Comic-Con 2009

Gün olur devran döner, yolum Amerika’nın Batısına düşer ve de param olursa bizzat katılıp izlenimlerimi aktarmak istediğim yegâne festival Comic-Con’a Amerikalı vatandaşlar her sene olduğu gibi ilgi alaka göstermekten geri durmazlarken bana da bu bomboş yaz günlerinde uzaktan onlara imrenmek ve yalana yalana festivalde bu sene neler yaşanmış, hangi gelecek projeler görücüye çıkmış onları size anlatmak düştü..

Devam >>

 

Hollywod’un Soykırım Algısı: Schindler's List ve The Reader

Nazi Rejiminin ve İkinci Dünya Savaşı ve öncesinde uyguladığı soykırımın geriye bıraktıklarına ve sinema üzerinde yarattığı etkilere bakmadan önce İngilizce tabiriyle Holokost’un anlamına ve soykırımın sonuçlarını sayılarla incelemekte yarar var. Artık “Nazi Soykırımı” olarak değil de yalnızca “Soykırım (Holocoust)” olarak adlandırılmaya başlanan kavram, Nazi rejimi ve işbirlikçileri tarafından sistemli, bürokratik yollarla, malî açıdan ülke eli ile desteklenen bir şekilde yaklaşık altı milyon Yahudi'nin hapsedilmesi ve öldürülmesi anlamına geliyor.

Devam >>

 

 

 

 

Comic-Con 2009: Dizi Dosyası

Comic-Con, öteki dosyada da ifade ettiğim üzere yalnızca film projelerine ev sahipliği yapmıyor. Yeni diziler ve devam etmekte olan dizilerin yeni sezonları da panellerde tanıtım şansı buluyorlar. Filmleri tanıtmışken diziler de geri durmasın, onlardan da haber edelim.

Devam >>


The Tudors

İngiliz hanedanlarının belki de en sansasyonel ve en merak edilen ailelerinden biri olma özelliğini taşıyor Tudorlar. Gerek altı kez evlenen 8.Henry olsun gerekse de uğruna koca bir ülkenin din değiştirmek zorunda kaldığı ama sonrasında kafası uçurulan Anna Boleyn olsun; Tudorlar harika magazin malzemesi sunuyor günümüz popüler kültürüne..

Devam >>

 

 

 

Franklyn

Franklyn ilk sahneleri ile enfes bir açılış yapıyor. Öyle muhteşem bir atmosfer kurmuş ki izlerken “Kafka” (1992, Sodernberg), “La Cité des Enfants Perdu” (1995, Caro& Jeunet) ve “Dark City”'i (1998, Projas) anmadan edemedik ve iyicene iştahlandık..

Devam >>


The Children – Histeri

Besle kargayı, oysun gözünü…

Allah biliyor ya şu korku filmlerinde çocuk oyuncular kullanarak gerilim yaratma trendinden fenalık geldi. Ancak için asıl sinir bozucu tarafı, tüm sıkılmışlığıma rağmen bir noktadan sonra amaçlandığı gibi bu nalet veletlerin gerçekten de insanının asabını bozmaya başlaması. Türkçe çevirisiyle Histeri, bana ister istemez çocukların aileleri için birer korku ve tehlike unsuru haline geldiği sinir bozucu derecede ürkütücü Supernatural bölümünü anımsattı. Orijinalinin yerini alan sahte çocuklardan birinin kendisini tuvalete kapatan annesine kapıya vurarak bir seslenmesi vardır ki kuyudan çıkmış bir Samara bile bu kadar sinirlerimi zıplatmamıştı.


Devam >>


Gake no ue no Ponyo – Küçük Denizkızı Ponyo

Küçük Denizkızı Ponyo; Ruhların Kaçışı, Prenses Mononoke filmlerinden tanıdığımız animasyon film ustası Japon yönetmen Hayao Miyazaki’nin son filmi. Aslında film 2008 yapımı olmasına rağmen ülkemizde anca gösterime girebilmiş olması şaşırtıcı; fakat hiç girmemesinden iyidir diye düşünüyoruz. Birbirinden sevimli küçük karakterleriyle, muhteşem çizimiyle, fantastik animeleriyle karşımıza çıkan Miyazaki, son filmiyle de bizi yine bu dünyadan koparıp büyülü diyarlarda gezintiye çıkarıyor.

Devam >>


Harry Potter and the Half-Blood Prince – Harry Potter ve Melez Prens

Eğer anlamını bozmadan İngilizce’ye çevirebilecek olsam ve attığım mailin okunabileceğini bilsem yönetmen David Yates’e ve senarist Steve Kloves’a üç aşağı beş yukarı şunları söylerdim;


Sevgili Yates ve Kloves, Devam >>


 

Last Chance Harvey – Aşka Son Şans

Genç bir kadın ve bir erkek gün doğmadan gece boyunca konuşurlar. 9 yıl sonra gün batmadan tekrar karşılaşırlar. Kadın hikâyenin sonunda “Bebeğim o uçağı kaçıracaksın” der, adam da kadına “Biliyorum” diye karşılık verir. Orta yaşı birkaç durak geçmiş olan bir adam, bu hikâyeden dört yıl sonra son şansı olan bir uçağı kaçırır. Ardından kendine bir içki ısmarlar. O sırada kitap okuyan bir kadın dikkatini çeker. Hayatlarının son şanslarına umutsuzca bakan bu iki kişi, birbirleriyle konuşmaya başlayınca kendilerine göre bir kaybedenler kulübünde son bir şans seçeneğini çöpe atarlar.

Devam >>



Ice Age: Dawn of the Dinosaurs – Buz Devri 3: Dinozorların Şafağı

2002’de başlayan Buz Devri (Ice Age) serisi 7 yıl sonra ancak üçüncüsüne kavuşabildi. 2006’da çıkan Meltdown ile açıkçası hayallerimiz biraz yıkılmıştı çünkü ilk filmin epey gerisinde kalan bir konusu vardı ve komedi düzeyi de yerlerdeydi. Film kötü olmasa da ilk filmi mumla aratan cinstendi. Üçüncü filmden benim umutlarım büyüktü açıkçası. Ekibe katılan yeni karakterler vardı, fragman’dan gördüğüm kadarıyla da aksiyonu hoş gibiydi. Arkadaşla sinema salonuna girdiğimizde diğer hiç bir filme bakmadan tuttum kolundan doğruca Buz Devri’ne girdik. 3D izledik tabii.

Devam >>


 

Public Enemies - Halk Düşmanları

Filmin adı ve konusu hemen akla bir başka gangster filmini, The Public Enemy (1931) akla getiriyor. Jean Harlow ve James Cagney'nin başrolündeki film, şimdilerde bir klasik. Gerçi gelmiş geçmiş en iyi oyunculardan olan James Caney'nin bütün o gangster tiplemeleri birer klasik; Smart Money, Angels With Dirty Faces, White Heat gibi -benim favorim Angels With Dirty Faces'dir.



Devam >>


 

 

Strange Days – Tuhaf Günler

Akla takılan hafıza kartları zamanı…

Biri beni takip ediyor, hayır ben onu takip ediyorum. Rüyamı yönlendirirken aniden yüksek bir yerden düşer gibi oluyorum. Boşluğa düşerken birden uyanıyorum. Ve ışıklar kapalıyken karanlık bir film böyle başlıyor. Devamında ise sürekli o hissi yeniden deneyimlememe neden oluyor. Duvarda asılı Blade Runner dünyasının kararmış resminden akan bir damla, distopyan manga atmosferindeki bir yılbaşı arifesinde peliküle düşüyor: Strange Days... .


Devam >>


Pleasantville - Yaşamın Renkleri

Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde modern diyarların birinde biri erkek diğeri kadın iki kardeş yaşarmış. Erkek, ütopyası olan bir TV dizisinin hayranıymış, kadın da hayatın zevklerinin... Erkek, sanki bir rüyadaymış. Rüyasında yasak kumandayı kardeşiyle paylaşamamış. Bir anda kendini kardeşiyle Alice misali düştüğü harikalar diyarında, sevdiği TV dizisinin içinde bulmuş.


Devam >>


Midnight Cowboy – Geceyarısı Kovboyu

Bu filmi şu an çekselerdi sanırım Akademi asla ödüllendiremezdi. Ne var ki 60’lı yılların özgürlükçü havası ile akademi de tarihinin en cesur ve tartışmasız en haklı üç en iyi film ödülü kararından birini(“Casablanca” ve “One Flew Over the Cuckoo's Nest” elbette diğer ikisi) vererek bu filmi en iyi film, yönetmen ve senaryo ödülleri ile taçlandırdı. Bu kesin bir başarı.

Devam >>

 




Anasayfa | Müzik | Haber | Sinema | Moda | Olay | Insan | Ajanda| Katalog| Künye
Sitemiz minimum 1024*768 çözünürlükte görüntülenmek üzere tasarlanmıştır.
Reset! 2007-2010