Cloverfield
Filmin Türkiye dağıtımcısının hiç kasmayarak “Canavar” gibi gayet basit bir isimle vizyona soktuğu Cloverfield, Amerika’daki gösteriminden yaklaşık bir ay sonra nihayet bizde de vizyonda. Şu ortalığı kasıp kavuran Lost kasırgasına siz de kapıldıysanız, ki kapılmamış olmamanız düşük bir ihtimal, J. J. Abrams’ın yer aldığı herhangi bir proje sizin için merak uyandırıcı olacaktır şüphesiz. O yüzden bir Lost fanı olarak kendisinin yeni projesi açıklandığından beri büyük bir heyecanla beklediğimi itiraf etmeliyim. Yalnızca projenin arkasında Abrams’ın oluşundan dolayı değil, filmin yapım aşamasının gizliliğinden dolayı da herkes merakla bekliyordu. Filmin ismi uzun bir süre açıklanmadı ve “Untitled J.J.Abrams Project” olarak yansıtıldı. Afişlerinde bile sadece filmin gösterim tarihi yer alıyordu. Cloverfield aslına bakarsanız filmin kod adıymış. Santa Monica’da bir caddenin adı yalnızca. Bir anlam ifade etmiyor.
Filmin bir konusu var sayılmaz pek. New York’a saldıran bir yaratık ve hayatta kalmaya çalışan insanlar var ortada. Yine de şöyle bir göz atarsak; Rob ertesi gün Japonya’ya uçacaktır. Arkadaşları bir veda partisi düzenlerler. Neşe, hüzün, kahkaha, içki, dans, müzik, aşk, entrika (ne partiymiş be!) gırla giderken birden Manhattan’ın orta yerinde (tam ortası, evet) bir patlama olur. Biz de partiyi filme çeken kişinin kamerasından 5 kişinin hayatta kalma mücadelesine tanıklık ederiz. Tabi filmi ilginç kılan unsur konusunun orijinalliği(!) değil; bütün filmin el kamerasından çekilmiş gibi, “bu kasetteki tüm olaylar gerçektir” tadında yansıtılması. “The Blair Witch Project”in büyük bütçeli hali gibi dursa da çekimlerin başarısı ve gerçekçiliği açısından kat kat daha iyi olduğu su götürmez. Özellikle canavar tasarımının muhteşem ve çok ürkütücü olduğunu belirtmem lazım. Gerçekçiliğini yer yer oyuncuların tecrübesizliği ve durumlar karşısında verdikleri tepkiler yüzünden kaybediyor olabilir – özellikle kamerayı tutan Hud isimli şahsın aptallığı sizi delirtebilir. Ama genç oyunculardan fazlasıyla gerçekçi iş çıkmış bana kalırsa. Ayrıca belli olaylara verilmesi gereken belli tepkiler olmadığı için karakterlerin hareketlerini de fazla eleştirmemek lazım.
Kimilerince yerden yere vurulan Cloverfield’ın eleştirildiği kadar kötü bir film olmadığını düşünüyorum. Bu eleştirlerin başında filmdeki mantık hataları geliyor. Peşinde kocaman bir canavar ve ufak (en azından koca canavara görece olarak) örümcekimsi bilimum yaratık varken, onca kargaşa arasında karakterin kamerayla çekim yapabilmesi fikri pek cazip gelmemiş. Ama doğru düzgün görüntülerden oluşan bir film izleyebilmemiz için bu hatayı göz ardı etmek durumundayız. Aksi takdirde çekim yapan kişi ya kamerayı fırlatmış olurdu ya da çok nadir çekim yapıp kamerayı kapalı tutardı. Bunun dışında filmde birçok hata bulmak mümkün fazla eşelersek ama keyif almak istiyorsanız bu kadar derinlemesine filmi incelememenizi tavsiye ederim. Karşımızda sanatsal Avrupa filmlerinden biri yok. Aksiyonlu bir Hollywood filminden ne bekliyorsak onu fazlasıyla veriyor. Diğer eleştirildiği bir nokta, belki biraz haklı olarak, filmin birçoğunun handycam ile çekilmiş olması (ya da öyle olduğu izlenimi uyandırılmış) sebebiyle hiç durmayan dinamik bir çekiminin olması; bu nedenden ötürü de bünyesi hassas olan izleyicide baş ağrısı ve baş dönmesi gibi yan etkiler yaratması. Bir süre sonra alışıyor olsanız da hassas bünyelere tavsiye etmemekte fayda var.
Cloverfield yapım aşamasının gizliliğinden, afişinden tutun da fragmanlarına kadar daha gösterime girmeden merak uyandıran bir yapımdı. Sadece tanıtım kampanyasına bakılarak bile iyi bir prodüksiyon olduğunu söyleyebilirim. Kaldı ki filmin kendisi de bir o kadar ses getirdi. Filmi ilgi çekici kılan çekim tekniği ya çok hoşunuza gidecek ya da ondan nefret edeceksiniz ama emin olduğum bir şey var ki Cloverfield her anlamda sizin için farklı bir deneyim olacak.

Anasayfa>>
Sinema Bölümü>>
|