Son 10 Yılın En İyi Performansları - Ahmet'in Seçkisi

Heath Ledger (The Joker) – The Dark Knight (2008)

Bu film ve karakterle ilgili konuşmaya nereden başlanmalı büyük bir muamma. Christopher Nolan gibi ana-akım Hollywood sinemasına zekâ pompalayan bir yönetmenin Batman'ı dönüştürmesini mi konuşmak lazım yoksa ani bir şekilde hayata veda eden Heath Ledger'in Joker karakterini tüm dünyada moda haline getirmesine mi bakmak lazım? Belki Heath Ledger gibi yetenekli ve karizmatik bir aktörün hazin şekilde ölmesinin de etkisiyle Joker öylesine büyük bir anti-kahraman haline geldi ki posterleri ergenlerin yatak odası duvarlarından, bilgisayar ekranlarına kadar her yeri kapladı. Hali hazırda hala ikon haline gelmiş dudakları boyalı ve melankolik resimleri çevremizde dolanan Joker gelmiş geçmiş en sevilen kötü karakterlerden biri diye sinema tarihine geçecek kuşkusuz.

Nicole Kidman (Grace Mulligan) – Dogville (2003)

Lars Von Trier'in alâmetifarikası ve çekildiği sene büyük gürültüler koparan filmi Dogville'i hangimiz unutabiliriz? Peki, filmde bir kuğu gibi süzülen ve acılar içinde Amerikan taşrasında sömürülen, tacize uğrayan, ayaklarına prangalar takılan Grace'i unutan var mı? Filmin metaforları, senaryosu, oyuncuları her şeyi çok iyiydi ama filme büyük bir görsellik ve ruh katan Nicole Kidman belki hepsinden daha olağanüstüydü. Aslında bir üçleme olarak düşünülen ve Lars Von Trier'in Grace karakterini Nicole Kidman'ı düşünerek yazdığı açıklamalarına rağmen film çekimleri sırasında Nicole ve Lars Von Trier araşındaki kavgalar nedeniyle projenin geri kalanı artık Nicole Kidman olmadan yürüyor. Yakın zamanda devam filmi olan Manderlay'in gösterime girmesi ve sessiz sedasız ortalıklardan kaybolması, kim bilir belki de ilk Grace'i perdede göremeyen seyircinin gazabıydı...

Keanu Reeves (Neo) – The Matrix (2001)

Artık kült bir modern zamanlar klasiği kabul edilen bu filmle ilgili çok yazıldı, çok çizildi. Aslında filmin içindeki her karakter kendi içinde belli bir karizmaya sahipti. Trinity'den Morpheus'a kadar hepsi ayrı ayrı kabul gördü ve sevildi. Ama pek tabi ki seçilmiş adamımız Neo kadar hiçbiri taklit edilmedi önemsenmedi. Keanu Reeves'i bir anda çok kazananlar listesinin tepesine de yükselten Neo rolü bir nevi felsefi sularda yüzen bir süper kahramandan başka bir şeydi değildi aslında. Ama filmin görselliği ve yenilikçi teknikleri öylesine büyük bir karizma yarattı ki Neo'ya; bir anda büyük bir fenomene dönüştü. Bir üçleme halinde sona eren Matrix serisi ve Neo gönlümüzde esasen ilk filmiyle yer ediyor desek yeri.

Brad Pitt (Tyler Durden) - Fight Club (1999)

Bir bomba gibi 1999 yılında sinema dünyasına düşen Fight Club, hem oyuncularına hem de o senenin popüler kültürünü fazlasıyla etkilemişti. Edward Norton'un başrolünü Brad Pitt'le paylaştığı ve kapitalist sistem üzerine tüm nefretini kusan senaryosuyla hem ABD'de hem de dünyada geniş yankı uyandıran film hala hafızalarımızda. Gösterime girdiğinde çok da büyük bir gişe yapmayan bu film bir süre sonra dilden dile dolaşan hayranlık nidaları sayesinde kısa süre içinde büyük bir hit haline geldi ve belki de sinema tarihine geçecek kadar iyi bir yapım olduğu konusunda iyi kötü herkes hemfikir olmuş durumda. Ama bir nokta var ki görmezden gelmemek mümkün değil. Brad Pitt'in halı hazırda yükselmekte olan karizmasının Tyler Durden rolüyle doruğa çıkması. Ağzından düşürmediği sigarası, göbek kaslarını olabildiğince sergileyen kavgacı görüntüsü ve tarz kıyafetleriyle Tyler Durden, ne hazindir ki o eleştirdiği popüler kültür ikonlarından biri haline dönüşmüştü. David Fincher'ı birçokları için vazgeçilmez kılan bu film ve tüm karakterleri (ve pek tabii ki Tyler) asla unutulmayacak.

Audrey Tautou (Amelie Poulain) – Le Fabuleux destin d'Amélie Poulain (2001)

Jean Pier Jeunet'in deliler gibi gişe yapan ve neredeyse artık herkesin evinde dvd olarak bulundurduğu bir modern klasik Amelie. Audrey Tautou'yu yıldız mertebesine çıkaran Amelie rolü uzunca bir süre herkes tarafından çılgınca övüldü. Belki filmin aşırı şekere bulanmış hali, belki de çizgi filme benzeyen tonu dolayısıyla Audrey Tautou, uzunca bir süre kadınsı roller için uygun teklif alamadı. Şu sıralar Hollywood'a transfer olmanın keyfini süren Fransız yıldız, Amelie'deki hayalleriyle şizofrenik bir bağ kurmuş, çizgi film kahramanlarını andıran sevimli yüzüyle hala hafızalarda. İnanılmaz güzel müziklerle bezeli bir fonda, çizgi filmlere taş çıkartan yapısıyla Amelie Poulain karakteri de unutulmazlar arasındaki yerini bileğinin hakkıyla almış görünüyor.

Uma Thurman (Gelin) - Kill Bill (2004)

Quentin Tarantino denildiğinde kimileri için akan sular durur. Tarantino'yu Tarantino yapan şey de hiç kuşkusuz film çekerken eğleniyor olması ve bunu da bize hissettirmesi. B tipi filmlere ve istismar sinemasına duyduğu sevgiyle karışık bağ belli ki hem eleştirmenleri hem de seyirciyi avucunun içine almış görünüyor. Ve pek tabii ki böyle bir yönetmenin elinden çıkmış kült bir karakter olmaması düşünülemez bile. Kill Bill'de intikam peşinde koşan, sarı eşofmanlı gelin Uma Thurman'ı kim aklından çıkarabildi ki... Eski samuray filmlerinden Shogun'a ve hatta western türüne kadar birçok türü kendi içinde harmanlayan bu komik ve heyecanlı filmde, Bill'i bulup öldürmek için yanıp tutuşan gelin Uma Thurman hala posterleriyle evlerimizi süslemeye devam etmekte. Uma Thurman'ın kariyerini bitirmek üzereyken tekrar havalara zıplatan bu rolü uzun süre unutulmayacak.

Nicole Kidman (Satine) - Moulin Rouge (2001)



Müzikal türü tam öldü denirken Baz Luhrman herkesi şaşırtan post-modern şaheseri Moulin Rouge ile sinemaları sarsmıştı.1899 yılında bohem hayallerle Paris'e gelen şair adayı genç ve onun yaşadığı aşkı anlatan Moulin Rouge, son derece yenilikçi biçimi ve inanılmaz müzikleriyle herkesi kendisine hayran bıraktırmıştı. Klip estetiğine sahip görselliği ve klişe hikayesiyle bir süre eleştirmenler tarafından da enine boyuna tartışılan filmin pırıl pırıl parlayan önemli bir kahramanı vardı. Belki de tüm kariyeri boyunca hiç olmadığı kadar güzel olan Nicole Kidman, Satine rolüyle perde de olağanüstü bir hal alıyordu. Trapezden inerken şuh bir şekilde attığı çığlık; “come and get me boys” unutulabilir mi... Zerafet ve güzelliğin birbirine karıştığı inanılmaz bir güzellikle perdede devleşen Satine rolüyle Nicole Kidman da unutulmazlar arasında yine yerini almış durumda. 

Charlize Theron (Aileen Wuornos) - Monster (2003)

Charlize Theron'un tartışmasız bir şekilde Oscar heykelciğini almasıyla neticelenen seri katil tiplemesi Aileen, 2003 yılında bolca konuşulmuştu. İnanılmaz zarif ve güzel bir kadın olan Charlize Theron'un aşırı kilolu, çirkin ve lezbiyen bir fahişeyi canlandırması bir yana, oynadığı karaktere gerçek bir ruh verdiğini söylemek yerinde olur. Mimiklerinden, saçlarını atışına kadar herşeyiyle Aileen Wournos'un hal tavrını yansıtan Charlize Theron'u o sene ayakta alkışlamamak elde değildi. Gerçek bir hayat hikâyesinden perdeye aktarılan bu film, yüreklerimize dokunan finali ve Charlize Theron'un inanılmaz oyunculuğuyla akıllardan çıkmayacak gibi görünüyor.

Adrian Brody (Wladyslaw Szpilman) - The Pianist (2002)

Roman Polanski'nin Yahudi soykırımına dair cektiği filmi tüm haleflerinden ayıran şey belki de bu duruma varoluşsal bir anlam yükleyen ve başrolünde Adrian Brody'nin oynadığı The Pianist adlı filmdi. Açlık nedeniyle iğne ipliğe dönmüş ünlü piyanist Wladyslaw Szpilman rolünde Adrian Brody o kadar etkili bir rol çıkarıyordu ki o sene hiç tartışmasız en iyi erkek Oscar'ını kapmıştı. Uzunca bir süre Yahudi soykırımından ziyade insanin varoluşuna dair söylediği minimal hikâyesiyle tartışılan film, Wladyslaw Szpilman portresiyle daha bolca hatırlanacak.

Mickey Rourke (Randy) - The Wrestler (2008)



Darren Aronofsky'nin sessiz ve derinden ilerleyen filmi The Wrestler, Mickey Rourke gibi döneminin yıldız ama şimdinin çökmüş star imgesiyle Randy rolüne oturuyordu. Tuhaf bir hüzün bulutuyla sarılı bu dramda Mickey Rourke, o kadar iyi oynuyordu ki belki de tüm filmden rol çalıyordu. Eski bir Amerikan güreşçisinin yasadığı zorlukları ve tepetaklak giden yaşamının anlatıldığı filmde herkes Mickey Rourke'un gerçek yaşamını izliyormuş hissiyatına kapıldığı için filmin etkisiyle Mickey, yeniden doğdu nidalarını dinlemek zorunda kalmıştık. Gerisi gelecek mi bunu zaman gösterecek.




 

Anasayfa | Ajanda | İletişim | Künye | Arşiv
Müzik | Sinema | Moda | Güncel Sanat | Etkinlik
Sitemiz minimum 1024*768 çözünürlükte görüntülenmek üzere tasarlanmıştır.
Reset! Magazine © 2007 - 2010