Blood: The Last Vampire – Blood: Son Vampir
2000’li yılların başlarında daha da ivme kazanan Uzak Doğu kültürü merakı her koldan hayatımıza girdi. Kollarına bacaklarına kanjili dövme yaptıranlar olsun, evinde geyşa besleme fantezisinde olanlar olsun herkes bir ucundan da olsa bu akıma dahil olma merakında. Japonlar da zeki ırk tabi, bunu paraya dönüştürme peşindeler. Küçükken izlediğimiz kocaman gözlü masum Japon çizgi film karakterleri para burada diye artık daha vamp, daha vahşi ve daha olgunlar. Watashi wa Candy diye şarkı söyleyen kız artık daha dekolte giyiyor, elinde makineli tüfek ya da tercihen katana var ve dünyayı kurtarmaya çalışıyor. Amerikalılar her şeye el attıkları gibi bu değişimi de kendi yararlarına göre değerlendirip animeleri ve filmleri “Amerikanlaştırdılar”. Bunu yaparken her zaman başarılı olduklarını söyleyemeyeceğim (Dragon Ball: Evolution’ı hatırlatırım) ama misal Speed Racer ve Voltron, Amerikan yapımı çizgi filmler olmalarına rağmen büyük bir hayran kitlesi yakalamayı başardılar.
Amerikalılar sadece çizgi filmlerde göstermediler bu “copy&paste” ekolünü. Uzakdoğu korku filmlerinin de daha büyük bütçeli, ünlü oyunculu Amerikan versiyonlarını çekip vizyona sürdüler. Ama bilmedikleri bir şey vardı; orijinal filmlerini kopya versiyonlarından daha korkunç yapan çekik gözlü, siyah düz uzun saçlı küçük kızlar (Japonca ya da Korece’nin de İngilizce’den fonetik olduğunu da unutmamak lazım). Ne kadar para harcarlarsa harcasınlar orijinallerinin ürkütücülüğüne ulaşamıyorlar, ama denemekten de yılmayacaklar bu gidişle. Japon versiyonlarından çevirme Amerikan yapımı filmlere biraz önyargıyla yaklaştığım doğru. Ama çok yanlış bir yaklaşım olduğunu düşünmüyorum, zira benim için Turist Ömer Uzay Yolunda’dan statü olarak çok büyük bir farkları yok. Blood: The Last Vampire’ın filmini izlemeden önce de aynı hissiyat içerisindeydim. Üzülerek söylüyorum ki hislerimde gene çok yanılmamışım.
Animesinden uyarlanan Blood: The Last Vampire, aslen çok Japon olan bir hikâyeyi Amerikalı hemşerilerimizin nasıl kendimize göre çeviririz mantığıyla çekilmiş bir film. Öyle ki, filmi izledikten sonra benim izlediğim anime bu değildi yahu diyerek oturup orijinalini bir kez daha izledim. Ana karakterimiz Saya, insanoğlunun vampirlerle savaşında (ki animesinde Chiropteran diye geçiyorlar) en etkin silahtır, zira Saya’nın kanı bu yaratıkların kanına karıştığında onlarının kanını kristalize edip ölmelerine yol açıyor. Filminde bundan bahsedilmemesine rağmen filmde Saya’nın kullandığı kılıç üzerinde ince kanallar olan, böylece saplandığında Saya’nın kanının öldürdüklerinin içine zerk edilmesini sağlayan bir kılıç. Oysaki genel kültür ve Bram Stoker bize der ki, vampirleri öldürmek için kalplerine saplayacağınız ahşap bir kazık, rahip tarafından okunup üflenmiş kutsal su, ya da direkt güneş ışığına maruz bırakmak yeterli oluyor. Filmde öldürülen yaratıkların chiropteran olduklarını söylemeleri gerekirdi herhalde. Neyse diyor ve bu anlaşılmazlığı geçiyoruz.
Filmde başrol aslında Saya’nın olmasına rağmen filmin ilk yarısında olaylar okuldaki arkadaşı Alice’in çevresinde gelişiyor. Saya vampirleri avlaması amacıyla Japonya’daki Amerikan üssüne öğrenci kılığıyla gönderilen bir avcıdır. Okuldaki öğrenciler arasına bile sızmayı başaran bu vampirleri (ki başta da dediğim gibi bildiğimiz vampirlerden değil bunlar, güneşe bile çıkabiliyorlar) kısa sürede sezip haklarından gelen Saya’nın bu katliamına okul öğrencilerinden Alice şahit olur. Üsteki generalin kızı olması olanları hemen babasına ispiyonlayıp olay yeri inceleme ekibi (CSI: Japonya) gönderilmesine sebebiyet verir. Ama bu işi 1600’lerden beri yapan Council, tabii ki de daha deneyimli olduklarından iz bırakmadan ortalığı çoktan temizlemişlerdir. Daha sonra büyük bir vampir grubuyla karşılaşan Alice gördüklerine inanamasa da Saya’ya yardım etmeye çalışır.
Filmin ikinci yarısı Saya üzerinde yoğunlaşıyor. Saya kendini ezeli düşmanı Onigen’i bulup onu öldürmeye adamıştır. Bunu engellemek için peşlerinden gelen sayısız vampirlerle savaşırken filmin bir buçuk saati biraz sancılı olsa da geçiyor. Filmin son dörtlüğü başlarda biraz göz ardı edilen bir görsellikle güzelleşiyor. Saya’nın eğitimini gösteren flashbackler, Onigen ile karşılaşması filmin başlarında çektiğiniz kötü CGI efektleri az da olsa göz ardı etmenizi sağlıyor. Filmde katana ve vampirler olunca litrelerce akan kan olması normal bir durum. Ama bu kanı eski yöntemlerle yapmak yerine bilgisayarla yapalım ortalık kirlenmesin diye düşünen yönetmen çok kötü bir karar vermiş zira akan kan daha çok pekmez kıvamında gözüküyor.
Blood: The Last Vampire’ın filmini Japon hemşerilerimiz çekmiş olsaydı belki daha iyi bir filmle karşı karşıya kalacaktık ama Amerikalılar ne yazık ki bu işi pek becerememiş. Belki daha önce filmi çekilmiş olsaydı da onu kopyalasalardı daha başarılı olabileceklerdi. Eğer animenin hayranıysanız filme gitmenizi önermem. Animeyi izlemeden filmi izlerseniz hikâyenin çok havada kaldığını, olayların bağlanamadığını düşüneceksiniz. Karakterler üzerine çok düşünülmemiş, yüzeysel, derinliği olmayan bir film ortaya çıkmış. İkiye yarılan insanlar, rakı masası büyüklüğünde kılıçlar kullanan Sailor Moon kıyafetli kız görmek istiyorsanız Blood: The Last Vampire yapacak daha iyi bir işi olmayan birisi için önerebileceğim bir film. Ama zoraki İngilizce konuşan çekik gözlü insanlar ister istemez ucuz kung fu filmlerini hatırlatıyor.

|