Shaun of the Dead – Zombilerin Şafağı
Her sabah aynı yataktan kalkıyor, aynı duşa giriyor, aynı kahve makinesinde yapılmış aynı marka kahveden içerken aynı sandalyeye oturup, bilgisayardan sabah haberlerini okuyorum. Giyinip aynı vasıtalarla aynı yollardan geçerek aynı ofisteki aynı masama oturup bütün gün aynı işleri yapıyorum. Bütün bunları yaparken beyinden ziyade omurilikten çalışıyor, üzerinde fazla düşünmem gerekmeden minimum miktarda
ATP harcıyorum. Peki, bu durumda beynimi stand-by'da çalıştırırken beni diğer bas parmaklı ve iki ayak üstünde yürüyebilen canlılardan ayıran zihinsel farkım nedir? Madem kullanmayacaktım, neden gelişmiş bir korteksim var? Modern yasam yoksa hepimizi zombileştirdi de biz mi farkına varamadık?
Zombi kavramı Karayip yöresinin etnik dinleriyle bağlantılı. Ölü insanların bedenlerinin bir voodoo büyücüsü tarafından canlı gibi hareket ettirilerek, bu büyücüye bağlı olarak kendi istençleri dışında kontrol altına alınmasıyla oluyor. Büyücü isterse zombi bedeni bir katil, bir hırsız hatta isteğe bağlı olarak sevgili olarak bile kullanabiliyor. Ölü bir bedenle yapılacak herhangi bir şey kulağa tiksinç gelse de zaten mitolojik bir inanış olduğu için günümüzde "Hitler'i dirilttim!" diye ortaya çıkan bir büyücünün olmaması yüreklere su serpiyor.
Doğaüstü korkunç şeylere meraklı olan sinema insanları, birçok efsaneye ya da hikâyeye yaptıkları gibi, "zombi" kavramını da sineğin yağını çıkarırcasına didik didik edip, her türlü şekilde filmlere yansıtmışlar. Bunlardan en ünlüleri artik kült haline gelmiş George Romero isimli yönetmen tarafından çekilen "Living Dead" serileri. Night of The Living Dead ile zombilerin sinemada ne şekilde tasvir edilmeleri gerektiği konusunda bir çerçeve çizilmiş ve ardından gelen hemen bütün filmlerde bu kalıplara uyulmuştur.
Teknolojik ve biyonükleer gelişmeler çevremizde hızla olup bitiyorken zombi filmlerinde tasvir edilen bir kıyametin vuku olması da çok düşük bir ihtimal değilmiş gibi gözüküyor. Ya çevreye sızan tehlikeli bir gaz, ya henüz deneme aşamasında bir virüs, ya da nükleer bir felaket her an bir zombi saldırısına uğrayabilirmişiz korkusu veriyor. Deprem çantası örneği gibi, başucunuza koyacağınız bir elektrikli/şarjlı testere, beysbol sopası ya da av tüfeği; yanı basınızda huzurla uyuyan eşinizin zombiye dönüşmesi ihtimaline karşı sizin hayatinizi kurtarabilir. Ama başlarına isabet ettirip patlatmak ya da vücutlarından ayırmak lazım, aksi takdirde üzerinize gelip beyninizi yemeye çalışmaya devam ediyorlar. Unutmayın onlar artik size sabahları kahvaltınızı yatağınıza getiren sevdicekleriniz değiller, çekinmeyin beyinlerini dağıtın.
Zombiler sinemada en çok kullanılan temalarda, romantik komedilerden sonra 5. sırada; kıyamet filmlerinde, dünyaya meteor çarpmasından sonra 2. sırada yer alıyor. Korku, gerilim hatta pornosu bile yapıldığı düşünülecek olursa komedi tarzında bir zombi filmi olmaması herhalde sinema tarihi açısından büyük bir ayıp olurdu. Konu zombi istilası olunca da Adam Sandler tarzı mutlu sonla biten, esas oğlanın esas kıza kavuştuğu bir komedi filmi olamayacağından ötürü, kara mizahin izlenebilir temsilcilerinden Edgar Wright tarafından çekilmeliydi zom-com. Başrollerde de İngiliz sinemasının kara mizah dehaları Simon Pegg ve Nick Frost oynamalıydı ki, film kült seviyesine ulaşsın.
Shaun vasat bir hayata sahip, 2 ev arkadaşıyla yasayan, sonu olmayan bir ise sahip, her akşam sevgilisi ve arkadaşlarıyla ayni bara gidip aynı içkileri içen ortalama bir İngiliz’dir. O kadar rutin bir hayati vardır ki, kız arkadaşı ilişkiye devam etmek için bir sebep göremez ve ayrılırlar. Filmin başından itibaren arka planda ufak dozlarda verilmeye başlanan "aslında ben zombi filmiyim" havası, Shaun ve en yakın arkadaşı Ed'in dikkatini çekmez. Robotize olmuş hayatında birden karşısına çıkan zombileri fark etmiyor oluşları çok da garip karşılanmamalı. Zira zombiler de beyinden çok omurilikten çalıştıkları için günlük hayatta bizden tek farkları, besin zincirindeki yerleri ve yeme alışkanlıkları.
Film asıl Shaun ve Ed'in zombi saldırısıyla baş başa kaldıklarını anlamalarıyla başlıyor. Aslında Shaun baslarda hâlâ karşılaştıkları şeyin bir zombi olduğunu anlamak istemiyor. Ne de olsa zombiler sadece filmlerde gördüğümüz yaratıklar ve gerçek hayatla bir bağları yok. Evden dışarı çıktıkları zaman acı gerçeği kabullenmek zorunda kalıyorlar. Bununla beraber hemen bir strateji geliştirmeleri gerekiyor. Shaun'un annesi ve artik eski olan kız arkadaşını bu katliamdan kurtarıp güvenli bir yere taşımaları gerektiğine inanıyorlar. Planı kendilerince mükemmelleştirdikten sonra uygulamaya koyuluyorlar.
İngiliz aksiyon filmlerinden alışık olduğumuz hızlı konu özetlemeleri Shaun of the Dead'de de gözümüze çarpıyor. Gene aynı şekilde her karesinde bunun bir zombi filmi olmasına rağmen Amerikan yapımı değil, bir İngiliz filmi olduğu gerçeği yüzümüze vuruluyor. Zombi savunmasında klasikleşen beysbol sopasının yerini kriket sopası alıyor; mutlu sonlarda karşılıklı birer bardak çay içiliyor ve komedi gene Amerikan filmlerindeki gibi gözümüze sokulmadan daha usulca, inceden veriliyor.
Filmdeki zombiler bilgisayar oyunlarından çıkma gibi süper güçlü değiller, ne de olsa herhangi bir mahallede olabilecek bir zombi saldırısından söz ediyoruz. Karşı dairenizde oturan Saime teyze ile güreşe tutuşsanız ne kadar şansınız varsa zombiye dönüşmüş haliyle de güreşinizin sonucu çok fark etmeyecektir. Tek sorun zombilerin tıpkı kapalı mekâna konulmuş grip virüsü gibi katlanarak çoğalmaları. Ufak bir ısırıkla bile sizi de zombi haline getirebiliyorlar. Filmdeki ekstraların makyajları da abartıya kaçırılmamış. Hani gözlerindeki o donuk ifade olmasa kötü bir gün geçirmiş insanlardan çok da farkları yok. Böyle olması filmin çok da yüksek olmayan bütçesi açısından yararlı olmuş. Her şeyi görsel hale getirmeye çalışan Uzak Doğu yapımı düşük bütçeli korku filmlerinde uygulanan özel efektler yerine daha yerinde bir tercih yapılmış. Kahramanlarımızın kalabalık bir zombi topluluğun içinden sadece onlar gibi yürüyüp sesler çıkararak rahatça geçebilmiş olmaları sözümü doğruluyor.
Filmin sonunda pek tabii ki zombiler de kapitalist tüketim hayatimizin bir parçası olurlar. Türk televizyonlarında Uygur Kardesler'den aşina olduğumuz dandik yarışma şovlarında, hanımların bir yandan ütü yaparken izlediği aile dramlarına yer veren sabah kuşağı programlarında, zaten normal şartlarda birçok insanın yapmak istemediği asgari ücretle çalisilan işlerde artık baş kahramanlar zombiler olmuşlardır. Esas oğlanlarımızdan Ed’in hayatı çok da büyük değişikliğe uğramamıştır. Artık geri kalan yaşamını zombi olarak geçirmesi, onun bütün gün oturup bilgisayar oyunları oynamasına engel teşkil etmemektedir. Ne de olsa Shaun her zaman onun yanındadır.

|