Bored to Death

Eylül Ayı itibariyle yaz mevsiminde stand-by’a geçmiş hayatlar yeniden canlanıyor. En basitinden yazın bitmesiyle insanlar artık denize girme havasının kalmadığının hüznüyle evlerine dönüyor, okullar açılıyor, şehir kalabalıklaşıyor. Akşamları sahil kenarı dolaşmaları ya da balkonda okeye dördüncü aranması aktiviteleri yerini yastıklara battaniyelere sarılıp televizyon karşısına geçmeye bırakıyor. Her ne kadar yazın bitmesinden çok hoşlanmasam da açık pencereden içeri gelen ince belli bardakta kaşığın cama ritmik vurma sesi ya da çıt çıt okey taşlarını beşerli toplama sesini çok özlemeyeceğim.  Gerçi bu sayede mahallede neler olup bittiğinin özetini de almış oluyordum ama yaşları 78 ilâ 94 arası değişen komşularımın hayatlarında neler olup bittiğini öğrenmeden de yaşayabilirim sanırım.

Sonbaharı bir oturma odalarına dönüş mevsimi olarak görüyorum.  Coğrafya itibariyle ne zaman ne kadar yağacağı belli olmayan sağanaklar sayesinde dışarıda şeker gibi erimemek adına evde oturmayı tercih eden birçok insan gibi, televizyonu açıp boş gözlerle bir o kanaldan bir bu kanala geçiyorum. Biraz zombisel bir durum söz konusu tabi, bir elimde kumanda, diğerinde tercihen sıcak çikolatam, dikkatimi 3 saniyeden fazla çekebilen bir program arama derdindeyim. Televizyon kanalları da pek tabi bu durumun farkında, birçok yaz uykusuna yatmış diziler ve programlar eylül ayı ile hayata yeniden gözlerini açıyorlar.

Zaten her bölümünü ibadetsel bir şekilde izlediğim diziler dışında yeni başlayan diziler özellikle ilgimi çekiyor. Bazılarını en fazla iki bölümden sonra ilk baştaki heyecanımı yitirip bir daha izlememek üzere rafa kaldırsam da “Bored to Death” adını ilk duyduğumdan itibaren merakla beklediğim bir dizi. Başrolde Jason Schwartzman’ın oynadığı dizide 20’li yaşların sonu, 30’lu yaşların başında hayatıyla daha ne yapacağına karar verememiş genç bir New York’lu Yahudi’yi canlandırıyor. Schwartzman’ın kız arkadaşı bu kararsızlığa, alkol ve esrar bağımlılığı da eklenince artık bu işe bir son vermek gerektiğini anlayıp onu terk ediyor.  Biraz “severek ayrıldık” bir durum olsa da, kadınların bu yaşlarda “ayakları yere basan erkek” arayışının sevgiden de yoğun bir duygu olduğundan ötürü biraz anlayışla karşılamak gerekiyor. Ne yapacağını şaşıran ve durumu kabullenmek istemeyen Schwartzman (ki kendisine bundan sonra Jonathan diyeceğiz) komşusunun hemen yeni birini bulmalısın tavsiyesi üzerine Craig’s List’e bir ilân bırakıyor. İlânda sertifikası olmayan bir özel dedektif olduğunu, makul bir fiyata yardımcı olabileceğini belirtiyor. Bu şekilde aşk acısını atlatmak kulağa biraz saçma gelse de herhalde işsiz bir yazar olduğu için kendisine yeni bir kariyer planı yapıp eski sevgilisini bu şekilde yeniden kazanmaya çalışacağını düşünüyoruz. Dizide Jonathan’ın en yakın arkadaşı Ray rolünde Hangover filminden hatırlayacağımız Zach Galifianakis oynuyor. Bu filmde de kendisini biraz şaşkın bir karakterde görüyoruz.  Onun da kariyersel problemleri vardır; sabit bir geliri olmayan bir çizerdir. Dizide Cheers’daki Sam karakteriyle tanıdığımız Ted Danson da Jonathan’ın patronu rolünde. Eski dizilerin yakın zamanlarda yeniden televizyonda gösterilmesine karşıyım, insanları hâlâ o halleriyle görmeye alışıyoruz ama sonra şu anki yaşlanmış hallerini görünce insan üzülüyor.  Bembeyaz saçları ve taktığı kırmızı başlıklı kızın büyükannesi gözlüğü Ted Danson’a dede görünüşü vermiş, Cheers’daki eski beysbol oyuncusu yakışıklı Sam’le uzaktan yakından alakası kalmamış.

Jonathan aldığı telefonla ilk işine başlıyor. Ama daha önce dedektifliği sadece okuduğu romanlar ve izlediği filmlerden bildiği için, tabi bir de biraz şapşallık olduğundan ötürü yüzüne gözüne bulaştırması çok da şaşırtmıyor. Amerikan polisiye klişelerinden bara gidip barmene bir 20’lik uzatıp “fotoğraftaki kişiyi buralarda gördün mü?” diye sormak herhalde dedektiflikle alakası olmayan birçok insanın aklına gelebilecek bir yöntem.  Gene aynı şekilde aradığı insanı izbe bir otelde bulmak da artık TSE garantili bir durum. Ama Bored to Death’i komik ve izlenebilir yapan da bu tip klişeler ve bunların sonucunda kahramanımızın başına gelen standart dışı durumlar. Comedy-noir diye reklamının yapılmasını yerinde bir karar olarak görüyorum. Dizinin her dakikasında Murphy kuralları geçerli oluyor ve bir şey ters gidebilir diye düşündüğünüz anda kendinizi içinden çıkılması zor bir durumda buluyorsunuz. 

Jonathan’ın karşılaştığı herkese kız arkadaşından ayrılmasını anlatması ve dizide çalan müzikler belki sevgilisinden yeni ayrılmış biri için gözyaşı tetikleyici olabilir. Jason Schwartzman’ın melûl bakışları zaten oynadığı her filmde köpek yavrusu etkisi yapıyor. Dizideki diyaloglar yapmacık durmuyor ve her biri birbirine benzeyen Amerikan yapımı dizilerden farklı bir yere koymanızı sağlıyor, diyalogların bir kısmı ilerde alıntı yapılabilecek nitelikte. Dizi New York’ta geçiyor ama Sex and the City gibisini beklemeyin, ileride Bored to Death buralarda çekildi diye turistik tur yapacaklarını sanmıyorum.  Daha samimi mekânlar, daha olağan kostümler var; ekranda görüp “ben sokakta böyle yürüyenini görmedim, herhalde New York’ta böyle giyiniyor insanlar” gibi düşüneceğiniz bir durum yok.  Bored to Death ekrandaki dizilerden sıkılıp yeni bir şey arayanlar için geliyor. Henüz HBO’nun sitesinde Amerikan i.p.’si ile online izlenebilir ya da internetlerden indirilebilir bir formatta da olsa ülkemizde yabancı dizileri satın alıp gösteren kanallar için geliyor; hepimiz ölümüne sıkılıyoruz bazen.



sAnasayfa>>
Sinema Bölümü>>

 

 



Anasayfa | Müzik | Haber | Sinema | Moda | Olay | Insan | Ajanda| Katalog| Künye
Sitemiz minimum 1024*768 çözünürlükte görüntülenmek üzere tasarlanmıştır.
Reset! 2007-2010