Buffalo 66
Ruh hali karmaşasından hoşlanan ya da "tuhaf" olarak adlandırılabilecek filmlerden zevk alanlar için en ideal filmlerden biridir herhalde Buffalo 66. Vincent Gallo gibi çok yönlü bir adamdan da başka bir şey beklenemezdi pek tabi. Zira kendisi yönetmen, aktör, müzisyen, senarist ve hatta modellik gibi birçok yeteneğe sahip. Bu da küçük bir detay.
Filmin konusundan kısaca söz etmek gerekirse filmin ana karakteri olan Billy Brown, hapisten yeni çıkmış, sorunlu, nadir bulunan türden bir adamdır. Hapisten çıktığında ailesini ziyaret etme kararı alır, ancak ortada ufak bir problem vardır; ailesine hapiste olduğunu söylemek yerine, onlara son derece düzgün bir hayatı yaşadığını ve çok sevdiği bir karısı olduğunu söylemiştir. Bu durum karşısında çözüm üretmekte pek de zorluk çekmeyen Billy, hapisten yeni çıkmış ve işeyecek bir yer bile bulamayan sapkın bir adamın bulabileceği en iyi yolu bulur, Layla (Christina Ricci'yi sarışın görme şansını yakalamak isteyenler için bile izlenebilir) adında "teenage" olarak adlandırabileceğimiz genç, sarışın bir kızı kaçırarak ailesine karısı olarak tanıtır ve olaylar gelişir.
Sinopsise şöyle bir göz atıldığında aslında çok da ilgi çekici görünmese de, film gerçekten başarılı olarak değerlendirilebilecek nitelikte. Zaten izlendiğinde, film aslında birçok farklı akstan ilerlediği fark ediliyor. Yönetmen Gallo, filmin temel ve basit görünen konusu dışında, gerçek hayatta babasıyla yaşadığı tüm çarpık ilişkiyi filme yansıtmayı başarmış, üstelik klişelerden uzak baba-oğul kavgalarını kullanmadan. Şu güne dek birçok baba-oğul çatışmasını konu alan film izlemiş biri olarak diyebilirim ki, bu filmde ne baba, ne de oğlu suçlayabilirsiniz, ikisinden de nefret etmek için bir sebep bulması zor, çünkü Gallo, iki tarafın bakış açısını da vermeyi başarmış. Bir psikologdan falan yardım alınmadıysa, Vincent Gallo'ya hep beraber bir kez daha âşık olmayı teklif edebilirim.
Baba-oğul ilişkileri bir yana, filmin bir diğer etkileyici yönü de, Layla ve Billy arasındaki ilişki. Zaten filmde 'ağlasam mı gülsem mi' moduna girmenizi sağlayan asıl nokta da bu diyebiliriz.105 dakika boyunca, içinizde tanımlanamaz bir merak oluşuyor, nereye bağlanacak bu ilişki, aşk mı hiç mi vs. soruları kafanızda dolaşıyor sürekli. Bu konuda Christina Ricci'yi de görmezden gelmemek lazım, çünkü gerçekten karakteri çok başarılı yansıtmış.
Karakterizasyonda ilgi çekici bir diğer nokta da kullanılan renkler. Layla'nın kıyafeti, Billy'nin kırmızı botları, rahatlıkla filmin olmazsa olmazları olarak değerlendirilebilir. Bu filmin bir rengi var evet. Ve eminim ki izleyen kimse, bu cümleyi garipsemeyecektir. Uçuk bir mavi bu film, solgun, hüzünlü, sessizce gülümseyen, gülümseten, bir mavi.
Bu arada müzikler son derece başarılı (Gallo'nun müzisyen kimliği de eksik kalmamış) ve müziklerin de etkisiyle diyaloglar insanın üzerinde saçma bir hüzün bırakıyor ama ağlamak, zırlamak değil, sadece bir kaç saat içinizden atamayacağınız garip bir karın ağrısı.
'Çok iyi film' beklentisine girerek izleyebilirsiniz bu filmi, hepsini karşılayacaktır, şimdiden afiyet olsun.

|