Inglourious Basterds – Soysuzlar Çetesi

Tarantino is a Genius Basterd!

Pastiş metodunu kullanarak oluşturduğu tarz, belli bir kesim için “aşırmak”, “taklit etmek” gibi kelimelerle ifade edilse de, önemli bir kesim Tarantino’nun ortaya koyduğu her eserinde başka filmlerden esinti taşıyan elementleri harmanlayarak bir araya getirdiği ve kendi yorumuyla yeniden inşa etmeyi başardığı konusunda hemfikir. Nazarımda ise Tarantino yönetmenlik sıfatından ziyade bir “sinefil” olarak takdir toplamayı başaran bir isim olmuştu hep. Bu nedenle müthiş sinema tarihi bilgisinin senaryolarının içine yerleştirmekteki ustalığının ilk defa bu denli zirve yaptığı Inglourious Basterds’ı, sinema sanatının -hangi sıfatla (yönetmen, oyuncu, senarist, izleyici) olursa olsun- ve ona emek vermiş herkesin önünde eğilen bir başyapıt olduğunu söylemekte bir sakınca görmüyorum.

B-movie’lerin ruhunu alıp neo-noir öğelerle süslediği ve 50’lerin suç ve gangster filmlerine göndermelerle dolu 3 filmden sonra 70’lerin Uzak Doğu dövüş sanatlarının en ince detaylarıyla yer aldığı Kung-fu filmlerinden ve Japon animelerinden esintiler barındıran iki film (aslında tek) çeken; ardından da 80’li yıllara kadar etkisini sürdürmüş istismar filmlerine selam çakan bir adamın, Nazi döneminde geçen bir Spagetti Western yapmasına şaşırmamız gerekiyor esasen ancak dönemi ele alış biçimini görüp de hayrete düşmemek, hayran olmamak mümkün değil.

En başta hikâyeler arasındaki kopukluk, kurguda bir problem olduğu hissiyatı yaratıyor Tarantino, ama filmini chapter’lara böldüğü ve her hikâye içinde bütünlük taşıdığı gibi sonunda makul bir şekilde birbirine bağlandığı için olumsuz bir eleştiri olarak zikretmek zor. Belki Tarantino’nun gene bol diyaloglu uzuuunca sekanslara fazla eğilmesini, bu nedenle filmin süresinin yaklaşık bir 10-15 dakika fazla geldiği söylenebilir eleştiri olarak ama bu bile fazla göze batmıyor hikâyelerin akıcılığı sayesinde.

“Once Upon a Time in Nazi-Occupied France” adındaki ilk bölüm müthiş bir sekansla açılıyor. Adından da anlaşılacağı üzere Nazi işgalindeki Fransa’da geçen ilk bölümün ilk sahneleri, Hans Landa (Tarantino’nun yarattığı en iyi karakter olduğu kanaatindeyim) isimli SS Subayı (Albayı? – detaylarda boğulmayalım neyse) ile evinde Yahudileri sakladığından şüphelenilen Fransız çiftçi arasında geçen ve gerilim dozajının giderek arttığı bir gövde gösterisine tanıklık ediyor. Açılıştaki sahnelerde rolünde her dakika giderek devleşen Christoph Waltz’ın filmin ilerleyen dakikalarında döktüreceğini tahmin ediyoruz da yılın tartışmasız en iyi performansına, son yılların en iyi kötü adam rolüne imza atacağını o anda kestiremiyoruz.

Shosanna isimli küçük Yahudi bir kızın Landa’nın elinden kaçmasının ardından ikinci bölümde kendilerine “Apaçiler” diyen ve tüm Nazilerin kökünü (saç köklerini) kazımaya ant içmiş bir grup Amerikalıyı görüyoruz. Fransa’daki Nazileri yakalayıp öldürmekle kafayı bozmuş grubun başını Brad Pitt’in ileri derecede yavşak güneyli aksanıyla karikatürize (ki amacın da tam olarak bu olduğu kanısındayım) bir biçimde oynadığı Albay Aldo Raine çekiyor. Brad Pitt’in en eğlenceli performansı olduğu su götürmez ancak aman aman bir oyunculuk olduğunu söyleyebilmemiz için Waltz’ı hiç izlememiş olmamız lazım gelirdi.

Artık büyümüş, genç bir kadın olmuş Shosanna’nın Fransa’da yaşadıklarına odaklanan üçüncü bölümde Fransız aşk filmlerinin havasını yaratmaya çalışıyor QT ama solumamıza bile izin vermiyor desek yeridir. Zira bir savaş kahramanı haline gelmiş yakışıklı, genç Alman askeri Fredrick Zoller, sinema sahibi Shosanna’ya âşık oluyor da kızcağızın Nazilerin elinden kaçmış bir Yahudi olduğundan bihaber. Genç askere prim vermeyen Shosanna rolündeki Melanie Laurent’in özellikle Hans Landa’yla karşılıklı oturdukları ve Strudel yedikleri sahnede ortamda oluşan gerginliği seyirciye aktarmaktaki başarısı gerçekten takdire şayan. Dönemin propaganda bakanı Joseph Goebbels (ki Sylvester Groth muazzam oynamış kendisini), “Ulusun Gururu” isimli Almanların ne kadar üstün bir ırk olduğunu anlatan propaganda filminin gösterimi için galayı Shosanna’nın sinemasına taşımaya karar verip Hitler dâhil tüm önemli olan adamların da orada olacağını söyleyince, masumane havasından sıyrılıp farklı bir kimliğe bürünüyor Shosanna. Tarantino, sömürüye izin vermeyen bir karakter yarattığı gibi bugüne kadar çizdiği tüm kadın portrelerinden daha farklı bir yerde duran hem sert hem naif bir femme-fatale çıkarmayı başarıyor Laurent’ten.

Gereğinden fazla uzun bulunan bar sekansı ise filmin en sevdiğim bölümünü oluşturuyor. Spagetti Western’lerin etkisinin en fazla hissedildiği bu bölüm ani ölümlerle seyirciyi şoke ediyor ama asıl sinirleri zıplatan QT’nun filmin ilk bölümünde yaptığı gibi gerilimi yavaş yavaş seyircinin damarlarına zerk etmesi. Michael Fassbinder (film eleştirmeni olan karakteri Archie Hicox üzerinden Tarantino sinema bilgisini konuşturuyor yine) ve August Diehl’in (Waltz yüzünden kesinlikle es geçilmemesi gereken filmin en iyi ikinci performansı) karşılıklı döktürmeleriyle her saniye damarlarımıza daha fazla gerilim enjekte ediyor Tarantino bar sahnelerinde.

Tüm bölümlerin başarıyla birbirine bağlandığı final bölümüyse planların son noktada birbirine karıştığı ve hiçbir şeyin istediği gibi gerçekleşmediği casus filmleri ve kara filmlere göndermelerle dolu, hakkaten de hiçbir şeyin beklediğimiz gibi gelişmediği son derece eğlenceli bir bölüm;

Bizi, “daha kaç dilde konuşacak acaba?” şeklinde sorulara gark eden Waltz’ın İngilizce, Almanca, Fransızca’nın ardından İtalyancası’nı da konuşturması,

İtalyan Sineması’ndan isimleri canlandıran Brad Bitt, Eli Roth ve Omar Ulmar’ın ağzından çıkan Grazie, Arivederci telaffuzları,

Landa’nın ayağını dağda kayak yaparken kırdığını söyleyen Bridget von Hammersmark’a (Diane Kruger da fena oynamamış) verdiği tepki,

Shosanna ve Zoller’in imkânsız aşk temalı siyah-beyaz filmlere selam durduğu sahneleri,

Tarantino’nun ayak fetişistliğini külkedisi masalı üzerinden sunduğu Diane Kruger ve Waltz’lı sahne,

Ve her bir karesi ustalıkla çekilmiş, ters köşeye yatıran hayranlık uyandırıcı bir final.

Tarantino, beklendiği gibi şiddeti de çekinmeden gözler önüne seriyor ama sanki bu sefer bir otokontrol sistemi oturtmuş gibi. Bir Kill Bill görüp geçirmiş olanları o kadar da etkilemeyeceği kanısındayım. Müzikler desen, gene özenle seçilip hazırlanmış. Ennio Morricone’un harika bestelerinden (Un Amico leziz), az bilinen Almanca şarkılara (filmde de gönderme yapılan aktris Lilian Harvey ve pek çok filmde başrolü paylaştığı Willy Fritsch’in beraber söyledikleri “Ich wollt ich wär ein huhn” gibi), İtalyan ezgilerinden David Bowie’ye kadar, çok çeşitli çok renkli bir soundtrack var karşımızda.

Daha önce şahsımı hiç eğlendirmediği kadar eğlendirmeyi başaran Tarantino, Brad Pitt’in ağzından döktürdüğü “sanırım bu benim en iyi eserim” repliğini senaryoya bir final cümlesi olarak yerleştirmekte haksız sayılmaz. QT’nun başyapıtı mı bilmiyorum şu an için (ikinci kez izlemeyi gerektiriyor böyle bir yorum) ancak şahsen en fazla keyif aldığım, güldüğüm, hem sinema sanatı ve tarihine duyduğu saygıya, hem de bunu kendince harmanlayış biçimine hayran kaldığım ilk filmi oldu. Bir de Carradine’a yıllardan sonra hak ettiği değeri kazandırmış olması gibi bizi Christoph Waltz gibi bir cevherin yanında pek çok başarılı Avrupalı oyuncuyla tanıştırmış olması da cabası. Belki istemeden böyle bir noktaya sürükledi kendisini ama Tarantino’nun kendisini bu filmle Amerikan Sineması’ndan ziyade Avrupa Sineması’na yakın bir yere konuşlandırmayı başarmış olması durumu var ki, nasıl yorumlamalı, işte onu bilmiyorum.    



sAnasayfa>>
Sinema Bölümü>>

 

 



Anasayfa | Müzik | Haber | Sinema | Moda | Olay | Insan | Ajanda| Katalog| Künye
Sitemiz minimum 1024*768 çözünürlükte görüntülenmek üzere tasarlanmıştır.
Reset! 2007-2010