The Dø - A Mouthful
Artık uzun ismi olmayan gruplara kız vermiyorlar. You Say Party We Say Die, I Love You But I've Chosen Darkness, Someone Still Loves You Boris Yeltsin ilk aklıma gelenler... Bu gruplar harflerden aldıkları güçle salınadursun, benim gönlüm süpermarketle savaşan bakkal amca edasıyla ortaya çıkan mini mini isimli gruplarda. Tıpkı birazdan ameliyata alacağımız The Dø gibi...
Baştan anlaşalım: The Dø 'yu kibarlık taslayarak "dı duğ" şeklinde okumuyoruz. Aksine nota dizininin en gür sesli üyesi olan bariton "do"yu kullanıyoruz. Grubun ismi bir yandan do notası iken diğer yandan yine alabildiğine basit bir formülle oluşturulmuş. Malzemelerimiz Dan ve Olivia'nın baş harfleri. Yani gördüğünüz üzere bir minimalistlik, bir müzik aşkı almış başını gidiyor. Müzik dedik de?
The Dø'nun babası Fin anası Fransız. Bu Fransızların şirin ses tonuna zaten SoKo kardeşlerimizden alışkınız. Ama Dan ve Olivia'nın ilk albümü A Mouthful, düpedüz yaramaz çocuk müziği. Sanki yedi yaşındalarmış da ilkokul korosunun provalarından kaçıp çantalarına sıkıştırdıkları üç beş müzik aletiyle park köşesinde oynuyorlarmış gibi. Playground Hustle'da bir yandan gelişigüzel tefe vururken bir yandan da büyüklerin dünyasını anlamadıklarında yakınmaları naifliklerinin en büyük kanıtı. Ancak arada bir durum tersine dönmüyor da değil. Grubun şimdilik en büyük hiti olan On My Shoulders'ta acıların kadını misali saçlarını yola yola şarkı söyleyen Olivia, "Neden omzumda bu kadar yük taşıyorum ki!" diyerek içimizi usturalıyor. Sözlerine bakılsa tam bir emo şarkısı; birileri gencecik yaşında aşk acısı çekiyor, kıvranıyor. Ama işin içine şirin ses girince akan sular duruyor işte canım okuyucu, On My Shoulders tarifsiz güzellikte vurgularıyla kendini ezberletene, evde işte ha bire mırıldatana kadar dinlettiriyor. Misal ben bu şarkıyı bir aydır çılgınlar gibi dinliyorum; ama ne oldu? Şu an bu yazıyı yazarken yine dokuzuncu dinleyişimdeyim galiba. Yine yeniden... Hafıza kaybından muzdarip balıklar gibiyim...
Ancak mesela sırf bu şarkıyla halvet olmak, diğer şarkıları es geçmek manasına gelmiyor. Karşımızda kapı gibi duran The Bridge Is Broken, sakin başlayıp sonuna doğru çıldıran funky ritmiyle çalı gibi sallanmamıza neden olurken sözler "Hep senin suçun, hep! Allah belanı versin!" temasıyla güldürüyor. Yeri gelir ağlatır da, ben söyleyeyim. Vokal ise fena halde düzensiz, sanki kızımız cidden adamı karşısına almış ağzına ne gelirse söylüyor. Örneğin on kere tekrarladığı "Kafayı mı yedin sen?" cümlesi veya aynı nota üzerine ilk dize "eskimiş ayakkabılarıııııın" şeklinde sakız gibi uzarken ikinci dize "Çekoslavakyalılaştıramadıklarımızdan mısınız" kıvamında tekerlemelere dönüşüyor. Bir dengesizlik, bir kendini kontrol edememezlik... Aynı durum country tadındaki Tammie, Beastie Boys tadındaki Queen Dot Kong, ya da The Beatles tadındaki Stay Just A little Bit More için de geçerli. Gördüğünüz gibi çocukların kafası fena halde karışmış, tek bir daldan tutunmak yerine Tarzan gibi o janradan bu janraya sıçrıyorlar. Ama albümün tamamını dinlenebilir yapan, bizi sıkılmaktan kurtaran da bu karmaşa aslında...
Eğer siz de Joanna Newsom sesli peri gibi bir kızdan ve Birol Ünel benzeri janti bir adamdan şirin şeker gökkuşağı şarkılar dinleyerek ruhunuzu büyümeye karşı korumak istiyorsanız streç filminiz hazır. Dolana dolana oynamanız, bahar gibi bir albümle baharı karşılamanız ve omzunuzdaki yükleri atmanız dileğiyle...

Anasayfa>>
Müzik Bölümü>> |