkaç küçük film içeriyor. Hanno Höfer, Marculescu, Cristian Mungiu, Popescu ve Ioana Uricaru’nun yönetmenliğini üstlendiği küçük filmlerden oluşan film, komünist rejimle yürütülmekte olan ülke halkının günlük yaşamından yaşanmış, komik, tuhaf, dramatik olayları anlatıyor.

Resmi ziyaret için hazırlanan köylülerin yetkili geldiğinde yaşadıkları ayrı, hava toplayarak para kazanmaya çalışanlar ayrı, bir domuzla başa çıkmaya çalışan aile ayrı, bir köye gidip orada okuma-yazma öğreten parti üyesi ayrı, şoför Grigore’nin yumurta yüzünden başının fena halde yanması ayrı, gazete için çektiği fotoğraf yüzünden başı belaya giren fotoğrafçı ayrı...

Tüm hikâyeler öyle içten, samimi, sıcacık hikâyelerdi ki! Resmi sitesinde araştırdığım ve anladığım kadarıyla beş yönetmen bir bölüm çekmiş. Fakat tabii işin içinden çıkamadım; çünkü çoğu sitede altı hikâye değil beş hikaye olduğu yazıyor, zaten beş yönetmen var. Her neyse, sonuç olarak bir bölüm bir yönetmen tarafından çekilmiş diye düşünürsek, hiçbirinin bir diğerini gölgede bırakmadığını ve hepsinin damağımda ayrı bir tat bıraktığını söyleyebilirim. Üstelik tempo hiç düşmedi, filmden hiç kopmadım. Bu da bütün yönetmenlerin başarısını kanıtlıyor herhalde. Çünkü böyle kollektif filmlerde bu tarz sorunların ister istemez doğacağını düşünüyorum. Bu film ise, bu sorunlarla başa çıkmayı çok iyi başarmış. Her bölümün yeri ayrı tabii; ama favorimin “hava satanlar” başlıklı kısım olduğunu söyleyebilirim. Hem en çok güldüğüm bölüm oydu, hem de şaşırtıcı sonuyla içimi birazcık burktu.

Tüm oyuncuların rollerine çok yakışmış olduğunu çekinmeden söyleyebilirim. Aklımda en çok yer eden karakter, çaresizliğini görüp onunla bir üzüldüğümden midir bilmem, Grigore oldu. Karakteri canlandıran Vlad Ivanov’un performansı da bunda büyük etken tabii. Ayrıca filmin en sevimli karakteri ödülümü iki kişiye paylaştırıyorum, beni çok güldüren Crina (Diana Cavallioti) ve polis Alexa’nın komşusunun al yanaklı tontiş oğlu.
Filmin hem siyasi bir içeriği var, hem o dönemi eleştirel bir tutumu var, hem de öyle bir mizah duygusuyla ele alınmış ki siyasi mesajı alıyoruz; fakat konu bizi boğmuyor, aksine güldürüyor. Rumenlerin bu yönünü gerçekten takdir ediyorum. Aradan yıllar geçtikten sonra, o kötü dönemle ilgili bu kadar komik bir film ortaya çıkartabilmiş olmaları, gerçekten takdir edilesi. Benim açımdan, gülüp geçtiğim, beni eğlendiren fakat ardından unuttuğum bir film olmadı. Beni o dönem hakkında araştırmaya sevk etti. Umuyorum diğer izleyicilerde de böyle bir etkisi olmuştur.

Ne diyelim, tüm emeği geçenlere bu film için teşekkür ediyoruz. Ayrıca her zaman sevmiş olduğum Rumen ezgileriyle bezeli müzikleri de şahaneydi, başta bir mini konser bile dinledik! Filmi Filmekimi’nde izleyememiş ve kaçırmış olanlara bulmak için ellerinden geleni yapmalarını tavsiye ediyorum, buna değeceğini garanti edebilirim. Bulmak mümkün değilse, buradan festival yetkililerine sesleniyorum, lütfen bu filmi programınıza ekleyin!

DAS WEISSE BAND - BEYAZ BANT

SS kökenine bağlanan  “Beyaz Bant”

14 yaşındaki Benny, dolaptan aldığı sütü bardağa koyarken bir kısmını tezgâha döker. Hoyratça bardağa döktüğü süt, tezgâha yayılır. Eline bir bez alan Benny, tezgâhtaki bu saf beyaz sütü temizlerken bunun evvelinde başka bir bezi öldürdüğü küçük bir kızdan taşan kana bulamıştır. Büyük psikopat ailesi, küçük psikopat Benny'e kirli çamaşırlarını yıkamada yardımcı olur. Benny, 5 yıl sonra Haneke'nin eğlenceli oyunlarında büyük bir psikopat olarak ekranda kumandayı geri saracaktır. Haneke ise bundan yıllar sonra ebeveyn kavramını ve süt beyazını faşizmin kaynaklarında bir hayli geçmişte ve Benny'e benzer şekilde başka koro mensuplarını peliküle dökerek arayacaktır.

Michael Haneke'nin 62'nci Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiye Ödülü'nü alan Das weiße Band   (Beyaz Bant) adlı filmi, 17-25 Ekim'de gerçekleştirilen Filmekimi'nde program değişikliği nedeniyle gündüz seansında gösterilen seansta Türkçe altyazının azizliğine uğrayan seyircisiyle buluştu. Tabii bir cumartesi sabahı 4 saati aşkın bir süre zarfında bilet almak için kuyrukta bekleyen bazı seyircileri için de enteresan bir sürpriz oldu. Bu arada bir yerde Haneke, belki de çoğu zaman yaptığı gibi bir cümleyle anlattığı hikâyesini bütün ayrıntılarıyla parçalara bölerek anlattı.

Birinci Dünya Savaşı öncesinde Kuzey Almanya’daki bir köyde yaşanan ve yoruma fazlasıyla açık tuhaf olayların köyün koro öğretmeni tarafından anlatıldığı siyah beyaz filmde köyün doktoru, papazı, baronu ve alayı bu olaylardan nasiplerini alırlar. “Ben döverim, hem de çok döverim ama severim de” türevinde çocuklarına yaklaşan rahip, saflık sembolü olarak çocuklarına beyaz bant takmaktadır. Bir yandan dini figür olarak konumu itibariyle ahlakı savunan rahibin çocuklarını döve döve eğitmesi akla ister istemez Ingmar Bergman'ın “Fanny och Alexander” adlı filmini getirmektedir. Bergman'ın Alexander'ı üvey babası rahip için pek hayra yorulmayan duygular beslemektedir. Hatta enfes bir karakter olarak “aklıma mukayyet ol” dedirten Ismael, Alexander'ın kafasının iki yanını kavrar ve “aklında bir adamın ölümü var” der. Buradan hareketle ebeveynlerin bir tuhaf olduğu,  2. Dünya Savaşı'nın aile kavramı içinde ebeveynlerce atılan tohumlarına dikkat çekecek White Ribbon köyünde özellikle rahibin erkek çocuklarının kollarına bağlanan beyaz bant, bir SS kolunda durduğu gibi durmaktadır. Ayrıca saf ırk yaratma çabasındaki Nazileri amacı dışındaki beyaz bir banttan daha iyi ne tanımlayabilir. Bir eşyaya yüklenen anlam yabancılaşmanın yandaşı faşizmi nasıl tetikleyebilir... Bunun yanında engelli bir çocuğa yapılan işkencenin kaynağı hangi ayarlarıyla oynanmış saflık olabilir. Pasolini faşizmin kaynaklarını Salo'daki mitler ve yatak hikâyeleriyle mest olan burjuvaziyle masaya yatırırken Haneke, kendi halinde sıradan bir Alman köyünde yaşanan olayları anlattırmıştır.

Sinematografi açısından müthiş bir görselliği olan Das weiße Band, kişisel görüş olarak rahatsız seyirlerin efendisi Haneke'nin başyapıtı değildir. Takipçisini görsellik yoluyla vurmuştur. “Tesadüfî Bir Kronolojinin 71 Parçası”nda yaptığı gibi aslında “bu insanları tek tek ayrıntılı anlatmamın sebebini filmin sonunda tek cümleyle noktayı koyduysam” diyen Haneke, Beyaz Bant'ta da yoruma açık ama sonda da aynı etkiyi bırakmıştır. Ayrıca Beyaz Bant'taki Birinci Dünya Savaşı'na dair haberler, Haneke'nin Benny'nin Videosu'nda televizyon haberleri ya da bir domuzun öldürülmesini konunun içinde eritmesi gibi filme yedirilmiştir.

9

Fragmanları izlemişinizdir. Tim Burton ve Timur Bekmambetov isimlerini yan yana görüp bir de üstüne karanlık çizgilerini yakaladıysanız kaçarı yok bu filmi çoktan izlemişinizdir. Büyük bir hevesle ve de heyecanla karşısına dikildiğiniz bu çizgi filmin peki doyuruculuğu neydi? Daha evvel Tim Burton isminden “Corpse Bride”, “A Nightmare Before Christmas” ve “James and the Giant Peach” gibi stop motion harikaları izlemiştik. Yani animasyonun karanlık dünyasına adım atmak söz konusu ise epey bir hazırlıklıyız. Ev ödevimiz tam. Ne var ki bu sefer açıkçası hayran kalmak pek de mümkün değildi.

Bir kere bu animasyonun çizgi tutarlılığına on puan vermeye hazırım. Konu gereği de savaş ve sonrasını anlatırken çizgilerdeki dadaist tavır gözlerden kaçacak gibi değil. Birinci Dünya Savaşı sonrasında insanoğlunun yarattığı yıkım karşısında bunalıma sürüklenen bir kuşak sosyalistin, metali konu alan resim ve çizgi çalışmaları dadaist estetiğin örnekleridir. Birinci Dünya Savaşı, makinelerin insan öldürmek için etkin şekilde kullanıldığı ilk savaştır da aynı zamanda; ilk defa denizaltılar kullanılmış, makineli silahlar ateşlenmiştir. Bu anlamda insan sadece yeni öldürme teknikleri geliştirmişti. Binlerce yıllık birikim, ilerleme bizi sadece o insanlık denen koca kavramın kan dolu bir balon olduğu gerçeği karşısına getirmişti. Bu makineleşmiş, metalleşmiş bir dünya algısı da yarattı sonunda. Bu algı, işte dadaist resime bütünüyle sızmıştır. 9'un beni en tatmin eden tarafı işte bu resimselliğin, dadaizmin kullanımındaki cömertlikti. Öte yandan Sovyet ve Nazi dönemi grafik sanatından bir şeyler katılabilirdi gibi geliyor çünkü kurulan dünya aslında Sovyet ve Nazi dönemlerini andıran bir siyasetçi-ordu-savaş ve yıkım portesi çiziyor geriye dönüşlerinde...

Açıkçası tatmin buraya kadar. Hikâyenin aşırı tahmin edilebilirliği can sıkıcı. Ne “A Nightmare...” ne de “Corpse Bride” bu derece kopyala yapıştır bir senaryoya sahipti. Konunun pek sık rastlanır oluşu neyse de hikâyenin yanı konunun işlenişinin, ilerleyişinin sık rastlanır olması kötü olmuş. Bir de şu “ruh” düşüncesini canlı hiçbir şeyin kalmadığı, gayet materyal bir dünyada dahi var etme merakı neden diye düşünmemek elde değil. Bir miktar “Dark City” tadı da yakalamadı değiliz şu durumda hikâyeden... Bu “daha önce izlemiştim” havası hiç yakışmamış Tim Burton ve Timur Bekmambetov’a. Biz onların isimlerine güvenip heveslendi idik. Gerçi çok da üstelememek lazım sonuçta bu ikisi sadece yapımcı olmuş bu çizgi filme; ne senaryo ne reji onların eseri büsbütün.  Öte yandan seslendirme kadrosu çok iyiydi. Christopher Plummer (1) ve Martin Landau (2) özellikle muhteşemdiler. John C. Reilly (5), Crispin Glover (6), Jennifer Connelly (7) ve Elijah Wood (9) da işlerini yapmışlar. Ama gene de FilmEkimi'nde gidebildiğim bu tek film yeterince memnun etmedi beni.

 



 

Anasayfa | Ajanda | İletişim | Künye | Arşiv
Müzik | Sinema | Moda | Güncel Sanat | Etkinlik
Sitemiz minimum 1024*768 çözünürlükte görüntülenmek üzere tasarlanmıştır.
Reset! Magazine © 2007 - 2010