|
Pixies Konseri
16 Ekim, Le Zenith, Paris
Pixies’in turne için yeniden bir araya geldiğini öğrendiğim anda unuttum. Unutmayacaktım da ne yapacaktım ki? Geçen sene, My Bloody Valentine elemanları birleşip tekrar konser vermeye başladığında çok sevinmiştim mesela. Sonrasında ise, odamda oturup gözyaşı ve histeri krizleri eşliğinde My Bloody Valentine konserlerinin ne kadar muhteşem olduğuna dair yazılanları okumaktan ileriye gidememiştim. Haliyle, bir taraftan Pixies ile ilgili haberi satır satır okurken diğer taraftan da zihnime giren her sözcüğü derhal silmeye çalışıyordum. Sadece bir detay üzerinde birkaç dakika durakladım: “’Doolittle’ albümünün yirminci yılını kutlamak için yeniden turneye çıkan Pixies…”
Pixies’in, ne vesileyle olursa olsun, yıllar sonra tekrar bir araya gelip konser vermeye başlaması, bir Pixies hayranını sevinçten sersemleştirebilir. Pixies’in, “Doolittle” albümünün yirminci yılını kutlamak için turneye çıkması ise, “Doolittle”ı “hayatımın albümü” olarak nitelendiren bir Pixies hayranının aklını kaçırmasına neden olabilir. Ben aklımı kaçırmadım. Tüm bu bilgileri bilinçaltına bile atmadan, derhal zihnimden dışarı yolladım. Haberi okumamdan önceki kayıtsızlığıma geri döndüm.
Gün oldu devran döndü, bana Paris yolu gözüktü. “Kasıtlı unutma” konusunda hakikaten de başarılı olmalıyım ki gitmeme günler kala “Acaba orada ne konserler var?” diye internete bakmasam Pixies’in turnede olduğunu hatırlamayacaktım bile. Pixies’in turneye çıktığını hatırlamam ise, benim orada olduğum tarihlerde Paris’e konsere geleceklerini görmem sayesinde oldu. Bu sefer aklımı kaçırdım işte.
Yoğun ilgiden dolayı Pixies, turnesinin Paris ayağında ek bir konser daha verdi. Benim gittiğim de bu ikinci günkü konserdi. Konsere son dakikada yetiştiğimden etrafta olup bitenleri izlemeye pek fırsatım olmadı. Şimdiye kadar pek çok kez yalnız başıma konsere gittim ama hepsi de belli oturma düzeni olan veya küçük mekanlarda gerçekleştirilen konserlerdi. Zénith gibi “devasa” bir yerde ilk defa tek başıma, hem de bir “rock konseri”ne gittim. “Sonum ne olacak?” diye endişelenmiyor değildim ama söylemeliyim ki, eğer tek başınaysanız ve bir de ufak tefekseniz, kimsenin dikkatini çekmeden, salonun en arkasından sahnenin ön tarafına iki dakikada ulaşıyorsunuz. Bunun da ayrı zorlukları var elbet ama yalnız başına konsere gideceklere bir tüyo olsun.
Pixies konseri, “Debaser” şarkısına da ilham olmuş “Un Chien Andalou” filminden bazı bölümlerin dev ekranda gösterilmesiyle başladı. “Un Chien Andalou” videosu henüz bitmemişken üç kel adam ve dünyanın en güzel gülümsemesine sahip kadını, hiçbir gösterişli harekette bulunmadan, tam da bu yüzden en karizmatik haliyle sahnedeki yerini aldı. Konserin açılışını “Dancing At Manta Ray” b-side’ı ile yaptılar.
“Doolittle”dan şarkılara geçmeden evvel “Bailey’s Walk”, “Weird At My School” gibi b-side’lara da yer verdiler.
O gecenin –ve belki de tüm diğer Pixies konserlerinin- sözcülüğünü üstlenen Kim Deal’dı. Yine o muhteşem gülümseyişini ve “r” telaffuzunu eksik etmeden, Fransızca konuşurak selamladı seyirciyi. Kim Deal’a bu kadar yakın olmaktan dolayı başım dönmeye başlamışken “Debaser”ı duymamla beraber gerçeklik algımı hepten yitirdim.
Sonrasında olanları çok net hatırlamıyorum. Ezberimde olduğu için “Doolittle” albümündeki tüm şarkıları sırasıyla çaldıklarını söyleyebilirim. “Mr. Grieves”i “hope everything is alright” girişi olmadan çaldılar. Şarkının en sevdiğim kısmı olduğu için girişi atlamaları benim açımdan üzücü oldu ama içerleyip küsecek değildim elbette. “La La Love You”da hepsi en karizmatik sesleriyle birer kere “i love you” dedikten sonra şarkıyı yine baterist David Lovering devam ettirdi.
Pixies konserindeki izleyiciyi başka hiçbir konserde görmedim. O akşam Zénith’te bulunan herkes Pixies fanatiğiydi muhtemelen. “’Where Is My Mind’ı dinlerim, bana yeter!” mantalitesinde tek bir kişi yoktu sanki. Seyircilerin hepsi şarkıları baştan sona tüm sözleriyle ve her bir notasıyla ezbere biliyordu. “There Goes My Gun” bittikten sonra sahnedekiler biraz durakladı. Bu duraklamanın ardından neyin geleceğini çok iyi bilen seyirci öyle bir tezahürata başladı ki konser bir tür ayin halini aldı. Frank Black’in “Hey!” diye başlamasıyla tüm tezahüratlar kesildi ve herkes Frank Black’le beraber şarkıyı söylemeye başladı. Hayatımda hiç futbol maçına gitmediğim için konser sırasında bu tür anlardan abartı bir keyif almam normal karşılanmalı.
“Doolittle”ın son parçası –ayrıca benim en sevdiğim olur- “Gouge Away”i çaldıktan sonra Pixies konseri bitirdi. Benim yüzsüzlüğüm de bu noktada başladı. Evet, “Doolittle”daki tüm şarkıları canlı dinledim ama başka Pixies şarkıları da vardı, ne de olsa!
Tabii ki, bis için geri geldiler. Önce “Wave Of Mutilation”ı çaldılar ve ardından hiç ummadığım bir anda “Into The White”a başladılar. Ben “Hayır, bana bunu yapamazsınız!” diye sayıklarken Kim Deal’in vokalleri duyulmaya başladı. O esnada olanları da pek hatırlayamıyorum maalesef.
Ve tabii ki, ikinci bis için de geri geldiler. Bu sefer “Planet Of Sound”un yanı sıra “Gigantic” gibi, ilk albüm “Surfer Rosa”dan parçalar çaldılar. “Bossanova”dan da birkaç şarkı çalsalar güzel olurdu elbet ama “Bossanova” sonun başlangıcı sayıldığından onu özellikle es geçtiler sanırım.
Yazı boyunca Frank Black’ten sadece bir kere bahsettim. Hatta Frank Black ile ilgili yorum yapmaktan özenle kaçındım. Frank Black hakkında ne diyebilirim ki? Kahramanımdır. Kendisine sonsuz saygı duyarım ve bir o kadar da bayılırım. Bazen Pixies dinlemekten sıkılınca, Frank Black’in solo albümlerine geçiş yaparım. Bu kadar.
Bu arada hayır, “Where Is My Mind”ı çalmadılar.

|
|
|
|
|
|
|
|