Mad Men
Hiçbir şey hakkında olan diziyi hepimiz duymuşuzdur. 90’ların fenomeni Seinfeld’in George Constanza’sından ilk kez işitmiştik bu sözleri. Vampir, seri katil veya gençlik gossiplerinden uzak, hayatın kendisinden başka hiçbir çıkış noktası olmayan tamamen günlük sıradan olaylarla örülü bir senaryo düşünün. Seinfeld’in başarısı buradan geliyordu. Dokuz sene boyunca yayında kalmasını sağlayan etken de doğal olarak zekice tasarlanan diyaloglarıydı. Hiçbir şey hakkında olan ama her şeyi anlatan bir dizi. Mad Men’inde aslında doğası bu. Pek çok kişi kendilerine sorulunca Mad Men’i neden takip ettiklerini söyleyemiyor. Onu çekici kılan spesifik bir unsur bulmakta zorluk çekiyorlar. Hâlbuki cevap basit: Mad Men fazla samimi, tamamen insanın hırslarını ve korkularını yansıtıyor. Sadece insan.
1960’ların New York’unda Madison Avenue’de çalışan beyaz yakalılara verilen isim Mad Men. Henüz reklâmın altın çağı ve her şey çok yeni, keşfedilmeye hazır. İnanılmaz bir rekabet ortamı içinde kim olduğunuzun, ne istediğinizin ya neyi sevdiğinizin hiç önemi yok. Her şey elinizdekini hatta kendinizi nasıl pazarladığınızla alakalı. Bir dönem projesi olması sebebiyle ayrı bir merak uyandırıyor izleyicide. Mekân veya hamilelik tanımaksızın fosur fosur içilen sigaralar, henüz sınıf ayrımının aşılamamış olması nedeniyle bellboy olarak çalışan zenciler ve bu güçlü adamların dünyasında sadece dekor niyetine kullanılan daktilosu eksik olmayan kadınlar… The Sopranos’un yaratıcısı Matthew Weiner’ın yeni gözbebeği Mad Men şu aralar 3. sezonu tamamlamak üzere ve yayına girdiği günden beride Emmy veya Altın Küre ne varsa silip süpürmekte.
Özellikle reklâmcılar için ders niteliğinde olan yapımda anlatılan dönem aslında bir değişim dönemi. Mesela ilk kez biri çıkıp sigaranın sağlığa zararlı olduğunu söylüyor ve insanlar inanmakta güçlük çekiyor, o zaman da Lucky Strike bu sefer gerçeği başka bir yolla pazarlıyor ve “It’s Toasted” deniyor. Başroldeki karakter Don Draper karşısındaki kadına “Senin aşk dediğin şey, benim gibi adamların çorap satabilmek için icat ettiği bir şey.” Diyebilen dizideki pek çok adamın yerinde olmak istediği karizmatik, briyantinli ve herkesin imrenerek baktığı süs bebeği kıvamında güzel bir eşi (January Jones) olan şirketiyle sözleşmeli çalışmaya yanaşmayan gücü elinde tutmak isteyen bir adam. Karısı Betty Draper ise sıkıldığında psikologa giden, kızına Barbie bebek alarak sorunları çözmeye çalışan adeta kendisi de barbie olan bir bayan. Marilyn Monroe intihar ettiğinde kendi hayatı için korkabilecek türden biri, dönemin diğer pek çok kadını gibi. Dizi bu tür olayları da arka fona koymakta. Yani adeta bir tarih dersi niteliğinde.
2. sezonda radyonun başına üşüşen insanlardan fark ediyoruz ki American Airlines’ın uçağı düşmüş, yıl 1962 ve uçakta babası olan hırslı müşteri temsilcisi Pete Campbell olaydan iki gün sonra daha önceden almış oldukları American Airlines projesinde çalışmaktan sakınmıyor. Yine 2. sezonda final bölümünde JFK dönemindeki Küba Krizine dâhil oluyoruz. İnsanlar ertesi sabah uyanacaklarından şüpheli bir şekilde iş yerinden evine gidiyor.
Dizi ağır temposu yüzünden kimileri tarafından eleştirilmekte, bazıları tarafından sürükleyici olarak görülmemekte. Doğru aslında, sürükleyici falan değil bu dizi. Gelecek hafta gelsin, kaldığı yerden devam etsin diyemiyor insan. Bu yüzden kitlesi beklenildiği kadar geniş değil. Çünkü dizide olaylar arasında boşluklar var, kurguda bilmeceler mevcut ve genel gidişatı etkilemediği sürece her sorunun cevabı verilmiyor. İzleyici olarak boşlukları doldurmak size kalmış. Senaryoyu gözünüze sokan monologlar yok, vücut dilleri ve mimikler anlatıyor her şeyi. İşte burada iş oyuncuları okumakta yatıyor. O yüzden dizinin sabırlı bir izleyici kitlesi mevcut.
Yazıyı bitirmeden değinmek istediğim son nokta ise dizide ki kostümler, dekor 60’lara ait her şey. Henüz hippi olmamış, bir dirhem bir çekirdek dolaşan gençler, briyantinli mad menler. Özellikle vintage meraklıları Mad Men’i alıp günlük hayata uygalarken hiç de zorluk çekmemekte. Yüksek belli kalem etekler, eldivenler, minik çantalar, etoller ve broşlar… Bugüne kadar birçok podyum Mad Men temalı tasarımlara sahne oldu. Dizinin kostüm tasarımcısı Janie Byrant ilham almak için eski Look, Life ve Paris Vogue dergilerini karıştırdığını söylüyor. Tabi zamandaki değişimi kıyafetlerde de görebiliyoruz. 3. sezonda ilk sezona oranla kabarık eteklerde gözle görülür azalma var, ekoseli çalışan kadın döpiyesleri hatta pantolon giyen Betty Draper göze çarpanlardan.
People’ın hakkında sinema filmi kadar sofistike dediği Mad Men’e hala yabancıysanız bir göz atın derim özellikle de Don Draper’ın Kodak için hazırladığı reklam videosuna bir bakın, umuyorum ki gerisi için yeterli olacaktır.

|