Milano Moda Haftası
Havaların yavaş yavaş soğumaya başladığı şu günlerde henüz arkamızda bıraktığımız moda haftaları aklı sahillerde kalan herkesin sanırım biraz da olsa içini ısıtmayı başardı. Milano’nun griye bürünmeden önce geçirdiği son haftalar fuarlar, defileler ve partiler sayesinde sanki sonbaharın gelmesine inat eder gibi alabildiğine hareketli ve canlı geçti. 2010 ilkbahar/yaz koleksiyonları insani kıpır kıpır yapan cinsten! Sadece Milano’da değil, ondan önce düzenlenen New York ve Londra moda haftalarında da açıkça görüldüğü üzere, koleksiyonlar yalnızca rengârenk olmakla kalmayıp bir o kadar feminen ve transparanlardı. Bunun sorumlusu büyük bir olasılıkla krizin ta kendisi! Dolayısıyla amaç, eğer yanılmıyorsam, depresif olmaktan uzaklaşıp, baştan çıkarıcı renklerle, transparan kumaşlarla ve minicik kıyafetlerle kadınları olabildiğince seksi kılarak krizi yenmek oldu. Bence çok da iyi oldu!

Milano’da renk patlamasının görüldüğü en beklenmedik defile Armani’ninkiydi. O “Giorgio Armani” ki moda dünyasında doğu esintileri taşıyan ve zen felsefesinden yola çıkan stiliyle zamanında devrim yaratmış, nötr tonlar kullandığını görmeye alıştığımız Armani, rengarenk ve son derece enerjik bir koleksiyon sergiledi. Bunda bu yıl içinde geçirdiği rahatsızlığın da payı olsa gerek, “İyileştim, turp gibiyim” diyen bir hali vardı.

Bir başka renkli ve eğlenceli koleksiyon DSquared2’ in “Couture Camping” temalı koleksiyonuydu. Kamp yapmaya giden şık kızları gözünde canlandırıp ilham alan ikili herhalde dünya tarihindeki en çarpıcı kamp kıyafetlerine imza attı. Plastikle kaplanmış kıyafetler, yağmurluklar, beysbol şapkaları ve alabildiğine yüksek bot ve ayakkabılarla dolu koleksiyon defile esnasında mankenlerin elinde taşıdığı biralarla en çok bu kadar kamp havası taşıyabilirdi gibi duruyor!

Diğer koleksiyonlarda daha rahat görülen birkaç ortak trend gelecek ilkbahar/yaz sezonunu yansıtmakta Milano’nun da diğer moda başkentleriyle aynı dili konuştuğunu gösterdi. Koleksiyonları birkaç başlık altında toplamamız gerekirse hâkimiyeti ele almış trendlere göz atabiliriz:
Bol bol ten gösteren “lingerie” (iç çamaşırı) trendi, yumuşak pastel renklerin vurguladığı daha yumuşak ve romantik bir trend ve öteki tarafta vücut kıvrımlarını gösteren daha kuvvetli bir kadını simgesi “body-con” trendi.

Hepsi birbirinden farklı olmasına rağmen örneğin Fendi, Jil Sander ve Prada’nın buluştuğu ortak payda makasla kesilip bırakılmış gibi duran etek, pantolon, ceket ve bluz uçlarıydı. Kıyafetlerde sanki bir “bitirilmemişlik” hissi taşıyan bu üç koleksiyonun yanı sıra D&G, Gucci, Versace ve Emilio Pucci koleksiyonlarında ise her türlü detay kadınları seksi kılmak için en ince ayrıntısına kadar düşünülmüş türdendi. Moda yazarlarının birçoğu öyle ya da böyle tarzı nasıl olursa olsun Milano’daki neredeyse her modaevinin derinlerde bir yerde “özgürlük” temasından ilham aldığını vurguluyorlar ve sonuçtan oldukça memnun gözüküyorlar zira bu sezon Milano Moda Haftası diğer sezonlara kıyasla bomba gibi düştü.

Örneğin; C’N’C Costume National’in Duomo Meydanı’nda halka açık düzenliği defilesi Milano’nun daha dinamik bir sezon geçirdiğinin ciddi bir göstergesiydi. Milano tarihinde bir ilk olsa gerek; Duomo Kilisesi’nin tam önüne kurulmuş bir podyumdan ve herkes rahat izleyebilsin diye meydana konulmuş dev ekrandan gösterilen defile, önce birkaç şov ile başladı. Arkasından The Kills sahne aldı (her ne kadar sadece 2 şarkı söylemiş olsalar da sonuçta oradalardı!). Bunun ardından Pixie Geldof gibi ünlü müzisyenlerinin çocuklarının da manken olarak yer aldığı defileyi takip eden Kruder & Dorfmeister’ın live seti Duomo Kilisesi’ne yansıtılan ışık şovu eşliğinde sunuldu. Ben gerçekten büyülendim. Umarım Ennio Capasa’nın düzenlediği etkinlik yeni bir akım başlatır da defileleri herkes izler hale gelir!

Moda haftalarının herkese yarayan başka bir özelliğinin ise “Aman moda bahane partilere gitmek şahane!” diye insanı heveslendirmesi olduğunu düşünmeden edemiyorum. Zira bendeniz biraz bundan faydalanayım diye düşünerek partilere şöyle bir göz attım ve bir kez daha yaşlandığımı anlayarak hüzünlü bir şekilde eve döndüm. Milano’nun en ünlü 2club’arından biri Plastic’de moda haftası olmasısebebiyle çıldırmış ve sokaklara taşan bir kalabalıkla birlikte bir de ufak bir konser vardı. (Reset! okuyucusu olarak benim oldukça ilgimi çektiler, sizin de ilginizi çekeceğini düşünüyorum; grubun adı Agaskodo Teliverek. Londra’da yaşayan Macar grup “Pyscho Goulash” adını verdikleri bir müzik türü yapıyorlar! Kap Bambino’yu andırıyor diyebiliriz). Velhasıl, Plastic’te olduğum ve sonradan keşfedip kafamı taşlara vurmama sebep olan bir başka etkinlik ise Milano’da meşhur “Pink is Punk” gecelerini düzenleyen Marcelo Burlon’un Raf Simons’la birlikte düzenliği geceydi. Daha kaç etkinlik kaçırdım bilmiyorum; duymadığım partiler duyduklarımdan eminim daha çoktu; ama bildiğim tek şey bu sezon Milano Moda Haftası’nın dolu dolu geçtiği! Bir sonraki sezon Milano’da görüşmek üzere!




|