My Sister's Keeper – Kız Kardeşimin Hikâyesi

Amerikan sinemasının aile filmlerine, ağlak dramalara verdiği önemin hepimiz farkındayız. Özellikle seksenlerde 'kutsal aile' formülüne sıkı sıkıya sarılan, ailelerin bir trajedi ile parçalanmalarını, bir araya gelmelerini anlatan nice film çekildi ve nicesi Oscar aldı. Kramer vs. Kramer (1979), Ordinary People (1980), On the Golden Pont (1981), Terms of Endearment (1983), Rain Man (1988)... her biri Oscar’lar kazanmış, gişelerde az çok başarılı olmuş 'aile filmleri'. İyi olanları var kötü olanları var. Doksanlar ve sonrasında ise önce televizyonda sonra ise sinemada bu kutsal aile teması parçalanmaya başlandı. Roseanne, Married with Children, The Simpsons gibi öncülerin peşinden giden ve genelde komedi tonları ağır basan American Beauty, Little Miss Sunshine, Juno gibi filmler ailelerin farklı gerçeklerini bizlere sunmaya başladılar. Ne var ki TV, sinemadan daha özgür oldu gibi. Sinemanın aile filmlerindeki draması devam ediyor. Elbette bazen sinemadan kalıpların dışında aile dramaları da çıkıyor; I Am Sam (2001) gibi. Dramasını farklılıkların varlığını kabul ederek yapan filmler çok az da olsa var. Elimizdeki filminse kesinlikle bu yeni tür aile filmlerinden olmadığını söyleyebiliriz.

Bilmiyorum, belki benim 'Babam ve Oğlum' tarzı ağlak aile filmlerinden kopmuşluğumdan kaynaklanan bir şey yüzünden bu tür filmleri pek sevemiyorum. İzlediğim en son güzel eski tip aile filmleri Lorenzo's Oil (1992) ve Safe Passage (1995) idi sanırım ki orada da Susan Sarandon etkisinden bahsetmek gerekir-tabi mesela bir diğer Susan Sarandon aile draması The Stepmother felaketti- Oysa elimizde ismi kendini aşan bir yönetmen var; Nick Cassevetes... Babası John Cassevetes'in neredeyse anti-Hollywood sayılan filmlerinden sonra Nick'in de aynı yoldan gideceğinin bir garantisi yoktu elbette. Ancak ilk filmini Sean Penn ve Rpbin Wright Penn gibi iki ayrıksı oyuncu ile babasının senaryosundan kotaran (She is So Lovely) Nick'in Hollywood'a bu derece bağlanması üzücü. Üstelik getirdiği anne kompozisyonu da ister istemez kendi annesinin devleştiği rollerle karşılaştırılacaktı; hepsini de babasının çektiği hani... o nedenle sanırım zaten yenik başlamıştı maça Nick Cassevetes. Ne var ki filmi tüm önyargılardan arınarak ve ayrılarak izlemek lazım.

Filmin konusu basit; kızlarının kanser olduğunu öğrenen bir anne baba, kızlarının hayatını kurtarma için doku/organ nakline ihtiyaç duyarlar ve bunu sağlayacak biçimde planlı bir hamilelik sürecine girerler. Kız kardeşinin hayatını kurtarması için dünyaya getirilen diğer kız büyüdükçe durum zorlaşır çünkü küçük kız sadece ablasının donörü olmak için dünyaya gelmiş olmayı kabul etmez ve de nakle karşı çıkar. Bu da filmimizi hastaneden mahkeme salonuna taşır. Öğrendiğime göre film, dayandığı kitaptaki hikâyeden final itibariyle ayrışıyormuş ki açıkçası pek merak ettim diğer son neydi. Kitabı okumuş olanlar bu değişiklikten pek memnun kalmamışlar ancak sinema dili, endüstrisi edebiyatınkinden farklı ve roman uyarlamaları her daim romandan ayrışmak zorunda. En başarılı roman uyarlamalarından biri olarak gördüğüm Dangerous Liasisions (1988) bile romandaki bazı karakterleri filme taşımaz, bazı olaylardan hiç bahsetmez. Çok beğenilen Lord of the Rings Üçlemesi için de aynı şey söz konusu. Yani bunları olağan karşılamak lazım.

Bu tür filmlerin ana öğesi oyunculuktur. Kimileri bu rollerde devleşir, kimileri ise otomatiğe bağlayarak oynar. Açıkçası çok ayrıksı bir oyunculuk yok filmde, herkes elinden gelenin en iyisini koymuş ortaya. Senaryoda tornadan çıkmış gibi zaten. Yani planlı, programlı, iyi çekilmiş bir aile draması var. Hallmark filmlerinden birkaç gömlek daha fazla. İlla aile filmi izlenecekse elimizde bu film var; yoksa benim önerim Lorenzo's Oil (1992), The Mask (1985) veya daha karanlık bir anne-kız ilişkisi için The White Oleander (2002) olurdu.





sAnasayfa>>
Sinema Bölümü>>

 

 



Anasayfa | Müzik | Haber | Sinema | Moda | Olay | Insan | Ajanda| Katalog| Künye
Sitemiz minimum 1024*768 çözünürlükte görüntülenmek üzere tasarlanmıştır.
Reset! 2007-2010