Gamer - Oyuncu

Lisede, mevcudu 27 olan bir kızlar sınıfının sayıları bir elin parmakları kadar olan erkek grubunun sporla da pek alakası olmayan bir üyesi olarak iştirak ettiğim tek “erkekçe” aktivite olan “internet cafe’de vakit öldürme” organizasyonuna belli periyodik aralıklarla yaklaşık 5 senedir iştirak etmekteyim. Birkaç istisna dışında bir araya geldiğimiz her buluşmada cafe’ye gidip oynadığımız oyunun ardından bir süre “bana uyar” ve “fark etmez” gibi güya mütevazı tepkileri barındıran “ne yiyelim?” muhabbeti yapılır, genelde karar kılınan Burger King’te alınan yemeğin ardından dileyen katılımcılarla bilardoya gidilir, yoksa başka bir buluşmada görüşmek üzere evlere dağılırdık. Tüm bu 5 sene içinde konuştuğumuz konuların içeriğinin değişmemesi ve bu konulara yeni başlıklar eklenmemesinin yanı sıra “level” atladığımız tek mevzu Counter-Strike’tan Call of Duty’e geçiş yapmak oldu ki, monotonluğun dibine vurduğumuzu tahmin edersiniz. Ancak, Fırat Budacı’nın kullanmaktan pek bir keyif aldığı tabirle ifade edersem, lümpen bir çıkış yapmak uğruna arkadaşlarımı satıp bu rutinimizden keyif almadığımı da söyleyemem.

C64’ten Psp’ye geçiş sürecinde ya da çocukken ellerimizden düşürmediğimiz “sanal bebek”ten “The Sims”e geçerken bir noktada bir şeyleri kaybettik sanıyorum ki. Eğlence amaçlı yola çıkan bilgisayar oyunlarının ne kadar muazzam bir sektör haline geldiğini görünce insanın ister istemez bir tarafları uçukluyor. Önce uygarlıklar kurduk kendimize (Bknz: Age of Empires), sonra modern şehirler (Bknz: Simcity)… sonra yetmedi evlerin içlerine girmeye, yarattığımız karakterlerin hayatlarına dahil olmaya başladık (Bknz: The Sims). Derken, bu dünyanın bizi doyurmadığına kanaat getirdik, MMORPG diye bir şey icat ettik. Başka başka evrenler yarattık, karakterler uydurduk, başkalarıyla çarpıştırdık, yapamayacağımız şeyleri yaptırdık (Bknz: World of Warcraft). Koskoca devasa bir dünyanın içinde giderek küçülürken götler büyüdü, gözler bozuldu, eklem ağrıları baş gösterdi. Oturduğumuz koltuğa, baktığımız bilgisayar ekranına gömülmekle kalmadık, dış dünyaya da kapadık kendimizi. Daha da kötüsü oyun oynarken kendimizi kaybettiğimizi fark etmedik bile.

Ah sahi, tüm bunlar arasında bir yerde yukarıda da bahsettiğim “adam öldürmece” oyunları üretildi. Biz de üredik oyuncular olarak. Silahlar aldık elimize. Öldürdükçe daha fazla para aldık, onunla daha fazla silah. Aldıklarımızla daha fazla pusu kurduk, bomba patlattık. Düşmanlarımızı öldürdükçe daha da kazandık. Kazandıkça keyfe geldik. Daha iştahla oynadık. Sanal dünyada bile döner-sermayenin bir parçası olduk. Onu bile fark edemedik. Şu günlerde Facebook’ta alıp başını giden Farmville çılgınlığından mustarip arkadaşlar bile “tarlamı fareler bastı!”, “domateslerim pörsümüş!”, “Sarıkız’ıma tecavüz etmişler!” şeklinde çiftliklerindeki danalar gibi deli deli oradan oraya koşturuyorlarken insan, “ne oldu da kendimizi bu kadar kaptırdık?” diye sormadan edemiyor.

Yukarıda okuduklarınızdan sonra çok süper tespitler yaptığımı düşündüğümü zannetmeyin. Kafası çalışan her insan az biraz düşündüğünde zaten benim vardığım tüm bu sonuçlara rahatlıkla varabilir. Lafı getirmek istediğim nokta da tam burası esasen. Benim farkındalığımın aksine Gamer, sanki çok şahane, çok yeni tespitler yapmış, çok orijinal fikirler bulmuşçasına kasım kasım gerilip bu bahsettiklerimi yeniden önümüze sürmekte bir sakınca görmüyor. İlginç bir şekilde şu sıralar gösterimde olan Surrogates’le hemen hemen aynı konuyu, benzer bir bakış açısıyla ele alıyor ki bu bile benim monotonluğum gibi klişenin dibine vurduğunun göstergesi. Birinin çıkıp yönetmen-senarist Mark Neveldine ve Brian Taylor'a “evet biliyoruz. İçinde bulunduğumuz durumun farkındayız. Teknolojinin köpeği, sistemin çarkları arasındaki dişliyiz. Sosyal hayatımız minimum seviyede, yarattığımız karakterlerle götümüzün yemediği şeyleri yapıyor, kendimizi tatmin ediyoruz. Ama zaten bildiğimiz şeyleri yeniymiş gibi bize kakalamaya çalışan ve bizi insanlıkla teknoloji arasındaki bilmemkaçyüzüncü savaşla baş başa bırakan sizlerden daha ‘loser’ bir konumda değiliz çok şükür ki.” demesini çok isterdim.

Gamer’den hallice Surrogates, kendilerinin kopyası “suretler” yaratıp dış dünyaya salan ve bu sayede kıçlarını kaldırmadan türlü türlü riskli aktivite içine girmeyi başaran insanların olduğu bir dünyayı konu alıyordu. Gamer da benzer bir gelecek tasviri yapıyor. 2000bilmemkaç yılında Ken Castle diye bir adam peyda oluyor ve The Sims’in upgrade edilmiş versiyonu gibi bir oyun piyasaya sürüyor: “Society”. “Toplum” isimli bu oyunda oyuncular artık gerçek insanları kontrol edebiliyorlar. Senin benim gibi adamların kafalarına çipler yerleştiriliyor. Karşılığında da para kazanıyoruz elbet. Daha sonra kıçını kaldırma zahmetine katlanamayan tipler, oturdukları yerden seni kontrol ediyorlar. Sen de artık vücudunun kontrolünü yitirip kendini oyuncuna teslim ettikten sonra cici cici (!) kıyafetlerini giyip oyun alanındaki diğer insanlarla (yani karakterle) akla hayale gelmeyecek pozisyonlara girip fantezinin altından girip üstünden çıkabiliyorsun.

Castle, 1 yıl sonra toplumda olay yaratan, ahlaki bir tartışma başlatan bambaşka bir oyunla çıkageliyor: “Slayers”. Bu da Counter-Strike’ın gelişmiş versiyonu. Tahmin edebileceğiniz üzere Society’de nasıl gerçek insanlar sevişiyorlarsa bunda da birbirlerini öldürüyorlar (ne keyif ne keyif). Bir grup idam mahkûmu bu oyunun karakteri olarak oyuna katılmaya gönüllü oluyor. Vaat edilen ödülse idam cezalarının kaldırılacak olması. 40 yaşına gelmesine rağmen kaslı vücudundan ödün vermeyen ve “aksiyon ve romantik/komedilerde oynayamazsam çüküm düşer” diye yemin ettiğini sandığımız Gerard Butler’ın oynadığı Kable, anlaşma gereği sağ salim tamamlaması gereken 30. maçına çok yaklaşmıştır ve arkasında müthiş bir seyirci desteği vardır. Lakin “puppet-master” konumundaki Castle’ın oyunu bitirmek gibi bir niyeti elbette ki yoktur.

Konu sadece bu yaratıcı (?) fikirden ibaret olmakla kalmıyor, içerik sunma namına da herhangi bir çabası yok filmin. Ne bileyim, tamam aksiyon (hoş o da bir boka benzemiyor ya) için gidiyorum ama biraz da giriştiği konuyu bir yerinden tutsun, işin ahlaki boyutunu biraz daha irdelesin istiyor insan, o da yok. Ne var?

Ne var söyleyeyim; seks var, tahmin edemeyeceğiniz fetişistlikte fanteziler var, iğrençlikte sınır tanımayan pozisyonlar, yönetmenle senaristin bilinçaltında biriktirdiklerini resmen perdeye kusmak suretiyle aktardıkları acayiplikler var. Şiddet, kan, vahşet de var. Olma mı ya? Mütemadiyen “Koş Gerard Koş!” modunda Butler var. İğrenç, itici dudakları ve caaarrrtt kırmızı rujuyla “The Closer” ilen maalesef tanıştığımız Kyra Sedgwick var. Bir olumlu taraf olarak canımız, evimizin katili Dexter’ımız Michael C. Hall var, fakat o da fakirim elindeki senaryodan daha fazlasını çıkaramıyor. Oysa biraz daha derinlikle şahane bir karakter olabilirdi Castle, zira Hall’ın hikâyeyi kurtarmak için çok çaba sarf ettiği her halinden belli oluyor.   

Tüm vasatlığını geçersek, şunu kabul etmeliyim ki benim gibi Kantır’cı arkadaşları yakaladığı, keyif verdiği birkaç noktası da yok değil ama inanın hepsi bundan ibaret. Devam filmi çekildiği takdirde insanların artık koşmadan, yorulmadan başkalarına futbol oynatabilecekleri FIFA 2057 veya insanlığın yarısının birbirileriyle savaşabileceği diğer yarısının da kontrol edebileceği “World: Total War” projelerini öneriyorum senaristlere.

O değil de, lise arkadaşlarım okuyorlarsa ses etmek istiyorum buradan;
Olm, bi Call of yapsak ya?

 

 




 

Anasayfa | Ajanda | İletişim | Künye | Arşiv
Müzik | Sinema | Moda | Güncel Sanat | Etkinlik
Sitemiz minimum 1024*768 çözünürlükte görüntülenmek üzere tasarlanmıştır.
Reset! Magazine © 2007 - 2010