Bisikletli Bir Masal Ağacı: Henrik Vibskov


Yürekleri dağlayan soğuk kimseye acımıyor, içimize işliyor. Böyle zamanlarda evde oturup hastalıktan koruyucu kapsül olarak bitki çaylarından medet ummaktan başka çaremiz yok demeyin, biz demiyoruz. Evde oturup bir doz Michel Gondry belki herkese iyi gelecektir. Çarpışmanın sinemadaki tariflerinden biri olan bu adamın yaptıklarını izlemek belki biraz içinizi ısıtabilir. Böylesine büyük lafların altından kalkabilen biri belki size büyük gelen kış için güç kazandırabilir. Çarpışmalara ve baştan olmamalara alışık değilseniz, o zaman başka türlü bir şey yapalım, gidelim Trentemøller dinlerken bir yandan Henrik Vibskov'un yaptıklarıyla haşır neşir olalım. Kendisi Central Saint Martins College of Art and Design gibi tasarımın mabetlerinden birinden çıkma bir tasarımcı. Benim onunla ilk karşılaşmam, onun breakdans ödülü ve Trentemøller' in davulcusu olabilmesi bilgisi sayesinde olmuştu. Ardından Danimarka'daki defilesi ile podyuma yeşil yüzme solucanları ile yüzme bilmeyenler için bir havuz kurduğu ve modelleri oralarda yürüterek soğuk hava dalgasından izleyenleri boşluğa bıraktığı an radara girmişti bile.

Son koleksiyondaki parçalarda bu yeşil dna köprülerinin içinden ya da ölmemiş beyin kıvrımlarının (beyin kıvrımları ölmüşler için yapabileceğimiz bir şey yok ama onlar da Yıldız Tilbe gibi kalpleriyle konuşabilirler-yazabilirler pek tabii) içinden yürüyen kıyafetlerde gördüğümüz renkler ve kumaş atlası bize daha çok saklanılan yatak altları kadar bir öğle zamanı bıraktı. Evet, o kadar etkiliydi yaptıkları. Dijital zaman kıyafeti olarak lame taytların ülkesinde taytıyla işine giden ofisçi insanlar için eskiden takımının altına adidas giyenleri bastıracak güçte idi yaptıkları. Roberto Cavalli'nin taytları ise belki başka bir yazıya kaldı.

Vivienne Westwood'un açtığı yoldan giden, Bernhard Willhelm ile yirmi sekizinci göbekten akraba Vibskov'un yaptıkları da aslında şimdiler de Avrupa'da sokakta görülen görüntülerden farksızdı, ama zaten ortalığı bu saydığım tasarımcılar ve arkadaşları yaratıyordu. O yüzden onlar sokaktakilerden değil, sokaktakiler onlardan alıyordu ne alıyorsa. Zaten mesele artık herkesin sanat olma hevesiydi. Herkes kendini tasarlamak zorundaydı artık. O sebeple de artık defilelerde giyilemeyeceği düşünülen her şey giyilebilirdi. Bir zamanlar giydikleri yüzünden ayıplanan insanlar için artık tasarım olmak bir şey ifade etmiyor. Onlar için zaman geçti, onlar evde köpeklerini severken uyuyakalmanın peşindeler ve haklılar. 90'larda kıçından pantolon düşüren kuşak sokaklarda kovalanıp dövülmeye çalışılırken artık pantolon herkesin götünden düşüyor. Uzmanlar uyarıyor, böbrekler yakın zamanda börek olacak diye. Yüksek bel geri geldi, beğenmediler. Bel azcık düşürüldü, alan olmadı. Oysa gerçekten giyinmeye cesareti olanların yapması gereken şey bir tane de olsa o jeanlerden almaktı. Beller yeniden düşüyor şimdi.

Konuya geri dönersek, zaman şimdiki zaman Alman köylüsü çorapları üzerinde kenarlarından bağcıklı dart şortlar, üzerlerinde geniş örgülü ya da makarna yününden otuz numara şişle örülmüş yün kazaklar, pançolar, önü fermuarsız yün çizgi filmden yapılma tulumlar, köpek perçemleri ve sokakta bisikleti ile turlayan Vibskov'dan masallar zamanı.

Hele de defile denen şeye benim gibi 'uyku öncesi büyüklere masallar' gibi bakıyorsanız Henrik Vibskov masal ağacı gibi duruyor demektir karşınızda. Zira artık defilelerin de hazırlanması ya da sahne tasarımları sokakta tasarlanmış olmak kadar önemli. Ne giydiğiniz onunla nerede yürüdüğünüz kadar ehemmiyeti olan bir şey. Moda sanata belirgin biçimde yaklaştıkça bazı koleksiyonların defilelerine kabus dolu anlar gibi değil de, daha çok bir video gibi bakmamıza sebep olabiliyor. Bir zamanların azmanlar için poşetli dergisi Fashion Tv şimdi Tuner Prize adayları resmi geçiti gibi.

Söylenecek bir diğer şey ise, web-sitesinden fotoğraflarını sunduğu başka bir şovun onu anlamamızda bize yol göstereceği olacaktır. Şovunu bir koro ile sunmuş ve ortaya koyduğu kafesin etrafından modellerini yürütmüştü Vibskov. Bir tür ayin gibi sunduğu defiledeki koleksiyon ise tabii ki Afrika renklerinde ve bir o kadar da yüzünü güneşe dönen cinsten. Durum böyle olunca tasarımcının 12 yaşından beri davul çalması üzerinden müzik ile kurduğu ilişki işine nasıl sızmış anlıyorsunuz. Yani bu aydınlık yüzlü adam aslında karanlıkları seviyor. Danimarka'nın beyaz maviliğinden çıkıp opak yeşilliğinde bize rüya kadar transparan şeyler gösteriyor. Belki sizin için kıyafetlerin sokaktaki halleri bir şey ifade etmeyecek, çünkü artık herkes böyle giyiniyor. İstanbul? Evet, artık çocuklar çok nadir olsa da diz altı çoraplarını giyiyorlar şortlarının altına, üstelik kış kıyamette. Veyahut çok eski rapçi stili olarak çorapları pantolonun üzerine çekebiliyorlar. Zaten çorapla olan ilişkimiz bazısı için bizim kullanma kılavuzumuz gibidir. Öylelerine sizin onlara göre olmadığınızı en güzel kekoluk hallerinden olan beyaz üzerine minik noktalı yün çorabı pantolonunuzun üzerine çekerek gösterebilirsiniz. Bakın, moda her zaman masal değil, bazen de gerçek. Hem masalların gerçek olmadığını kim söyledi ki size? Öğrendiklerinizi unutun. Moda arada bırakmaz çünkü, ya hayatınızı kurtarır ya da bokun içindesinizdir.

http://www.henrikvibskov.com/

 

 



Anasayfa>>
Moda Bölümü>>

 

 



Anasayfa | Müzik | Haber | Sinema | Moda | Olay | Insan | Ajanda | Katalog| Künye
Sitemiz minimum 1024*768 çözünürlükte görüntülenmek üzere tasarlanmıştır.
Reset! 2007-2010