|
Perdede ve Ekranda Sosyal Vampirler

Vampirim, ama Asosyal Değilim!
Alman “dışavurumculuk akımı”nın başyapıtlarından biri sayılan ve F. W. Murnau’nun yönetmenlik koltuğunda oturduğu ilk resmi vampir filmi Nosferatu (1922) ve Bela Lugosi’nin “dehşetengiz” oyunculuğu ile hafızalara kazınan kült film Dracula (1931) ile başlayan vampir çılgınlığı son yıllarda –malumunuz olan- “Alacakaranlık” serisi ile hız kesmeden devam ediyor. Isabella Swan ile Edward Cullen’ın ölümsüz(!) olduğu kadar sorunlu aşkını anlatan serinin ikinci halkası “Yeni Ay” Kasım ayında vizyonda… Ekranda ise izlenme rekorları kıran vampir dizisi True Blood geçtiğimiz hafta ikinci sezon finalini yaparak ekrana geçici süreliğine veda etti. Ancak son yıllarda perdede ve ekranda tam gaz devam eden vampir furyasına baktığımızda “Eski ‘vamp’lar bardak oldu.” diyebiliriz, çünkü vampirleri kimlik karmaşasına dahi sürükleyebilecek yeni bir vampir portresi doğdu: Sosyal Vampirler.
Sivri dişli, kan emici vampirler başta Bram Stoker’ın kült romanı Dracula uyarlamaları olmak üzere pek çok kez perdeye taşınmıştı, biz seyirciler de bol örümcek ağlı şatoları mesken edinmiş aristokrat vampirlerin maceralarını korkuyla karışık heyecan ve hatta hayranlıkla izlemiştik. Sarımsağa dayanamayan, günışığında yanarak yok olan bu vampirlerin “bronzluktan bihaber” mermer gibi tenleri ve avurtları çökmüş yüzleri vardı. Genelde “biraz-sonra-köşkte balo-var-valse-beklerler” tarzı frakları, bol briyantinli simsiyah saçları ve tıslayan sesleri olduğunu da belirtmeliyiz elbette... Transilvanya gibi bilinmedik bir diyarda yaşayan bu vampirler belki de bu ilginç(!) görünüşleri yüzünden toplum içine karışamıyor, bu nedenle tam anlamıyla “ıssız adam” hayatı yaşıyorlardı. Ancak vampirler gün geçtikçe “kabukları”ndan ve “tabutları”ndan çıktılar, artık toplum içine karışmaktan korkmuyorlar. Şimdi “yeni nesil vampirler” ile “eski nesil vampirler” arasında bir karşılaştırma yapalım ve “vampir cephesi”nde neler değiştiğine kendi gözlerimizle şahit olalım…

Perdede Asosyal Vampirler: Dracula, Martin, Lestat & Louise
“Asosyal vampirler”in “en asosyali” ve “en korkuncu” Bram Stoker uyarlaması Nosferatu’da izlediğimiz Max Schreck tarafından canlandırılan Kont Orlock (keza, Dracula’dan tek farkı ismi) desek yanlış olmaz. Sinemada “Nosferatu tipi vampir” adlı yeni bir ekol başlatan bu filmde Kont Orlock, alıştığımız kalıplaşmış vampir figüründen çok uzak bir görüntüde karşımıza çıkıyordu. Kont, pençeyi andıran elleriyle ve uzun ön dişleriyle daha çok “yaşayan bir ölü”yü andırıyordu ve “çekicilik” kavramına teğet bile geçmiyordu. Dişleri kadar sivri dazlak bir kafası, “Midas’ın eşek kulakları”na benzer kulakları olan birinin kadınlara hitap etmediğini söylemeye gerek bile görmüyoruz elbette… Şatosundan dışarı çıkmayan, tabutunda uyuyan ve seyahat eden(!), pislikle -özellikle fareler ve veba ile özdeşleştirilen bir figürdü kan emici Kont Orlock ve doğal olarak “asosyal” bir vampirdi.
“Şatodan çıkmayan, ancak çekiciliğinden taviz vermeyen vampir” konumunda 1931 yapımı Dracula filminde Bela Lugosi’nin canlandırmış olduğu “Kont Dracula” tiplemesini görüyoruz. Lugosi bu filmindeki gerçekçi performansıyla seyircilerden tam not almış, filmin kült mertebesine ulaşmasında en büyük pay sahibi olmuştu. Kafamızdaki vampir klişesini de ona borçluyuz; gerek dış görünüşü, gerekse giydiği şık ama demode kıyafetlerle gelecekteki kan emici yoldaşlarına da “rehber” niteliği taşıyordu Bela Lugosi… Macar asıllı aktör, görüntüsüyle “ürkütücü”, fakat aynı zamanda kadınların kalbini çalacak kadar “karizmatik” bir erkeği canlandırıyordu. Ancak o da şatosundan ancak yarasa şeklini aldıktan sonra çıkabilen ve kurbanları hariç insanlardan uzak durmayı yeğleyen “asosyal” bir vampirdi.
Ne şatosu, ne parası olan ancak yine de insanlardan uzak duran bir “vampir-insan”ın sıradışı hikâyesinin anlatıldığı Martin (1977) ise George Romero’nun korku sinemasının tozlu raflarda kalmış bir başyapıtı… Bu filmde 17 yaşındaki Martin’in vampir olduğunu düşünmesiyle başlayan süreç perdeye taşınmıştı. Başroldeki John Amplas’ın ünlü aktörlere taş çıkartan bir performans sergilediği filmde Martin normal bir insan gibi gözüküyordu, ne tıslayan sesi ne de sivri dişleri vardı. Fakat genç adamın yanında taşıdığı jiletler de aynı işlevi görmesine yetiyordu(!). Günışığına çıkabilen ve “sarımsak” ve “haç” gibi vampir kaçırma yöntemlerini “safsata” olarak nitelendiren Martin toplum içinde yaşayabilmesiyle fakat buna rağmen “kalabalıklar içinde yalnız vampir” konumuna düşmesiyle diğer kan emici yoldaşlarından ayrılıyordu. Bu yalnızlığı da onu başa yollara itiyordu ve olaylar çığrından çıkmaya başlıyordu. Nitekim genç vampir Martin’i bu açıdan “insan görünüşlü asosyal vampir” kategorisine sokabiliriz.
Francis Ford Coppola’nın yönetmenlik koltuğunda oturduğu 1992 yapımı Dracula’da usta oyuncu Gary Oldman tarafından canlandırılan “İngiliz centilmeni” Kont Dracula’yı seyrediyoruz. Gary Oldman, John Lennon tarzı gözlükleri ve gri işlemeli takımıyla perdede yepyeni bir “Dracula” portresi çizmişti. Yakışıklı Kont, çekiciliği ve nazikliğiyle kadınların kalplerini fethetmesini biliyordu. Ona “hayır” diyebilecek kadın yok denecek kadar az olduğundan hiç aç kalmıyordu(!). Hindistanlı yönetmen Tarsem Singh yapımı “Düşüş-The Fall” adlı filmdeki kostümlerin altına da imzasını atmış Japon tasarımcı Eiko Ishioka’nın kostümlerini giyen Gary Oldman, Charles Dickens romanlarından fırlamışçasına buram buram Viktoryan kokuyordu. Ancak bu şıklığıyla bile toplum içine pek karışmıyor, görünmez olmayı yeğliyordu Kont Dracula… Coppola’nın Draculası için de “centilmen asosyal vampir” diyebiliriz.

Vampirlerden bahsetmişken Neil Jordan’ın yönetmiş olduğu Brad Pitt ve Tom Cruise’un Vampirle Görüşme (1995) filmini es geçmek olmaz tabii ki.... Bu filmde aristokrat baş vampir Lestat (Tom Cruise) ölümsüzlüğünü ve bu hayatın şehvetini paylaşmak için yanına Louise’i (Brad Pitt) alıyordu. Günışığına çıkamayan ve tabutlarda yaşayan bu aristokrat vampirler hitabet sanatının nimetlerinden faydalanmayı çok iyi biliyor, ihtişamdan ve lüksten büyük bir haz duyuyordu. Bu filmde vampirler yine “aristokrat” ve “karizmatik” bir görüntü çiziyordu, fakat ek olarak vampirlere “romantizm”, “hümanizma” ve “melankoli” gibi bazı özellikler yüklenmişti. Bu açıdan “ yüzyıllık vampir kitabı”nda yeni bir sayfa açan Louise ve Lestat, karşı konulamayacak derecede yakışıklı ve şıktılar; fakat sadece amaçları olan “kurbanlarının kanı”na ulaşmak için toplum arasına karışıyorlar ve onlarla aşk yaşıyorlardı. Bu nedenle Lestat ve Louise’i romantik “asosyal” vampirler olarak tanımlayabiliriz.
Artık Devir Değişti, Ee Tabii Vampirler de Değişti: Twilight Serisi, True Blood
Günümüze geldiğimizde ise bize popüler kültürün armağanı olan 2000’lerin “sosyal” vampirlerini görüyoruz. Görünen odur ki, 2000’li yıllarda perdede gördüğümüz vampirler, bir imaj danışmanı tutup onun önerilerine kulak vermiş(!), çünkü imajları radikal biçimde değişmiş. Listemizin en üst sırasında tabii ki Alacakaranlık filminin baş karakteri Edward Cullen var. Edward Cullen tasarımcı elinden çıkma son moda kıyafetleri, gün ışığında parıltılar saçan cildi ve buğulu sesiyle perdede boy gösteriyor. Yakışıklı vampir Cullen ne sarımsaktan çekiniyor, ne de günışığında yanarak yok oluyor. Bu yüzden rahatlıkla toplum içine karışabiliyor ve yaşıtlarıyla(!) okula gidebiliyor, hatta ve hatta okulun “en çekici çocuğu” rütbesini de kimseye kaptırmıyor. Ayrıca zayıflıklarla dolu genç bir “insan”a âşık oluyor ve onu “kanının dayanılmaz hafifliğine” karşı koyabilecek kadar çok seviyor. Günümüzün romantik “sosyal” vampiri de bu olsa gerek…
Televizyonda devam eden True Blood, Moonlight ve Vampire Diaries dizilerini de unutmamak lazım… Bu dizilerin en çok ilgi göreni ise yapımcısı Alan Ball’u Amerikan Güzeli ve Six Feet Under gibi başarılı yapımlardan da anımsayacağımız True Blood… True Blood’da sentetik kanla beslenen vampirler insanoğluyla rolleri değişiyor, dizide asıl “kan emici” “iyi kafa yapan vampir kanı”nı ele geçirip satmaya çalışan tüketim toplumunun esiri olmuş insanlar... Vampirler bu dizide de hem yakışıklı, hem çekici bir görüntüye sahipler ve insanların arasına karışmaktan çekinmiyorlar. İnsanların olduğu barlara rahatça girip çıkabiliyor, Dallas’ta kendilerine özel tasarlanmış lüks otelde “B negatif” veya “AB” grubu sentetik kanlarını yudumluyorlar. Hatta ve hatta vampirlerin dünyasındaki Brad Pitt ve Angelina Jolie vampir bebek evlat ediniyor! Ancak, dizide de gerçek hayattaki gibi dar görüşlü olan insanlar mevcut ve özellikle kasabalardaki pek çok “at gözlüklü insan” çoğu vampire davranışları ve hareketleriyle rahat vermiyor. True Blood’daki vampir arkadaşlarımız bu yönden “ötekileştirilmiş sosyal vampirler” olarak adlandırılabilir.

Sosyal Vampirlerin Son Halkası: Gece Evi ve Ucubeler Sirki
“Alacakaranlık”tan hemen sonra çıkan “Gece Evi” kitapları da vampirlerin sağlam konumunu perçinlerken, 2011 yılında serinin ilk kitabının filmini göreceğimizi söylemeye gerek yok sanırım… Bu kitapların başkahramanı olan genç kız Zoey Redbird de vampir okulu Gece Evi’ne giden bir çaylak ve toplum içine karışırken yapması gereken tek şey vampir olduğunun belirtisi olan alnındaki dövmeleri kapatmak… Gece Evi’ndeki vampirler de insanoğlunun tutkusu olan ölümsüzlük yeteneğine sahip ve kitapta “çekici ve seksi” bütün Hollywood yıldızlarının hepsinin vampir olduğunu belirten eğlenceli bilgiler de bulunuyor. “Sosyal” vampir tanımlamasına bu kitaplarla “ünlü” sıfatı da eklenmiş oluyor.
“Alacakaranlık”tan beş sene önce 2000 yılında raflarda yerini almış Ucubeler Sirki serisinin filmi ise yakın zamanda vizyona girecek. Kitapta bir vampirin başında olduğu “Ucubeler Sirki” adlı gösteriye giden ve kendisi de yarı-vampire dönüşen 16 yaşındaki Darren Shan’ın başına gelenler konu ediniliyor. Bu kitapta da vampirler insanlardan beslendikten sonra onları öldüren kötü yaratıklar değiller, başkalarını vampire dönüştürmek için ısırmıyorlar. Ayrıca alıştığımız gün ışığına çıkamayan sivri dişli yaratıklar konsepti yerine “günışığında fazla durması sakıncalı” yaratıklar tanımlamasını görüyoruz. Ucubeler Sirki serisinin kitapları filminde de “sosyal vampirler” göreceğimizin habercisi bilgiler içeriyor, yani “yaşasın sosyal vampirler!”

Vampirim, Vampirsin, “Vampiriz-M”
Günümüzün tüketici toplumunda neredeyse hepimizin “yaşlanmama” ve “kusursuzluk” takıntısı var, orası kesin… Bu uğurda kimimiz acı çekeceğimizi bile bile bıçak altına yatıyoruz, kimimiz de tıbbın bize bahşetmiş olduğu “botox” gibi nimetlerle zamanı geri döndürmek için varımızı yoğumuzu ortaya koyuyoruz. Belki de bu yüzden vampirler bize çekici geliyor, çünkü onlar sonsuza kadar aynı yaşta kalan ve kırışıklık nedir bilmeyen varlıklar... Bir de kusursuz güzellikleriyle girdikleri her ortamda ilgiyi üzerlerine çekebilen varlıklar olunca, onlara has tüm kötü özellikleri bir anda unutuyoruz nedense… Şimdi bir de bu kıskanılacak özelliklerine “sosyallik”leri eklendi ve ortaya tadından yenmeyecek bir vampir portresi çıktı. Böyle vampirleri kim sevmez ki?
“Vampirizm” hayatımızın her noktasına sıçramaya devam ededursun, her geçen gün perdede ve ekranda yeni “sosyal vampirler” görmeye başlayacağımızın müjdesini veriyor yapımcılar… Yakında belki de “ikoncan”, “sıfır beden” vampirleri izleyeceğiz perdede ve ekranda; hayal etmesi zor değil, ne dersiniz? Bekleyelim ve görelim, bakalım bu “sosyal vampir”lerin sonu nereye varacak?

|
|
|
|
|
|
|
|