Hollywod’un Soykırım Algısı: Schindler's List ve The Reader

Nazi Rejiminin ve İkinci Dünya Savaşı ve öncesinde uyguladığı soykırımın geriye bıraktıklarına ve sinema üzerinde yarattığı etkilere bakmadan önce İngilizce tabiriyle Holokost’un anlamına ve soykırımın sonuçlarını sayılarla incelemekte yarar var. Artık “Nazi Soykırımı” olarak değil de yalnızca “Soykırım (Holocoust)” olarak adlandırılmaya başlanan kavram, Nazi rejimi ve işbirlikçileri tarafından sistemli, bürokratik yollarla, malî açıdan ülke eli ile desteklenen bir şekilde yaklaşık altı milyon Yahudi'nin hapsedilmesi ve öldürülmesi anlamına geliyor.


Holokost döneminde, Alman yetkililer saf ve elit bir Alman Irkı yaratma çabasıyla yalnızca Yahudileri değil “ırksal olarak kendilerinden daha aşağıda” gördükleri diğer grupları da hedef aldılar. Bunlar arasında, Romanlar (Çingeneler), engelliler ve Slav halklarından (Lehler, Ruslar) insanlar, Komünistler, Sosyalistler, Yehova Şahitleri ve eşcinseller de vardı. 1945'e kadar, Almanlar ve işbirlikçileri Nazilerin Avrupalı Yahudileri öldürme politikası “Nihai Çözüm”ün bir parçası olarak neredeyse her üç Yahudi'den biri öldürüldü.


Nazilerin Almanya'ya karşı önemli bir tehlike oluşturduğunu düşündükleri Yahudiler, başlangıçta Nazi ırkçılığının kurbanları olsalar da, diğer hedef gruplarında yaklaşık 200.000 Roman (Çingene) kurban vardı. Çoğunluğu Almanlardan oluşan ve çeşitli kurumlarda kalan en az 200.000 zihinsel ya da fiziksel engelli hasta da sözde Ötenazi Programı kapsamında öldürüldü. Bunlar dışında iki ila üç milyon Sovyet savaş esirin öldürüldüğü ya da açlık, hastalık ve kötü muamele sonucu hayatlarını kaybettikleri sanılıyor. Almanlar, Yahudi olmayan Polonyalı aydınları da hedef aldı ve milyonlarca sivil Polonyalı ve Sovyet vatandaşını Almanya ya da işgal altındaki Polonya'da çalışmaya zorladı. Bu kişiler genellikle kötü koşullar nedeniyle hayatlarını kaybetti. Ek olarak, uyulması beklenen sosyal normlara uyum sağlamadıkları gerekçesiyle eşcinsellere, savundukları ideolojilerden ötürü Komünist, Sosyalist dernek ve kurumları ve işçi sendikalarını tasfiye etti. Bu insanlar ya hapse atılıp kötü muamele gördüler ya da öldürüldüler (internetteki kaynaklardan alıntıdır).


Konu üzerine makaleler kitaplar ele almış, araştırmalar yapmış pek çok akademisyen Holokost’un tanımını yalnızca ve yalnızca Yahudilere uygulanan insanlık dışı faaliyetler olarak görmüştür. Donald L. Niewyk, The Columbia Guide to the Holocaust isimli kitabında kavramın tanımı "Holokost, genel olarak 5.000.000’dan fazla Yahudi’nin İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanlar tarafından katledilmesi anlamına gelir.” şeklinde yapar ve aslında bu temiz ırk yaratma projesi aşamasında yaklaşık 17 milyon insanın katledildiğinden veya Almanların uyguladıkları kötü muamele sonucu ölümlerine yol açtıklarından bahseder. Bir kısım uzman, Holokost’un tanımının içine diğer ölenlerin de dâhil edilmesi gerektiğini savunurken pek çok akademisyen kavramı Yahudiler üzerinden değerlendirmekte ısrarcıdır.


İstisnaları dışarıda bırakırsak, Nazi Soykırımı üzerine çekilen pek çok filmin probleminin de tam olarak bu noktada başladığı kanısındayım. Henüz akademisyenler bile tam anlamıyla bir mutabakata varamamışlarken konuyu ele alan film yapımcı, senarist ve yönetmenlerinin aksini yapacağını düşünmek fazla iyimser bir tavır olurdu, ama ne yazık ki aklıma gelen başka bir somut örnek de yok ki konuyu Yahudilere yapılan soykırım üzerinden ele almamış olsun.
İkinci Dünya Savaşı, özellikle de Nazi Soykırımı, üzerine filmler çekmek Hollywood film yapımcılarının pek karşı koyamadığı bir durum. Amerikan stratejisinin oluşumunda önemli bir rol oynayan Pearl Harbor Baskını’nın yaratmış olduğu bir İkinci Dünya Savaşı obsesyonundan da ötürü birçok stüdyo için “soykırım”dan daha hassas bir konu, İkinci Dünya Savaşı’ndaki insanlık dramlarından daha dramatik bir mevzu yok. Yahudi Lobisi’nin etkinliğiyle ün yapmış, bu konudaki hassas tutumu ortada olan Oscar Jürisi’nin ilgisini çekmek ve Oscar yarışında bir avantaj sağlamak için film stüdyoları bu konuyu ele alan dramlara para yatırmaktan çekinmiyorlar. Ayrıca Akademi Jürisi’nin soykırım ile ilgili tutumunun da artık alay konusu haline gelecek kadar görünür olduğunu söylemek de yanlış olmaz.


Bu açıdan, Hollywood Sineması’nın yetiştirdiği en önemli yönetmenlerden olan Steven Spielberg’in ilk ve tek Oscarı’nı “Schindler’in Listesi” (Schindler's List) ile alması; “Piyanist”in (The Pianist), usta Polonyalı yönetmen Roman Polanski’ye ve genç oyuncusu Adrien Brody’e ilk Oscarları’nı getirmiş olmasını; Meryl Streep’in yine tek “En İyi Kadın Oyuncu Ödülü”nü “Sophie’nin Seçimi”nde (Sophie’s Choice) oğullarından birini Nazilere vermeye zorlanan acılı bir anne rolüyle almasını; veya Kate Winslet’ın diğer aday olduğu filmlerde ortaya koyduğu işler göz önüne alındığında görece olarak daha zayıf bulunan “Okuyucu”daki (The Reader) performansıyla yine ilk ödülüne ulaşmasını tesadüf olarak değerlendirmek biraz zor. Elbette ki tüm bu sanatçıların ödüle ulaşmalarının nedeni, sadece yer aldıkları yapımların işledikleri temaya bağlanamaz ancak hepsinin sinema sanayinin konu üzerindeki hassasiyetine ilişkin uygun örnekler teşkil ettikleri bir gerçek.


Sadece geçtiğimiz sene bile The Reader ile birlikte Hollywood’ta popüler sinemaya yönelik 5 tane Nazilerle, soykırımla ve İkinci Dünya Savaşı’yla ilgili filmi çekilmiş (Defiance, The Boy in the Stripped Pajamas, Adam Resurrected, Valkyrie) olduğunu düşünürsek, soykırım filmlerinin sinema içinde “Western” gibi bir tür halini aldığı bile söylenebilir. Eldeki veriler değerlendirilince, Norman G. Finkelstein’ın 2000 tarihli The Holocaust Industry: Reflections on the Exploitation of Jewish Suffering (Soykırım Endüstrisi: Yahudi Acılarının İstismarı) kitabında da dile getirdiği gibi, Nazi Soykırımı’nın Hollywood ve pek çok diğer kurumun pazarlamasını yaptığı ve milyon dolarla desteklenen bir sektör haline geldiği açıkça görülebiliyor. Finkelstein kitabında konuyu şu şekilde ele alıyor: İkinci Dünya Savaşı sonrasında yapılan araştırmalar, Yahudi popülasyonu üzerinde Nazi Soykırımı’nın herhangi önemli bir etki yaratmadığını, Avrupa’da yaşanan dramın pek azı üzerinde travma bıraktığını ortaya koyuyor. O halde Amerikalıların konuya bu kadar ehemmiyetle eğilmesinin ve ortalama bir Avrupalıdan daha fazla hassasiyete sahip olmasının nedenleri neler?


Her şeyden önce Hollywood Sineması’nın büyük ölçüde Yahudilerin tekelinde olduğu gerçeğini unutmamak gerek. Amerikan sinema endüstrisi neredeyse tamamen Yahudiler tarafından oluşturulmuş bir kurum. 1890 yılına kadar tek bir eğlence merkezi bulunmayan New York, Yahudi göçünün artması sonrasında, daha 1900 yılında 1000'in üzerinde eğlence yerine sahiplik yapmaktaydı. Bu yerlerin tamamına yakınının sahibi ise göçmen Yahudilerdi. Bu kişiler sinemayı da aynı minval üzere kullanmayı düşündüler. Charlie Chaplin, Harold Lloyd, Laurel ve Hardy, Buster Keaton gibi oyuncular tarafından çekilen komik kısa filmlerin halk arasında ilgi görmesi, 1912 yılına kadar 100'ü aşkın küçük yapımcı şirketin sinema alanında faaliyet göstermesine sebep oldu. Şirket sayısının giderek artması, sonuçta bu filmlerin düzenli dağıtımının yapılması ve patent haklarının korunması mecburiyetini de gündeme getirdi. 1912-1920 yılları arasında bu küçük şirketlerin neredeyse tamamı, 8 büyük yapım ve dağıtım şirketinin çatısı altında birleşti. Bunlardan altı tanesi (Universal Pictures, Metro-Goldwyn Mayer, Twentieth Century Fox, Paramounth Pictures, Columbia Pictures ve Warner Brothers) tamamen Yahudi sermayesiyle kurulmuştu.


Ancak Amerikalı Yahudi iş adamlarının birer yatırımcı olarak ortaya çıkması ve soykırım faaliyetlerinin unutulmaması için her türlü desteği vermeye başlaması İsrail’in bir devlet statüsü kazandıktan yaklaşık 20 yıl sonrasına denk geliyor. Finkelstein’ın kitabında da tartıştığı üzere, 1967 yılında yaşanan İsrail-Arap Savaşı (6 Gün Savaşı ya da Haziran Savaşı), Amerika’daki Yahudiler için bir dönüm noktası oluyor. İsrail’in savaşa girmesinin gerekli olup olmadığına ilişkin yaşanan tartışmalar, yine Finkelstein’e göre, o döneme kadar İsrail Devleti’nin varlığıyla herhangi bir ilişki kurma gereği görmemiş Amerikalı Yahudi komünitesi arasında bir “İsrailli olma bilincinin” oluşmasına ve Yahudi kimliklerinin altının sertçe çizilmesine sebep oluyor. Her an ikinci bir Holokost yaşacakları paranoyasıyla bu kimliklerini besleyerek bugün sanattan politikaya uzanan geniş bir yelpazede söz ve pay sahibi olan bir hale geliyorlar.


Bugün Amerikan Sineması’nın çıkardığı en iyi yönetmenlerden biri haline gelen, o döneme kadar Jaws, E.T., Jurrassic Park ve Indiana Jones gibi eserler vererek daha ziyade macera/aksiyon, bilim-kurgu filmleriyle nam salan bir yönetmen olan Steven Spielberg’in de sinema alanında bu komünitenin önde gelen isimlerinden biri olduğu bir gerçek. Öyle ki Yahudi komünitesiyle sinema arasındaki sıkı ilişkiyi yalnızca Spielberg’in yapımcılığı ve yönetmenliği üzerinden değerlendirmek bile abes kaçmaz. Bu nedenden yönetmenin 1993’te çektiği Schindler'in Listesi konu için mükemmel bir örnek teşkil ediyor.


1982 yılında Thomas Keneally, “Schindler's Ark” isminde bir roman yayınlıyor. Gazetede bir eleştirisini okuyan Spielberg hikâyeden çok etkileniyor ve beyazperdeye aktarılması gerektiğini düşünüyor. Yapımcı sıfatıyla bu etkileyici romanı sinemaya aktarmak için ünlü yönetmenlerin kapısını çalıyor. Ancak hiçbir yönetmenin (ki bunlar arasında Martin Scorsese, Ang Lee, Roman Polanski gibi isimler de var) taşın altına elini sokmak istememesi sebebiyle proje Spielberg’in başına kalıyor. "Steven Zaillian’ın senaryolaştırdığı roman, Krakow’dan sürülen Yahudiler arasından kuracağı fabrikasında çalıştırmak için işçi seçip himayesi altında tutarak onları kurtaran Oskar Schindler’in gerçek yaşam öyküsünü anlatıyor; ve film “Shoah” ve “Sophie’s Choice” gibi iki soykırım filminde adını duyuran Branko Lustig’in desteğiyle, Spielberg’in yeteneği ve hikâyenin dramatik gücünün de etkisiyle o güne kadar görülmemiş bir başarı elde ediyor. Hem gişede yeteri kadar ilgi görüyor, hem eleştirmenler tarafından yeğe göğe konulamıyor, hem de 7 Oscar da dâhil olmak üzere dünya kadar ödül toplayan tüm zamanların en iyi filmleri arasında kendine yer ediniyor.


Şüphesiz Schindler’in Listesi, aynı temayı işlemeleri bakımından kıyaslayabileceğimiz Roman Polanski’nin yönettiği Piyanist’in durduğu noktadan çok uzak bir yerde, belki tarafsız değil ama daha az propagandacı bir tavırla duruyor. Kimilerince Yahudi Propagandası olarak görülen Schindler's Listesi’ne bu açıdan yaklaşmanın her şeyden önce o dönem hayatlarını kaybetmiş insanlara haksızlık olduğu kanısındayım. En nihayetinde ortada filmde gösterildiği gibi bir vahşet olduğu yalan değil. Ancak Spielberg’in dramatizasyon yeteneğini de kullanarak olayları olduğundan daha trajik hale getirme çabası ve kendi kimliğinden de ileri gelen haklı nefretin bazı spot sahnelerde kendisini belli ettiğini görmemeye imkân yok. Her ne kadar General Amon Goeth’in şeytanilikleri Spielberg ve Ralph Fiennes tarafından gerçekçi bir portreyle sunulsa da filmin sonundaki idam sahnesinin gerçeklerle herhangi bir alakasının olmaması ve Goeth’in aciz bir biçimde öldürülmesi filmin arkasındaki tavrın net olarak gösterildiği sahnelerden biridir. Daha da kötüsü filmin geri kalanındaki olayların inandırıcılığına da darbe vuruyor ama seyircinin de zaten filmdeki olaylara inanıp inanmamak konusunda bir çelişki yaşamadığı pek söylenemez.


Mesela Polanski’nin filminde bu tavır çok daha serttir. Çünkü Spielberg’in sonradan edindiği bilgilerle kurduğu gerçekliğin aksine Polanski’nin ortaya koyduğu gerçeklik büyük ölçüde kendi yaşadıkları üzerine inşa edilmiştir. Yönetmen olayların tam göbeğinde, Auschwitz’deki toplama kamplarında kalmış ve Spielberg’in Schindler’in Listesi’ni yönetmesi için götürdüğü teklifi yaşadığı olayların travmasını henüz atlatmayı başaramadığı gerekçesiyle geri çevirmiştir. 10 yıl sonra Piyanist’i çektiğinde ortaya koyduğu sert tutumu şaşırtıcı bulmamak gerekiyor belki de bu yüzden.


Stephen Daldry’nin yönettiği, Alman Yazar Bernhard Schlink’in 1995’te yayımladığı “Der Vorleser (Okuyucu)” kitabından sinemaya uyarlanan The Reader ise olaylara 50’lerin Batı Almanyası’nda, daha dışarıdan bir bakış atıyor. 1958 yılında geçen hikâye 15 yaşındaki Michael Berg ile tramvayda biletçi olarak çalışmakta olan orta yaşlardaki Hanna Schmitz arasındaki ilişkiden şekilleniyor. The Reader’a aslında yeni bir soykırım filmi olarak muamele etmek de pek doğru değil. Olayların içinde değiliz; vicdan azabıyla suçlulukla dolu bir Almanya’da buluyoruz kendimizi bu kez. Michael, kendisini cazibesine kaptırdığı bu kadının hayatına dâhil olduğunda onunla ilgili gizemlerden habersiz. Okuma yazma bilmediği için “Çocuk”a romanlar okutan Hanna, çok geçmeden de Michael’ın hayatına dâhil olduğu gibi aniden, öylece de çıkıveriyor. Yıllar sonra Nazilerin işledikleri savaş suçlarından yargılandıkları bir davada artık hukukçu olan Michael, Hanna’yı sanık koltuğunda otururken buluyor. Eski bir SS Subayı olan Hanna, 300 Yahudi’nin ölümünden sorumlu tutuluyor. Hanna, diğer görevliler tarafından 300 kişinin ölümüne sebep olan yangının sorumlusu olmakla ve kararın altına imza atmakla suçlandığında kurtulacağını bilmesine rağmen okuma yazma bilmediğini söylemiyor. Kabulleniyor suçunu. Dahası Michael da, bu gerçeği bilmesine ve ifade verebilecek olmasına ve davanın sonucunu değiştirebileceğini bilmesine rağmen sessiz kalıyor.


“Okuyucu”yu tematik olarak aralarında bağ bulunan türevlerinden ayıran en önemli özellik, tüm hikâyeye sinmiş ciddi bir suçluluk duygusunun, suskunluk ve kabullenmişlik durumunun olması. Her bir karakter açık bir biçimde üzerinden seneler geçmiş olan olayların ağırlığını sırtlarında taşıyor. O dönem soykırıma tanıklık edip sesini çıkarmayan, bu konuda bir şeyler yapmamayı tercih eden veya yapabilecek bir şeyi olmadığını savunan diğer herkes gibi Hanna da susuyor. Suçunu sessizce kabul edip, kefaretini ödemek istiyor belki de. Michael ise Hanna’ya olan tüm sevgisine, birlikte geçirdikleri kısa sürenin hayatında bıraktığı izin gücüne rağmen susuyor Hanna gibi. Bir şey söylememeyi seçiyor, Hanna’nın kararına saygı duyuyor. Belki içten içe hak ettiğini, bu cezayı çekmesi gerektiğini düşünüyor.


Benim filmi Schindler’in Listesi’yle kıyaslamaktaki temel sebebim, ikisinin de dönemi – her ne kadar “Okuyucu” öyküsüne daha sonraki bir dönem de başlıyor olsa da – hem Yahudi bakış açısından hem de Alman bakış açısından anlamamıza olanak veren yapımlar olmaları. Stephen Daldry’nin filminin Spielberg’inkinden temel farkı, merkezine Alman bir SS Subayını alması ve Alman toplumunun yaşadığı suçluluk duygusunun bu karakterin üzerinden izleyiciye verilmesi. Ancak bu durum ana karakterle seyirci arasında ister istemez empati kurmaya iten bir ilişki yaratıyor. Ne kadar cani de barbar da psikopat da olsalar tüm o suçları işleyenlerin en nihayetinde birer insan oldukları özellikle Yahudi kesim tarafından tamamen göz ardı edildiği için pek çok kişiye göre seyircinin bir Nazi’yle böyle bir ilişki içine itilmesi son derece hastalıklı bir durum.


Yabancı basının “bir Nazi’ye sempati duymamız bekleniyor” şeklinde biraz kabaca ifade ettiği bu nokta ilk başta eleştirileri haklı çıkarıyor gibi gözükse de Bernhard Schlink’in romanında aslında demek istediği şeyin biraz çarpıtıldığı görüşündeyim. Schlink, Almanların İkinci Dünya Savaşı’nda yaptıkları şeyin kabul edilemez, insanlık dışı bir katliam olduğunu ve bunun suçunu ve sorumluluğunu tüm nesillerin taşıyacağını belirtirken, yani bir anlamda özür dilerken, anlamlı ve yerinde sorular sormaktan da geri durmuyor. Yalnızca sistem Yahudilere o şekilde muamele etmeye zorladığı için ya da sadece görevlerini sorgulamadıkları için o davranışları sergileyen insanlara da aynı şekilde davranmamız gerekir mi?


Filmin mesajına göre, Almanların yaptıkları şeyler elbette hiçbir şekilde meşrulaştırılamaz ama yine de onların nasıl hissettiğinin, nasıl bir ruh haliyle bu suçları işlemeye itildiklerinin incelenmesi, anlaşılması gerekmez mi? Örneğin, Hanna’nın “bize öyle emredilmişti, görevimizdi” şeklinde yaptığı savunmasının arkasında o dönemki görev bilinci, sisteme mutlak itaat, farklı sosyolojik okumalar yapılabilecek derin bir konu. İkinci bir tartışma yaratan konu ise daha öncede belirttiğim gibi insanların bizim elimizden ne gelir ki, başka ne yapabilirdim ki” mantığıyla herkesin olaylara sessiz kalmış olması. Hanna’nın ağzından dökülen bir soruda da bunu açıkça görmek mümkün: “o şartlarda siz olsanız ne yapardınız?”.


Schindler’in Listesi’ni “Okuyucu”nun karşısına koyan da tam bu nokta. Birinde o dönemde insanların elinden gelen bir şey olmadığını savunan bir bakış açısı, ötekinde istendiği takdirde yardım elinin uzatılabileceğini, sessiz ve tepkisiz kalınmaması gerektiğini savunan bir tavır. Oskar Schindler’in hayat hikâyesi gerçekten de “Okuyucu”nun mesajının karşısına dikilebilecek etkileyicilikte bir öykü. Elinde hiçbir şey olmadan Polonya’ya gelen Alman, hatta Nasyonel Sosyalist Partisi’ne üye bir iş adamı, kendi kurnazlığı ve çabalarıyla bir fabrika kuruyor. Fabrikasına Yahudi’leri işçi olarak alıyor ki kamplara gönderilmekten kurtulabilsinler. Yaşlı veya genç, engelli veya değil kurtarabildiği kadar herkesi himayesine alıyor. 1100 kişi kurtuluyor bu sayede. Gerektiğinde yetkililere rüşvet yediriyor, iflasa sürükleniyor ama olaylar bittikten sonra bile söylediği tek şey “birkaç kişi daha kurtarabilirdim…” oluyor.


Bir yanda bir Alman, savaş bittikten sonra kurtardığı Yahudiler tarafından korunup kollanırken, hayatının sonuna kadar maddi sıkıntı içine düşmemesi sağlanırken, elinden gelen bir şey olmadığını savunan diğerine ise kalan küçük bir hapis hücresi ve hayatında varlığıyla olumlu bir iz bıraktığı tek insandan gelen kasetler oluyor.


Belki artık fazlasıyla soykırım, İkinci Dünya Savaşı ve Nazi Dönemi filmi izlemekten sıkıldık ancak görünen o ki, bugün Orta Doğu’da, yıllar önce Balkanlar’da yaşananlar, Afrika’da halen devam eden insanlık dramları yaşanmaya devam ettiği sürece yapımcılar, yazarlar ve yönetmenler de tekrar tekrar tarihin en büyük dramlarından birinden farklı farklı trajediler çıkarmaktan, yeni hikâyeler anlatmaya çalışmaktan vazgeçmeyecekler.

Sonuç olarak, Yahudi Tarihçi Yaffa Eliach da söylediği şeyde pek haksız sayılmaz hani;
“There’s no business like Shoah Bussiness”.



Anasayfa>>
Sinema Bölümü>>

 

 



Anasayfa | Müzik | Haber | Sinema | Moda | Olay | Insan | Ajanda| Katalog| Künye
Sitemiz minimum 1024*768 çözünürlükte görüntülenmek üzere tasarlanmıştır.
Reset! 2007-2010