İstanbul Indie Sahnesi # 1

Kim Ki O Röportajı



Dergi sayfalarımızda her hafta yayınlanacak yepyeni bir yazı dizisi ile karşınızdayız; İstanbul Indie Sahnesi. Varlığı ile yokluğu arasında ince bir çizgi olan İstanbul indie sahnesi, bir süredir Peyote ve Dogzstar gibi mekanların desteği ile kendini ifade etmeye çalışıyor. Yazı dizimizin ilk ayağında, minimal canlı performanslarını bu mekanlarda sürekli izleyebileceğimiz, memleketim sınırlarında kendilerini seven kitlenin daha fazlasını yurt dışında bulma şansını yakalayan, yegane riot grrrlz’larımı Kim Ki O’yu ağırladık.  

Önümüzdeki sayılarda İstanbul’da sahne alıp gönülünü bağımsızlığa adayan tüm müzik grupları ile bu sayfalarda buluşmak üzere şimdilik sizleri Kim Ki O ile yaptığımız samimi söyleşi ile baş başa bırakıyoruz.  

Reset Magazine: Nedir bu İsveç mevzu, neden bu kadar taktılar size?

Ekin: Olaylar baya zincirleme gerçekleşti aslında. İstanbul’daki The Radio Dept. konseri sırasında biz de ilk CD’mizi yeni kaydetmiştik. İstanbul’dalarken grup elemanları ile tanışınca ben de CD’mizden verdim onlara. Grup İsveç’e döndükten bir kaç gün sonra Johan’dan bir mesaj geldi şarkılarımızı çok beğendiğine dair, ve hatta CD’yi herkese dinleteceğini söylüyordu Johan mesajında ki inanılmaz bir şekilde böyle de yaptı.

Berna: Jens Lekman’ın bizi bulması da Johan’ın bir arkadaşının İsveçce bir blogda bizden bahsetmesi sayesinde olmuş.

Ekin: Sonra Jens Lekman bize e-posta gönderdi CD’nizi satın almak istiyorum diye. Biz de boş bulunduk “5 Euro karşılığında yollayabiliriz CD’yi” falan dedik. Anlamadık o olduğunu.

B: Aslında sen biliyordun Jens Lekman’ı Ekin.

E: Evet aslında benim toplama CD’lerimde falan varmış ama işte böyle bir e-posta gelince isme çok fazla dikkat etmiyorsunuz, o olabileceği zaten aklınızın ucundan geçmiyor.

RM: Yolladı mı peki 5 Euro?

E: Hayır, “bu bürokratik işler biraz komplike oluyor” dedi, bizim PayPal’ımız yoktu o zaman ve İsveç’te para transferi açısından sıkıntı yaşanacaktı vs. Biz de zaten paranın ne önemi var deyip direk gönderdik CD’yi.

B: Sonuçta biz iki üç e-posta atan herkese gönderiyoruz CD’yi. Bizim amacımız bundan para kazanmak değil sadece masrafları çıkarması için istediğimiz bir ücret, ama çok isteyen kişilere zaten gönderiyoruz CD’yi. Ve bu kişi de Jens Lekman’mış… Aslında işlerin gelişmesi için de bir başlangıç oldu bu olay. O sırada kendi albümü çıktığı için sürekli röportajlara çıkıyordu Jens, hatta Amerika’da katıldığı (NPR’da) bir programda bu günlerde en çok dinlediği albümler sorulunca bizimle birlikte bir grubun ismini vermiş ve şarkımızı çalmış. Biz de bunları dışarıdan duyuyoruz, tabii ki söylemiyor bize de “Sizi çalacağım” diye.

RM: Şu ana kadar iki tane albüm yayınladınız ki biz bunları demo değil albüm olarak görüyoruz. Bir üçüncüsünü ne zaman dinleyeceğiz ?

E: 3. albümün kayıtlarını yapıyoruz şu anda. İlk kez evde kaydetmeye başladık bu arada. Sonunda bir ses kartı aldık Efes Pilsen One Love festivalden sonra.

B: Rüyalarımızı gerçekleştirdik, gerçi basit birşey ama... Daha önce bir arkadaşımızın evinde yapıyorduk kayıtları hücüm kayıt olarak. Şu an tüm kayıtları kendimiz yapabiliyoruz ki bu bizim için büyük bir gelişme oldu.

RM: 2009 içerisinde dinliyor olabilecekmiyiz albümü?

KKO: Evet. Bunun duyurusunu her şey belli olduğu vakit yapacağız.

RM: İlk iki albümdeki şarkılardan oluşan bir plak çıkarma projesi vardı. Son durum nedir ?

B: Onunla ilgili şu an bir gelişme yok.

E: Aslında herkes çok istiyor ama işte birçok plak şirketi ve kişinin organize olup yapacağı bir şeydi bu. Olmadı gibi, yani olmayacak da diyebiliriz. Başka ihtimaller var şu anda ama daha çok yeni ve belirsiz olduğu için söyleyemiyoruz.

RM: Peyote Müzik yeni kuruldu. Orada sürekli çalan bir grup olarak hiç bahsi geçti mi yasal bir albümün?

KKO: Yok geçmedi.

E: Bu konuda bizim bir girişimimiz ya da oradan gelen bir şey olmadı.. Peyote bir yana, aslına bakarsanız şu ana kadar hiç bir plak şirketine de yollamadık albümlerimizi. Yurt içi ya da yurt dışı…

RM: Peki bu bilinçli bir tercih mi?

E: Hayır, aslında sadece ürettiklerimizi hemen kaydetmek istedik ve elimizde tutmak istedik. Bunu da kendi imkanlarımızla yapmak çok daha kolay, zevkli ve anlamlıydı.

B: Kendi kendimize birşeyler yapabiliyor olmak bize farklı bir ilham veriyor. Biz şu anda hayal edemeyeceğimiz bir noktaya geldik. Bunu da kimsenin imkanlarını zorlamadan birbirimizi iterek yaptığımız için de farklı bir haz duyuyoruz.

RM: Türkiye’de çıkan yasal albümlerin satış rakamları ortada. Çok popüler isimler bile artık albüm satamıyor. Bu gerçeği müziğinizin devamı açısından bir tehdit olarak görüyor musunuz? Bu iş Türkiye’de olmaz gideriz yurt dışına gibi bir fikir oluşur mu ilerisi için?

B: Aslında Türkiye ile yurt dışını bu kadar keskin ayırmamak lazım. Yani gelişen teknolojiler ile birlikte albüm satışlarının yurt dışında da aynı oranda düştüğü söylenebilir. Bir de her şey çok hızlı değişiyor. Mesela artık CD’den çok plak önem kazanmaya başladı yani bizim de öyle CD’miz basılsın gibi bir hayalimiz yok ama bir plağımız olsa çok güzel olurdu.

E: Evet, plağımız olması çok istediğimiz bir şey hep. Onun dışında biz bugüne kadar ufak sayıda ve kendi hazırladığımız CD’lerle müziğimizi dağıttığımız için bizim için durum zaten farklı. Mesela bu anlamda benim yadırgadığım şey bazı insanların hazırladığımız CD’lerin ücretli olduklarını öğrendiklerinde verdiği tepki. Sonuçta onlar el yapımı ve özel albümler ve biz buna çok emek harcıyoruz ve bunun bir ücreti olması çok normal, insanların bunun paralı olmasına şaşırması beni rahatsız ediyor. Yaptığımız müziğe değer vermemiz gerekiyor, sonuçta şarkılarımız web sitemiz üzerinden de indirilebiliyor ama isterseniz emek harcayarak bizzat hazırladığımız CD’lerimiz de var. Ve evet, paralılar. Onun dışında bir şirketten albüm yayınlamak, satmak vs. hiçbir zaman motivasyonumuz olmadı bizim. Hatta bu konu üzerine düşünmedik bile. Onun yerine kendimize CD yaptık. Bu sebeple de bilmem nereye gidecek değiliz. Bizim motivasyonumuz zaten burada olan ya da olmayan şeylerin ta kendileri. Çeşitli sebeplerden ötürü sık sık buradan gitmek istiyoruz ama zaten çok zor gitmek. Nereye gidiyoruz! Öyle muhabbet diye konuşuyoruz işte.

RM: İstanbul dışında farklı bir şehirde konser planı var mı? Geldi mi böyle bir teklif?

KKO: Bugüne kadar Eskişehir ve Ankara’da çaldık ama onun dışında olmadı yani. Yakın gelecek için de herhangi bir teklif gelmedi.

RM: Mesela Erciyes Üniversitesi bahar şenliklerine çağırsalar gidermisiniz?

KKO: Bayıla bayıla gideriz.

RM: Anadolu’dan hiç albüm siparişi geldi mi?


KKO: Tabii, birçok kez geldi. En son Isparta’ya geçenlerde CD ve Tshirt gönderdik.

RM: 15 milyon nüfuslu bir şehirde 2, 3 tane müzik dükkanı (tabii ki burada popüler müzik albümleri satılan yerleri ayrı tutuyoruz) olmasını neye bağlıyorsunuz. Millet olarak müziği sevmiyor muyuz yoksa önceliklerimiz mi farklı?

KKO: Zeminle alakası var, kaygan bir zemin var burada.

B: Bu alışkanlıkla yayılan bir şey, yani yanındaki yapıyorsa sen de alışıp devam ediyorsun ama işte böyle bir gelenek olmadığı için malesef albüm satın almak gibi bir davranış biçimi oluşmamış ülkemizde.

E: Eskiye gidecek olursak böyle bir geçmişimiz de yok yani. Benzer zevkte insanların biraya gelip, bir şeylerin paylaşıldığı ciddi bir geçmişimiz olmadığı için bizim durumumuzda olmak bir azınlık durumu aslında, arada kalmışlık yani ve acı veriyor. Biz çok şanslıyız ki ortaokul ve lisede buradaki Akmar ve Kod Müzik oluşumunu deneyimleyebildik. Müzik dinleyebilmek, her hafta yeni gruplar keşfedebilmek için büyük uğraşlar verdik.

B: Hayat şartları burada batılı ülkelere göre daha zor ve yorucu olduğundan, müzik araştırma ve öğrenme motivasyonu daha farklı oluyor. Kendi adıma da bir öz eleştiri yapmam gerek bu noktada.

E: Avrupa’da örneğin insanların o kadar çok vakti var ki hayatta ne yapmak istediğine, ne okumak istediğine, neyi sevdiğine karar vermek için. Yıllarca eğitim alıyorlar hem de aralarına ikişer üçer yıl boşluk koyarak. Bu aralarda da farklı ülkelere gidip orada takılmak gibi bir gelenek var. Bu şekilde bir hayat görüşü, bir beğeni oluşuyor. Burada yaşam kalitesi düşük, sürekli bir mücadele içindeyiz. Çok ciddi ve temel sorunlarla uğraşıyoruz hem her gün hem de yıllardır. Ve günlük yaşantıya bakacak olursak o kadar çok çalışmamız gerekiyor ki yaşayabilmek için, bazı istisnalar dışında genel anlamda özel zevkler geliştirmek resmen lüks. Kolay değil.

B: Burada kendi yaşam koşullarınızı sürdürebilmeniz için mucizevi hareketler yapmanız gerekiyor. Mesela öğrenciyken kaç kişi sabit bir evde yaşıyor ki sürekli ailesinin yanında falan. Böyle bir insan örneğin nasıl plak arşivi yapsın ki? Yani sürekli ordan oraya giderken, imkanı yok böyle bir zevkin gelişmesinin.

RM: Efes Pilsen One Love’da Roysköpp ile birlikte eş zamanlı çaldınız. Buna rağmen izleyici sayısı gayet fazlaydı. Siz neler hissettiniz ?

B: Sanırım, festivalde odak müzik olduğu için izleyenlerde çok dikkatliydi diğer konserlere göre. Böyle olması çok keyif veriyor çalarken.

E: Daha önce festivalde hiç çalmamıştık zaten.

KKO: Çok eğlenceliydi, çok keyif aldık.



RM: Ekin sen OAK ile beraber de çalıyorsun. Kim Ki O’dan sonra farklı bir grupta çalmak nasıl bir duygu? Kendini sevgilisine ihanet etmiş gibi hissediyor musun?


E: Hayır, tabii ki. Biz zaten hepimiz çok yakın arkadaşlarız böyle şeyler için. Oak her ne kadar gerçek bir grup formasyonunda olsa da çoğunlukla Hakan’ın besteleri üzerine bizim bir şeyler eklememizle ilerliyor ve bu durum çok hoşuma gidiyor.

B: Ben bir şeyden şikayetçiyim, Ekin eskiden Geist’ta çalıyordu. Kim Ki O ile de Geist’ın konseri vardı. Konserden sonra ben indim Ekin’i bekliyorum, baktım o devam ediyor hala çalmaya. Kendimi yalnız hissettim o anda (gülüşmeler)… Şaka tabii ki bunlar.

RM: Müziğinizde üçüncü bir figür olacak mı gitar veya davul gibi? Eksikliğini hissettiğiniz parçalar oluyor mu?

KKO: Açıkçası hiç olmuyor, aklımıza bile gelmedi yani şu güne kadar.

B: Bir kere, konserden sonra yanımıza biri gelip işte “çok iyiydiniz, müziğinizi çok beğeniyorum” falan dedi bizde sevindik tabii, sonra “isterseniz sizle gitar çalabilirim” dedi. Sanki biz gitarist arıyormuşuz gibi. Tabii bunun gibi olaylar eskiden daha sık oluyordu artık pek rastladığımız bir durum değil.

E: Davul makinasını davulcu bulamadığımız için kullanıyor olduğumuzu düşünenler var...

RM: Everett True müziğinizi bedroom pop olarak yorumlamıştı. Bana göre bedroom pop’dan ziyade no wave veya dark wave gibi tınlıyorsunuz. Şarkılarınızda hissedilen 80’ler ruhu müzik zevkinizin bir uzantısı mı yoksa kendiliğindne gelişen bir durum mu bu?

KKO: Ortaya nasıl bir müzik çıkacağını ne konuştuk ne de üzerine düşündük, aslında her şey çok şuursuzca gelişti diyebiliriz. Bir kaç şarkı olana kadar hiçbir şeyin farkında değildik.

E: Dinlediğimiz türlü müziklerin de etkisi vardır tabii ki. 80’ler ruhu dediğimiz şey elbette müzik zevkimiz ekseninde de gelişen bir şey ama bu kurulumu seçmiş olmamız tamamen şuursuz geliştiği için ortaya çıkan ilk şey bizi de çok şaşırtmıştı, hala da şaşırtıyor. Bir yandan hayatımızda en çok dinlediğimiz şey de değildi çünkü.

B: Hele benimki ile hiç alakası yoktu. Neye benzediğini anlamakta biz de epey zorluk çekiyoruz.

E: Farklı çağrışımlar yapıyor sürekli. Başka arkadaşlarımızın bizim için yaptığı “dark wave” ya da “twee core” yakıştırmaları da var…

RM: Yurt dışında bir çok yerde konserler verdiniz, Finlandiya, Danimarka, İsveç, Almanya ... Nasıl bir histi alıştığınız İstanbul seyircisinden başka birileri tarafından izlnemek?

KKO: Gerçekten çok farklı bir deneyim bu.

B: Kimseyi tanımıyor olmak çok değişik bir duygu. Aslında çok dolu konserler de oldu boş geçen konserler de, fakat hepsinde ortak olan insanların ilgisiydi. Çok ilgililerdi diyebiliriz.

E: Şarkı sözlerinde neler diyorsunuz yada şu şarkının şurası çok etkileyici gibi daha detaya inen sorular ve yorumlar ile karşılaştık. Biraz da egzotik gelme durumu var işte İstanbul’dan iki kız gelmiş buraya kadar, bir sürü farklı ekipman getirmiş konser veriyorlar burada. Kötü anlamda, oryantalist anlamda bir egzotiklikten bahsetmiyorum da sadece normal olarak değişik geliyor insanlara, Türkiye’den böyle bir müziği oralara kadar gelerek canlı çalıyor olmamız.

B: Bağlam dışına çıkmak heyecan verici.

E: Yani aşırı bir heyecan oldu bende de örneğin, bir de değişik bir motivasyona girme hali. Belki bir daha orada çalacak olma ihtimalinin çok az olması yüzünden istem dışı gelişen bir farkındalık ve tedirginlik durumuydu sanırım içinde olduğumuz.

RM: Canlı performanslarda şarkıları daha farklı çalıyor musunuz?

KKO: Hayır, çalmıyoruz. Tek bir değişiklik bile yok.

E: O şarkıları canlı çalarak kaydettiğimiz için aslında dinlerken de aynı hissi uyandırıyor.

B: Ve bu durum da hoşumuza giden bir durum.

RM: İyi birer müzik takipcisi olduğunuzu biliyoruz. Son dönemlerde en çok dinlediğiniz gruplar neler? En son aldığınız albümü ve formatını da soralım.

E: Altered Images plağı aldım ben en son.

B: My Bloody Valentine remix’inin olduğu bir 45’lik.

E: Ben bir de Villa Nah isimli Finlandiya’lı bir grubun EP’sini aldım yine plak formatında. Bir dükkana girmiştik ve orada çalıyordu ilk duyuşta aşık oldum. Tavsiye ederim herkese. Bir de Liechtenstein isimli İsveçli yeni bir kız grubu var onu çok dinliyorum bu aralar. Onun dışında eski bir sürü şey dinliyorum daha çok.

B: Yenilerden beni en çok heycanlandıran grup Michachu & the Shapes şu sıralar. Ben de aynen eski bir sürü şey dinliyorum.

RM: Her DJ sette çaldığınız bir grup var mı?

KKO: Pet Shop Boys, Cindy Lauper, Everything But the Girl, Madonna, Tears For Fears… Bunları sık sık çalıyoruz.




Anasayfa>>
İnsan Bölümü>>

 

 

 



Anasayfa | Müzik | Haber | Sinema | Moda | Olay | Insan | Ajanda | Katalog| Künye
Sitemiz minimum 1024*768 çözünürlükte görüntülenmek üzere tasarlanmıştır.
Reset! 2007-2010