You, the Living – Siz, Yaşayanlar

Önce stop düğmesine bastım, sonra DVD’yi yerinden çıkardım ve içeri bir bardak süt almaya koşarken ev arkadaşımla çarpıştım. Bu üç buçuk dakikalık olay örgüsü yavaş çekimde meydana geldi, arkadan ağır ağır içimde devrim yapan bando müziğini duydum ve en çok o an galiba “insan” oldum.  Gözlerimi sıkı sıkı kapatıp açtığımda müziğin sesi kısılmış, hareketlerim hızlanmış, sütüm bitmişti yani artık filmden çıkmıştım. Yönetmen Roy Andersson filmin ne hakkında olduğunu tek bir cümleyle anlatmış ve bence filmle ilgili söylenebilecek en ışıklı cümleyi söylemiş, şöyle diyor: “ Varolmanın ihtişamı üzerine bir film”.  Mesela artık sokaklar sonbahar, bütün şehirler biraz daha turuncu, renkler gidiyor, yerlerine yenileri geliyor, biz uyuyoruz, uyanıyoruz ve bu sırada Roy Andersson bizi kocaman bir kahkahayla sarsıyor, uyanın bakın yağmur diyor. Film ilerledikçe ekrandan çıkıp aburcuburumuzu paylaşmaya gelen ana karakterlerin birkaç ortak noktası var, hepsi insan, hepsi tuhaf ve hepsi düz; yoksa hikâyeler başka, cinsiyetler, kimlikler, kilolar, sesler hepsi başka. Ama o başkalıklara yabancılaşmak yerine giderek alışıyoruz, çünkü aslında tanıdığımız, bildiğimiz belki üstüne kelimeler kazıdığımız ama genellikle üzerine düşünmekten koşarak kaçtığımız bir manzara izliyoruz.

Film, saatlerimizi çekmecelere kaldırıyor, neye gerçekten zaman var, neleri yok edip, nelerle var ediyoruz dakikaları seslerin arkasından duyuruyor.  Seslerin, gürültülerin, müziğin, ayak seslerinin, yağmur sesinin her şeyi ne kadar çabuk ve büyülü bir yoldan değiştiğini damardan hissediyoruz. Hiç beklemediğim anlarda mesela ben, gözlerim dolu dolu oldu, sonra minik bir sesle o yaşlar oldu koskocaman bir kahkaha, mendil oldu bana yani. Duygularımı kendi haline bırakmama izin verip, bunu insana olan büyüteçli bakışlarıyla, ve dünyalarımıza sığdırdığı farkındalığıyla yapmış olması bana Roy Andesson tarafından şefkatle korunduğum hissini verdi, filmle biraz fazla içiçe geçtim galiba, neyse.

İnsanı rengarenk playdoh hamurlarından baştan yapmış Roy Andersson filmde, bütün organlarına tek tek yeniden isim vermiş, içlerine gram gram empati doldurmuş, gözlerini koskocaman yapmış, ayaklarını biraz yerden kesmiş havaya yakın durdurmuş, ellerini upuzun yapmış, kalp atışlarının sesini açmış. Aslında bütün bu çeşitlilik biziz ve var oluşumuzun modern zamanlara teslim olmasına izin veriyoruz, birbirimizi unutuyoruz, ismimizi söylüyoruz ve orada bırakıyoruz, çok yoğunmuş gibi yapıyoruz hiç durmadan ve ona yoruluyoruz en çok. “You, the Living”, muhteşem orkestrasıyla peşimize düşüyor; siz muhteşemsiniz, baksanıza diyor, kolumuzu kendimize doğru çekiştirip bizi kendimize sarıyor, birbirimize söylemediklerimizi birimize bağırıyor.

Bir kara-komedi, nasıl yaptı hala şaşkınım, belgesel kanalını açtım, insanı tanıyorum etkisi bıraktı bende.  Dünyayı dolaşıp topladığı ödülleri taşıcak devasa bir ekibi var, hiç ağır gelmemiş tam olmuş. Absürd anlatımı, boya paletinden renklerle karışıp çıkmış karakterleri ve düzensiz olay örgüsü içinde sıkı sıkı tutunup sallanıcak bir salıncak buluyoruz kendimize, diğer salıncaklarla şarkılara ritm oluyoruz, bir ileri bir geri. İnsana misafirliğe gidiyoruz, yolda saçlarımız yağmurdan sırılsıklam oluyor ama müzikle kurutuyoruz, sıcak sıcak. Misafirliğe gittiğim ev çok geniş, yemekler de çok güzeldi, bence bir uğrayın : )




 

Anasayfa | Ajanda | İletişim | Künye | Arşiv
Müzik | Sinema | Moda | Güncel Sanat | Etkinlik
Sitemiz minimum 1024*768 çözünürlükte görüntülenmek üzere tasarlanmıştır.
Reset! Magazine © 2007 - 2010