Wes Anderson: He Wrote A Hit Play And Directed It!
Sinema hayranı bir insan olarak izlediğim ve bir şekilde beğendiğim birçok film oluyor doğal olarak. Senaryosu, oyuncusu, yönetmeni, sesi, görüntü güzelliği derken her filmde etkilendiğim konu başka olabiliyor. Bazen bunlardan bir kısmı ile mutluluğa ulaşıyorum ama bir yönetmen var ki her filminde tam bir doyuma ulaşıyorum. Filmlerini bir defa izlemenin asla yetmediği Wes Anderson.
Gördüklerimiz, hissettiklerimize yön verir inancıyla yaratıyor filmlerindeki dünyayı. Çok kuvvetli bir estetik saplantısı var, biraz da bu yüzden Teksas’lı olduğuna inanmak en azından bana zor geliyor.
Wes Anderson dünyası diye bir şey var artik, tüm o tuhaf ama akılda kalıcı diyaloglar, bunları dile getiren daha da tuhaf, çoğu zamanda ezik karakterler, geniş kamera açıları, simetri hastalığı, aksesuarlarda anlatılan hikâyeler, nostalji eğilimi, geçmişten kalma rock parçaları ve daha da daha da fazlası.
İste bu yüzden bir kere izlemek yetmiyor filmlerini. Nereye bakacağımı şaşırmanın yanı sıra, kullandığı her detayı incelemek istiyorum. Mesela duvara astığı bir resim, oyuncuya giydirdiği bir şapka… Bunlar hep onun başından geçen ya da geçmesini istediği olaylardan etkilenerek yapılıyor havası veriyor bana. Kafasında kurduğu, hayal ettiği her şeyi detaylara döküyor ve bunları ince ince filme dokuyor. Bizse bunları inceleyerek göz doygunluğuna ulaşabiliyoruz. Gerçek ile uzaktan yakından alakası olmayan bir dünya.
Estetik dışında Anderson’un bir diğer saplantısı da ezik karakterler. Filmlerinin konuları birbirinden farklı olsa da, hepsinin merkezinde başarısız ve ezik bir tipleme var. Rushmore filminde Jason Schwartzman’ın canlandırdığı arıcılık kulübünün başkanlığını yapan ve okul tiyatrosunda okulda sahneye konulması pek alışık olunmayan oyunları (mesela Serpico’yu) canlandırmak isteyen Max Fischer karakteri ile okulda ezik bir hayat sürmüş olanları kalben fethetmiştir mesela. “Bottle Rocket” filminde Owen Wilson, “Tenenbaum Ailesi” nde Gene Hackman ve “Steve Zissou”da Bill Murray…
Hepsi de; kafalarına koydukları olağandışı hedeflere hayatlarını adamış ama bunların dışında kalan tüm sorumluluklarından sonuna kadar kaçan karakterler. Filmlerinde bize, çevrenizden takdir veya yüreklendirme bulamasanız da, kaybetseniz de devam diyor!! Don Kişot hikâyesi el değiştirerek karşımıza çıkıyor diyebiliriz.
Tabii bu karakterler ile yoluna daha ne kadar devam edecek veya edebilir ondan emin değilim. Zira “Steve Zissou” filmi kendini tekrarladığını düşünenler tarafından ortalama bir film damgası yedi. En az sevilen filmi oldu hatta. Benim gibi ona güvenen sağlam hayranları henüz yarattığı karakterlerden sıkılmasa da elbette ki yeniliğe aç olmaya devam edeceklerdir. Wes Anderson hayranları olarak hepimizin içinde o “loser”lık özelliklerinden var belki de…Biraz da o yüzden; sonuna kadar yanındayız Wes!!
Anderson, o zamanki oda arkadaşı olan Owen Wilson ile senaryosunu beraber yazdıkları ve küçücük bir bütçe ile çektikleri “Bottle Rocket” ın uzun mereajlısını, daha sonra topladıkları 5 milyon dolar ile çeker ve böylece Hollywood’a adım atar. Para kazandıran bir yapım olmaz ama bir şekilde kült kategorine konulan filmlerden biri oluverir.
Hemen arkasından “Rushmore” için bütce bulurlar ve yine senaryosunu Wilson’la beraber yazarlar ve arkasından Gwyneth Paltrow, Gene Hackman, Anjelica Houston gibi daha ses getirecek ve adını daha fazla insana duyuracak oyuncularla çektiği “Tenenbaum Ailesi” gelir.
Royal Tenenbaum ve bozuk, dağınık ailesinin tüm üyeleri birbirinden eksantrik karakterler olmasına rağmen hepsi o kadar zekice yazılmışlardı ki hepsinin hikayelerini, geçmişleri ile izleyebiliyorduk. Bu sefer tamamen gerçek dışıydı filmin anlatılışı, karakterlerin yaşadıkları ve Wes Anderson tarzı budur işte diye bağırıyordu sanki. Arkasından Jacques Cousteau’dan etkilenilerek yazılmış fantastik film “Steve Zissou” geldi. Bill Murray, Owen Wilson, Cate Blanchett ve Portekizce söylenen David Bowie şarkıları ile. Bu film ile Anderson ve Owen en iyi senaryo dalında ödüle aday oldular.
Şimdi ise heyecanla beklediğim fakat sinemalarımızda maalesef gösterilmeyecek yani DVD’sini beklemek zorunda olduğumuz “The Darjeeling Limited” var sırada. Bu sefer Owen Wilson’un yanında Adrian Brody ve yine Jason Schwartzman var. Üç kardeşin farklı amaçlarla çıktığı tren yolculuğunu ve aralarındaki ilişkiyi izleyeceğiz. Hindistan’da çekilen filmde Bill Murray ve Natalie Portman’da ufak rollerle filme dâhil oluyorlar. Hatta yönetmenin filmden çıkardığı ve “Hotel Chevalier” adını vererek kısa bir filme dönüştürdüğü 13 dakikalık bir bölümde sadece Jason Schwartzman ve Natalie Portman var.
2009’da ise Roald Dahl’ın kitabından uyarlanan “Fantastic Mr. Fox” u izleyebileceğiz. Bu sefer stop motion tekniği kullanılarak yapılmış bir animasyon izleyeceğiz.
Wes Anderson için ya sev ya nefret et yönetmenlerinden diyebiliriz. Komedi yapmakta usta olduğunu düşünenlerde var filmlerinde hiç gülmeyenlerde. Kendi yarattığı eksantrik dünyayı fazla gösterişli ve abartılı bulanda var, izlemeye doyamayan da.
Martin Scorsese, Amerikan sineması’nın en büyük umut ışığı olarak onu gösteriyor. Filmleri büyük kazançlar getirmese de stüdyolar onu seviyor. Okuduğum bir yazıda denildiğine göre “Wes Anderson filmine para yatırmak, bir sanat eserine para yatırmak gibi bir şey olarak görülüyor, çünkü zevk sahibi olduğunu kanıtlıyor.”
Ben sadece şunu söylemek istiyorum ki; sinema dünyası Wes Anderson ile daha güzel…

Anasayfa>>
Sinema Bölümü>>
|