Jens Lekman
Bant’ın Kulaktan Kulağa etkinliği lamba cini gibi... Kimi dilersek getiriyor; üstelik bir konseri de pas demiyor. Ama İstanbul öyle bir 14 Şubat gecesi gördü ki dillere destan; Kim ki O ve Jens Lekman Babylon sahasından rüzgâr gibi geçti. Kıpırdamanın mümkün olmadığı mekânda insanlar hep bir ağızdan Jens’in güzelim şarkılarına eşlik ediyor, anılarına kulak veriyor ve sevgililer gününde ruhunu melodilerle besliyordu.
Peki ya konser öncesi? Soundcheck’te yakaladığımız Jens, biraz bira biraz çerez eşliğinde hikâyelerini önce bize anlattı. Bununla yetinmeyip çalışmayan ses kayıt cihazımıza ve fotoğraf makinemize da el attı. Karşınızda kahkahalarla geçen bir yarım saatin söze dökülmüş hali…
Avustralya'da hayat nasıl gidiyor? Yeni evine alıştın mı?
Melbourne'e taşınalı bir ay oldu; evim çok sakin bir mahallede, sürekli misafir ağırlıyorum ve sahile inmek beş dakikadan fazla sürmüyor. Ama aslında durumum biraz trajik; çünkü buraya yerleşme kararı alırken niyetim bir yıl boyunca tatil yapmak, elimi hiçbir şeye sürmeden vakit geçirmekti. Elbette yeni şarkılar yazacaktım ama daha önemlisi rahatlayacak, mesela sabah erkenden kalkıp yüzmeye gidecektim. Tabii hayaller gerçekleşmiyor; insanlar sürekli farklı yerlerde bulunmamı istiyor. İstanbul harika bir şehir, konser olmasa da buraya gelecektim zaten; ancak iki gün içinde Almanya gibi ülkelere gitmem gerekiyor ve çok hoşnut sayılmam. Yanlış anlamayın, konserlere lafım yok ve Almanya'da sahneye çıkmaktan her zaman büyük keyif duymuşumdur; ancak beni mahveden kısmı bitmek bilmeyen otobanlar ve manzaradan yoksun yollar… Aynen İsveç gibi, sadece biraz daha büyüğü ve yeşili...
Türkiye'yi nasıl buldun? Etrafı gezme fırsatın oldu mu?
Pek sayılmaz; bugün bir müzik dükkânına gittim ve saz çalmayı denedim, harikaydı! Dün gece de kısa süreliğine If Film Festivali'nin partisine uğradık. Tabii çok yorgun olduğumuzdan erkenden yatıp uyumamız gerekti.
Buraya nereden geldin, Avustralya sıcağından mı?
Hayır, İsveç'ten geldim. Kalan eşyalarımı toplamak, ailemle ve arkadaşlarımla biraz vakit geçirmek için İsveç'e dönmüştüm.
İstanbul'a kalabalık bir ekiple geleceğin düşünülüyordu ama bugün sahnede sadece üç kişisiniz. Nedenini öğrenebilir miyiz?
Kim Ki O'dan Berna ve Ekin, burada hafta sonu çalacaksam grubumla beraber gelmemin daha iyi olacağını, ancak Perşembe gününün akustik konser için biçilmiş kaftan olduğunu söylemişlerdi. Grubun tamamını yanıma almam maddi açıdan biraz zorluk çıkarabiliyor; o yüzden ben de Tammy ve Marla'yla yola çıktım, yani safi ritim ve melodiyle...
Kim Ki O hakkında ne düşünüyorsun?
Müziklerine bayılıyorum! Sahnelerini izleme fırsatım olmamıştı; sadece canlı kayıtlarını dinleyebilmiştim. Bu nedenle konseri merakla bekliyorum.
Geçtiğimiz günlerde platin plak ödülünü Pizza Hut'ta unuttuğunuza dair bir haber duyduk. Bu olayı anlatır mısın?
Nasıl başardık bilmiyorum; gecenin bir körü, Avustralya'daki evimde mışıl mışıl uyurken telefon çaldı. Telefondaki ses " Merhaba, adım Özcan. Pizza Hut'ta çalışıyorum ve telefonunuzu plak şirketinden aldım. Galiba ödülünüzü burada unutmuşsunuz." dedi. Bir süredir Avustralya'da yaşadığımı ve bu konuyla ilgili hiçbir şey bilmediğimi söylediğimde şu cevabı aldım: "Ödülünüzü burada buldum diyorum; lütfen gelip alır mısınız?”. Evet, Avustralya'dan kalkıp ödülü almaya gidecektim (gülüyor).
Do The Impossible Thing isimli şarkında İstanbul'daki muhabbet kuşlarından bahsediyorsun. Burada gerçeğini görme şansı bulabildin mi?
Şarkıyı 17 yaşımda yazmıştım ve başımdan geçmesi imkânsız durumları sıralıyordum; işte tam bu sırada gözümün önüne İstanbul semalarında uçan muhabbet kuşları geldi, hem gerçekleşmesine olanak yoktu hem de kelimeler müthiş bir ahenk içerisindeydi. Daha önce İstanbul'da bulunmamıştım ve hakkında bildiğim tek şey Asya ile Avrupa arasında yer almasıydı. Bu yüzden daha önce hiç görmediğim yerleri hayal etmek ve o manzarayı gözümde canlandırmak çok hoşuma gidiyordu.
Peki, yeni albümünde çok önceden yazdığın şarkılara yer verdin mi?
Elbette. Örneğin Shirin'in tarihi eskidir; sanırım 2006'da yazmıştım. Sipping On The Sweet Nectar'ı ise 2005'i 2006'ya bağlayan gece yazmaya başlamıştım; ancak bitmesi yaklaşık iki yıl sürdü. Yani kayda girmeden iki gün önce bitirip kenara atmış değilim. Şarkıları genellikle bir günde yazıyorum; ancak asıl vaktimi detaylarıyla uğraşırken harcıyorum. Tabii Sipping On The Sweet Nectar benim için çok çok önemli bir şarkı; yazmadan kısa süre önce çok acı bir tecrübe yaşamıştım ama bunu kimseye anlatabileceğimi sanmıyordum. İşte sırf bu yüzden içimdekileri kâğıda döktüm... Ve bittiğinde taşlar yerine oturmuştu, önümde bir şarkıdan çok daha fazlası duruyordu. İşte o an neden başımdan geçenleri yazmam gerektiğini anladım: Sorunumla daha kolay baş edebilmek ve sonunda söküp atabilmek için... İşe yaradı da, ortaya çok güzel bir pop şarkısı çıktı. Tabii zaman içinde bu sözler git gide değişti, kişisellik dozajı biraz daha azaltıldı ancak melodisi hep aynı kaldı.
Son albümünden önce daha çok sözler üzerinde yoğunlaşıyordun; ancak son albümde tek cümlelik liriklerle karşılaşıyoruz. Bu değişimin sebebi nedir?
Şair olduğumu düşünmüyorum; şarkı sözlerim genellikle tek bir etkileyici dizeden ve onu tamamlayan diğer dizelerden oluşuyor. Ancak bunu kasti olarak yapmıyorum; daha çok diyalog şeklinde geçen ve yaşanabilirliği olan sözlerden hoşlanıyorum. Soyut kavramlardansa yeni yeni nesnelerle ilgili şarkılar yazmak daha keyifli. Kelimelere, onlarla oynamaya bayılıyorum. Tabii dizelerimin etkisini yadsıyamam. Mesela en iyi şarkı sözü dalında Grammy'ye aday oldum; kazanmam mümkün olmasa da. Ayrıca halen İsveç'te rüzgâr, havada uçuşan kelebekçikler hakkında dizeler yazan adam olarak tanınıyorum. Evet, bir yanım başarılı bir şarkı sözü yazarı olabilir ama kabul edelim ki şiirsel sözcükler kullanarak aynı konuyla ilgili yüzlerce şarkı yazmıyorum. Şiiri sevmediğimden değil ama karakterlerimin canlı olmasını, şarkılarımın farklı perspektiflerden bakmasını ve yeni konulara eğilmesini tercih ediyorum.
Bahsettiğin yeni durumlar, ilham kaynakların nelerdir?
Örneğin M.A.S.H. Bildiğiniz gibi bu dizide çok fazla diyalog kullanılıyor ve ben de şarkılarımda bolca espri kullanıyorum. Aslına bakarsanız hayatım boyunca hiçbir zaman başka dünyalara ait şarkılar yazamadım; daha önce de belirttiğim gibi karakterlerin illa ki canlı olması, bizim gibi olması gerekiyor. Son zamanlarda büyük ölçüde diyaloglar üzerine çalışıyorum; R. Kelly'nin Trapped In The Closet parçasını hiç duydunuz mu? Arkada aynı melodi döner durur, tıpkı bir opera gibi. Ancak sözlerine bakacak olursak yaklaşık otuz bölüm vardır ve git gide karmaşıklaşan bir hikâyeyi anlatır. Karakterler sürekli kafiyeli sözlerle konuşur; Shakespeare'in R&B yaptığını düşünün. Mesela hikâyede insanlar birbirini cücelerle aldatır; çok tuhaf bir akış vardır ve gittikçe de tuhaflaşır. İşte bu şarkıda R.Kelly'nin diyalog kullanma şekline bayılıyorum; çünkü insanlar genellikle birinci ağızdan yazıp dert anlatmaya bakıyor ama bu şarkı tamamen farklı bir kulvarda. Benim tercihim de karakterlerimin şarkı boyunca konuşmasından yana. Örneğin A Postcard To Nina'daki Nina gibi. Babası şarkının ortasında sohbete başlıyor ve aramızdaki diyalog son notaya dek sürüp gidiyor. Ben insanların şarkılarımı dinlerken bir yandan ortamı gözünde canlandırması taraftarıyım.
Peki, bu gece konserde şarkı aralarında hikâyeler anlatacak mısın yoksa konser yalnızca şarkılardan mı ibaret olacak?
Paylaşacağım birkaç anı var tabii ki. Örneğin Nina'nı hikâyesi. Albümde bu geceyi anlatmaya çalıştım ama konserlerde anlatırken birkaç detay daha eklemek mümkün oluyor. İnsanlar şarkıyı albümden duysa da konsere geldiklerinde hikâyenin tamamını öğrenme şansı buluyorlar. İşte ben bu kurguyu M.A.S.H.’inkine benzer yollarla örmeye çalışıyorum; dizinin son bölümünde, sanırım 20. sezon 258. bölüm olması lazım, eğlenceli tek bir şey yok. Önceki 257 bölümü kahkahalarla izliyorsun ve sonra birden karşına dünyanın en ciddi bölümü çıkıveriyor. Ben de müziğimi tam olarak bu şekilde hissettirme taraftarıyım; örneğin A Postcard To Nina'yı yazdığım geceyi hatırlıyorum; yemek boyunca gülmekten ölüyordum. Öte yandan biraz derine indiğimde ve olayı baştan sona düşündüğümde o gecenin aslında sağlam bir arkadaşlık göstergesi olduğunu görebiliyorum. Zaten bu yüzden sonuna imzamı attım.
Nina'dan haber alıyor musun?
Kendisi Amerika'ya yerleşti ve babasıyla da hala ara sıra da olsa görüşüyorum. Ve kendisine otomatik cevaplar göndermekten vazgeçtiğimi de söylemeliyim.
Geçenlerde blogunda bir mektup gördüm; adamın teki neden erkek gibi şarkı yazmak yerine gökkuşaklarına takıldığını soruyor ve nefretini kusuyordu. Böyle garip mektuplar almaya devam ediyor musun?
Tabii ki, posta kutuma düşen nefret dolu mektupların sayısı bir değil on değil... Ancak bahsettiğin mektuba bayılıyorum. Gönderen adamın adını google'da arattım ve hakkında bir sürü bilgiye ulaştım. Görünüşe göre kırk yaşlarında ve Los Angeles'ta berbat bir punk grubunda çalıyor. Grup yirmi yıllık olmasına rağmen bir milimetre yol katedebilmiş değiller. Karşılaşsak yüzüme bağıra çağıra şunları söyleyeceğine de eminim: New York'un göbeğinde Iggy Pop konseri izledim ben be adam, sen müzik hakkında ne biliyorsun ki!
Belki de içlerinden birine "Hey, geçenlerde Kyle diye bir adam da bana tıpkı seninkine benzer bir mektup gönderdi; neden ikiniz birleşip bir grup, kulüp falan kurmuyorsunuz ki?" diye cevap atmalıyım. Birbirinden nefret eden insanlar kulübüyle ilgili bir fıkra vardı, belki duymuşsunuzdur:
— İnsanlardan nefret eden insanlar, haydi birlik olalım!
— Git şuradan!

Anasayfa>>
İnsan Bölümü>> |