(500) Days of Summer – Aşkın (500) Günü
Bu “bir erkek bir kızla tanışır” hikâyesi ama yanlış anlaşılmasın bu bir aşk hikâyesi değil uyarısı ile başlıyor, “(500) Days of Summer”. Bu uyarıyı başta dikkate almayanlar hayal kırıklığına uğramaya mahkûm.
Zooey Deschanel’in hayranları bilir, kendisi hemen her filminde benzer rolleri oynar. Gişe kaygısı olmayan filmleri ve içinde kendinden bir parça bulabildiği karakterleri seçmesi oyunculuktan beklentilerini yeterince açıklıyor. Joseph Gordon-Lewitt ile 2001 yılında beraber rol aldıkları “Manic” adlı filmden beri yakın arkadaş olan Deschanel, ekranda bu kadar rahat ve doğal durmalarını da bu ilişkilerine bağlıyor. Seyirciye de bu güzel eşleşmenin keyfini çıkarmak düşüyor.
Mimar olma hayallerinin gerçekçi olmadığı düşüncesine kapılmış olan Tom, hayatını kutlama kartları tasarlayarak kazanan ve rutinler içerisinde kaybolmuş sıradan biridir. Tom’la tanıştığımızda kendisi sadece kariyer konusunda değil, her konuda yaşamdan ümidi kesmiş ve bir gram öz güveni kalmamıştır diyebiliriz. Bu sebeptendir ki şehre yeni taşınmış Summer, Tom’un ofisinde asistan olarak çalışmaya başladığında, Tom bu kızın kendisinin yüzüne bile bakmayacak kadar muhteşem olduğu sonucuna varmakta gecikmez. Uzun ve acılı bir flörtleşme döneminden sonra kızı ne yapıp edip kısmen kapmayı başaran Tom’un Summer ile 500 gününü geri saymaya başlarız. İşin güzel yanı bu 500 günü sırayla değil rastgele izliyor olmamız. Bu sayede mutlu anılar, kavgalar, ayrılık, kalp kırıklıklığı, heyecan hepsine karışık bir sırayla tanık oluyor, yapbozun parçalarını kafamızda oturtmaya çalışıyoruz.
Filmin soundtrack albümünü filmi izlemeden bir ay önce indirmiş biri olarak, kullanılan şarkıların filme renk kattığını rahatça söyleyebilirim. Açılışta Regina Spektor’un Us adlı parçasının girişinden itibaren filmde müziğin büyük bir yeri var, özellikle Summer ve Tom’un tanışmasındaki payını düşünürsek.
(500) Days of Summer izlerken size pek çok açıdan tanıdık gelecektir ama diğer filmlere benzerliği yüzünden değil, gerçek hayattaki ilişkileri ne kadar kusursuz bir şekilde ele aldığı için. Ortak zevkleri yüzünden birbirini çekici bulan iki insan. İlişkide bir taraf diğerine daha fazla düşkün. Karşısındakini korkutmamak için parmak ucunda yürümeler, kendini değiştirmeye varan fedakârlıklar. Sonunda kaçınılmaz ayrılık. Bir taraf ilişkinin bitişini aylarca atlatmaya çalışırken diğer tarafın ‘bana göre değil’ dediği yaşamı başka biriyle göz kırpmadan yaşamaya başlaması.
Film tüm depresif realist yaklaşımına rağmen, seyircisine bir parça umut vermeyi de çok görmüyor. Herhangi bir ciddi ilişkiyle başa çıkmaya çalışmadan önce kendi hayallerini kovalaması ve mutluluğu anca kendi içinde bulabileceği gibi klişe ama doğru sonuçlara sonunda ulaşan Tom, insana hayatın ilerleyişini bir yabancı gibi uzaktan izlemek yerine bir zahmet direksiyonun kontrolünü eline almasını hatırlatıyor.
İlk defa bir filmde Zooey Deschanel’in canlandırdığı karaktere sinir olma tehlikesiyle karşı karşıya gelmiş olmam filmin en şaşırtıcı yönü oldu benim için. Yine de bu durumu film bitmeden telafi edebildim, sonuçta Zooey’den bahsediyoruz. Bu kızı sevmemek köpek yavrularına burun kıvırmaya denk bir şey olsa gerek.
Amerikan indie filmlerinin garip ama şirin karakterler, doğal ve abartısız romantizm gibi bilindik özelliklerini taşıyan ama yine de romantik komedi filmi olarak nitelendirilemeyecek bir film “(500) Days of Summer”. Tom ve Summer’ın aşk hikâyesi değil; Tom’un hayatını değiştiren, kimi inançlarını sağlamlaştırıp kimini yıkan 500 günlük izlemeye değer bir yaşam dilimi. Bir gün ruh ikizleriyle tanışmayı bekleyenlerin gözlerini açıcı bir deneyim de olabilir, tam tersi de. Nereden bakmak istediğinize bağlı…

|