Ólafur Arnalds – Found Songs
Metal müzik revaçtayken bir aralar, Finlandiya’dan babam çıksa dinlerim diye geyikler dönerdi arkadaş masalarında. Zamanla o Finlandiya yerini İzlanda’ya bıraktı, iyi ki de bıraktı! Liste yapmaya kalksak abartı payıyla birlikte yüz isme kadar ulaşırız herhalde. Bunlardan biri de download krizim tutmuşken hard diskime düşmüş bir genç çocuk, Ólafur Arnalds. Genç diyorum, çocuk diyorum, zira kendisi 1987 doğumlu.
Hard diskime düşmüşlüğünün üstünden birkaç ay geçtikten sonra shuffle’da dinlerken tesadüfen intro’sunu Tea Party’den Psychopomp sanıp dinlemeye başladığım (ki alakası yok, şarkıyı özlemiştim herhalde), ancak Ólafur isimli birinden Fok diye bir parça olduğuna şarkıyı üç beş kere hareketsiz dinledikten sonra aydığım bu çocuk inanılmaz. Beethoven’a Mozart’a derler ya üç yaşındayken piyano çalardı diye, muhtemelen Ólafur Arnalds da öyle olmalı! Pohpohu bir kenara bırak da kim bu adam sen onu söyle diyenlere cevap çok. 1987 doğumlu olduğunu söylediğim Ólafur Arnalds Reykjavík’e birkaç kilometre uzaklıktaki bir taşra kasabasında büyüyor. Her 17 yaşındaki ergen gibi ilk tutkusu, hele de bir İskandinav olarak, metal müzik. Çeşitli metal gruplarında davul, gitar, piyano çalıyor. Bunları 2004’te yapıyor, doymuyor bir de kulağımızın pas temizleyicisi İngiliz 65daysofstatic’e de düzenlemeler yapıyor. 20 yaşına geldiğinde artık hazır ilk solo albümünü çıkarmaya ki bu da Eulogy for Evolution. 3055 ve 3326 gibi ilk gözdelerimiz de hâlihazırda bu albümdeler. Ólafur’un 3055 şaheserini bestelediği yaşta olmak da bence insanın babasının öldüğü yaşta olması kadar hazin, Teoman’ın kulakları çınlasın. 2008’de Variation of Static adını koyduğu EP’yle devam ediyor ve Sigur Rós’un dikkatini çekmesi de dönüm noktası olmalı onun için, aynı sene tanrılar topluluğu Sigur Rós’la turnelemesiyle artık o da bir yıldız oluveriyor. Ümitleri de boşa çıkarmayıp üretmeye devam ediyor. Nisan 2009’da, bir hafta boyunca, internet üzerinden her güne bir beste olmak üzere Found Songs dediği son albümünü de paylaşıyor bizle, üstelik sözünde durup 7’sini de yayınlıyor geciktirmeden. Buradan benim favorim ikinci güne tekabül eden Raein.
Ólafur Arnalds neye benziyor sorusuna verilecek cevap dingin ama baygın değil olmalı. Etiket vermek gerekirse herhalde icelandic demek yeterli olabilir, olmuyorsa da klasik müzikle post-rock suları arasında gezindiğini söyleyebilirim. Tabii işlerinin sinematik dediğimiz klasik yanı yüzde doksanını falan ihtiva ediyordur, bu da haliyle Erased Tapes Records’un Ólafur’a kucak açması anlamına geliyor. İyi ki açmış, bir de yine Sigur Rós’la Ólafur Arnalds’ı el ele tutuşturup İstanbul Boğazı’na doğru yelken açtırsa ya!
Sıra gelsin Arnalds’ın son albümü, ya da son yayını Found Songs’a. Enstrümantal, hele de sadece piyanoyla bestelenmiş 7 ayrı parçadan teker teker bahsetmek hem benim, hem de okuyucular için sıkıcı olsa gerek. O halde şöyle bir söylem güzergâhı belirleyecek olursak, ilk 6 parçayı ayrı, pazar gününe tekabül eden son parçayı da ayrı kritik edelim. Pazartesiden başlayıp pazar gününe kadar giden parçaların isimleri şöyle: Erla’s Waltz, Raein, Romance, Allt var Hljott, Lost Song, Faun, ve Ljosid. Erla’s Waltz ile Raein’I kesinlikle ayrı tutuyorum şahsen. Haftanın ilk günleri diye olmalı, Ólafur henüz sıkılmamış ve yaratıcılığı yitirmemiş olmalı ki birbirinden güzel, apayrı iki beste bunlar. Özellikle Raein sıkılmaksızın bütün gün dinletir size kendisini, ya da mp3 çalara atıp yorgun bir okul veya iş günü ardından eve dönüş yolunda vereceği huzurla eşlik edebilir. Farklı farklı dinlemeler mevcut tabii, depresif hissediyorsanız da sizinle depresif olur bu altı şarkı, kafanız rahatsa da gülümsetir; biraz da dinleyicinin kulağına bağlı tabii. Ama pazar, yani Ljosid, kesinlikle apayrı. Sunday morning neşesi var bir kere bu şarkıda, altı günün depresyonunu çıkarıp atmış bir hali ziyadesiyle hissedilmekte. Gerçi Ólafur’un dini görüşlerini bilemeyiz, belki bir pazar kilise seremonisi söz konusudur Ljosid’de. Onu bunu bilmem, piyano da çalamam, ama, Raein ve Ljosid diğer beş günü açık ara geçer, Ólafur Arnalds’a başlamak isteyenler için kesinlikle tavsiye edilir. Belki de salıyla pazar Ólafur’un en sevdiği iki gündür! Tabii bir de Ólafur’un Twitter’dan paylaştıklarını okuyacak olursak kesinlikle depresif bir ruha sahip olduğuna kanaat getirebiliriz, bestelerini de öyle bir kulakla dinleyebiliriz. Keşke kız olsaydım da çikolata beni mutlu edebilseydi demişliği bile var kendisinin, düşünün artık!
Neticede; garbage indie band’lerden geçilmeyen, her gün bir grup çıkaran İngiliz kıyılarından biraz olsun uzaklaşıp İzlanda kıyılarına demir atmak ve bu sırada Ólafur Arnalds’la tanışıp huzurlu bir sonbahar geçirmek dileğiyle, hoşça kalın!

Anasayfa>>
Müzik Bölümü>>
|