P.S. I Love You
“As I write this letter, send my love to you, remember that I'll always, be in love with you.” Demiş Lennon ve McCartney “Ps. I Love You” şarkısında. Bilmiyorum bu film adını The Beatles’ın bu güzel şarkısından mı aldı, zira aynı isimde birkaç şarkı daha mevcut, ama sözleri filmi özetliyor denilebilir rahatlıkla. Filme gitmeden önce etraftan duyduğum bir Babam ve Oğlum seyircisi edasıyla söylenen “çok duygusal, ağla ağla öldük” şeklindeki yorumlardan sonra romantik filmlere zaten her daim temkinli yaklaşan ben, daha gitmeden filmden soğumuştum. Yine de ilk sahneleriyle bütün önyargıları silip atan bir film çıktı karşıma.
Evli çiftimiz Holly ve Gerry’nin tartışma sahneleriyle başlayan film kadın-erkek ilişkilerine dair doğru tespitleriyle ilk dakikadan seyircinin sempatisini kazanıyor. Yaşanan kavga ve sevişmenin akabinde gelen Gerry’nin ölüm haberi alelade bir romantik filmle karşı karşıya olmadığımızı gösteriyor. Gerry’nin ardında bıraktığı mektuplar ve Holly’nin, ölümü ardından yeni bir hayata başlayabilmesi için yaptığı düzenlemeler sayesinde biz de Gerry sonrası Holly’nin yaşadıklarına ve içinde bulunduğu kötü durumu atlatmasına tanıklık ediyoruz. Filmle ilgili yorumuma geçmeden önce peşin peşin söyleyeyim. Grey’s Anatomy veya ne bileyim Supernatural’da görüp hayran kaldığınız Jeffrey Dean Morgan ve Buffy the Vampire Slayer’ın jöle reklamlarından fırlamış gibi duran sarı saçlı vampiri Spike olarak bildiğimiz James Marsters’ın fazla rolleri yok. Pek fazla sahnede gözükmüyorlar. Hani onları görmek için filme atlamayasınız diye diyorum. Tabi siyah saçlı bir James Marsters görmek güzel olmadı da değil.
“Not: Seni Seviyorum” u, seyirciye yeni bir şey sunmayan diğer sulu romantik-komedilerden senaryo anlamında ayıran iki önemli unsur var: Birincisi filmin bel kemiğini oluşturan bilindik kadın-erkek ilişkisini kafadan adamı öldürerek çöpe atıyor. Genelde bu tür filmlerde rastlanılan şey, esas oğlan ile esas kız arasında yaşanan “filmin sonunda kavuşma” durumudur. Bu anlamda zaten birlikte olan ana karakterlerden birini filmin başında öldürerek 1-0 önde başlıyor diyebiliriz. İkinci başarısı ise, yeni bir şey sunmasından ziyade bu tür filmlerde sıkça gördüğümüz “hikayeye bolca yan karakter yerleştirme” hatasını avantajına çeviriyor olması. Bilhassa romantik/komedi filmlerinde gereğinden fazla yan karakter bulunmasının kişisel olarak doğru bir hareket olmadığını düşünüyorum. Çünkü genelde kızla erkek arasındaki ilişkiye bir katkı sağlamadıkları gibi ana hikayenin de dağılmasına neden olurlar. Bu filmde ise türevlerinin aksine kalabalık oyuncu kadrosu, ana karakterleri destekleyen ve hikayeyi toparlayıcı bir görev üstlenmiş. Tabi burada rollerinin hakkını veren oyuncuların payı çok çok büyük. Lisa Kudrow ve ağzına geleni söyleyen Daniel rolündeki Henry Connick Jr.’ın keyifli performansları duygusal ağırlıklı olan filme neşeli bir hava katmış. Holly’nin annesi rolünde izlediğimiz Kathy Bates ile ilgiliyse söyleyebileceğim pek bir şey yok. Zaten böyle bir ismin oyunculuğu hakkında yorum yapmaya pek gerek yok.
Filmin seyirciyi bu kadar etkilemesinin temel sebebi Hilary Swank ve Gerard Butler arasında şu “kimya” denen şeyi çok iyi tutmuş olması. Ayrı ayrı oyunculuklarının çok başarılı olmasının yanı sıra birlikte oldukları, hatta birlikte olmadıkları sahnelerde bile uyumları çok çok iyi. Birbirlerine olan tutkularını çok gerçekçi yansıtmışlar. Ölen Gerry’i sürekli ordaymış gibi hissetmemiz de ikilinin iletişiminin sağlam olmasından kaynaklanıyor. Aşırı duygusal bir film olduğunu düşünenlerin aksine ben bir o kadar da eğlenceli ve komik buldum. Ağlamaktan göz pınarlarım kurudu tadında bir film olduğunu düşünmüyorum (ya da ben çok odunum, bilemedim). Etkilenenlere de hak vermiyor değilim, ama sanırım içinde bulunduğunuz ruh haliyle de alakalı bir durum. Sonuç olarak, P.S. I Love You sıradan romantik-komedi filmlerinden sıkılmış olanlar için farklı bir alternatif. İzlenmeye değer.

Anasayfa>>
Sinema Bölümü>>
|