Harry Potter and the Half-Blood Prince – Harry Potter ve Melez Prens
Eğer anlamını bozmadan İngilizce’ye çevirebilecek olsam ve attığım mailin okunabileceğini bilsem yönetmen David Yates’e ve senarist Steve Kloves’a üç aşağı beş yukarı şunları söylerdim;
Sevgili Yates ve Kloves,
Müsaade buyurursanız die-hard olmasam da bir Harry Potter hayranı olarak birkaç maruzatım var yeni eseriniz hakkında.
Öncelikle kolaj çalışması gibi biraz oradan koyalım biraz da buradan mantığıyla serinin en sevdiğim kitabı Zümrüdüanka Yoldaşlığı’nı mundar ettiğiniz için sizden zerre kadar haz etmediğimi bilmenizi isterim. Ayrıca Warner Bros.’a serinin en iyi iki yönetmeni Alfanso Cauron ve Mike Newell’dan birinde karar kılmayıp koca seriyi sizin gibi bir televizyon yönetmenine emanet ettikleri için aynı oranda kızgınım. Yine de önceki filmde yaptığınız şeyin affedilebilecek bir yönü vardı en azından. Serinin en kalın ve en dolu kitabının size denk gelmesinden mütevellit elinizdeki kısa süreye upuzun hikâyeyi sıkıştırmak mecburiyetindeydiniz. O açıdan her ne kadar beğenmesem de anlayış gösterebiliyordum. Ancak uyarladığınız kitap Melez Prens olunca işin rengi değişiyor ve benim size aynı toleransla yaklaşmam, tüm önemli noktaları şöyle bir kabaca geçiştirivermenizi mazur görmem mümkün değil. Hele ki Harry’nin libidosu uğruna…
Melez Prens’i okuyup bitirdiğimde aksiyon namına neredeyse hiçbir şey olmayan kitabın beyazperde versiyonunun sinema izleyicisi için pek de akıcı, heyecanlı bir deneyim olmayacağı kanısındaydım. Fakat beşinci filmde önceki yönetmenlerin –elindeki materyalin uzunluğunun da etkisiyle- aksine hikâyeye nefes alma fırsatı tanımayıp bizi durdurak bilmeyen bir koşuşturmacanın içine sürükledikten sonra aslında aksiyon adamı olmadığınızı bildiğimden Melez Prens’te daha yetkin bir yönetmenlik sergileyeceğinizi ummuştum.
Şayet bilmiyorsanız -ki filmde gördüğüm kadarıyla öyle zaten- söyleyeyim; Rowling, 6. kitapta aksiyondan kısıtlamaya giderek okuyucusuna daha sindire sindire anlatmıştır hikâyeyi ki bu da son kitap Deathly Hallows’ın gidişatına yön vermiştir. Kısaca Melez Prens’i Zümrüdüanka Yoldaşlığı’ndan ayıran temel fark, size artık bazı önemli detayları geçiştirmek ya da onlardan bahsetmemek gibi bir lüks tanımıyor olması. Bu kitapta Dumbledore’un Harry’le arasındaki ilişki kitabın çatısını oluşturduğu gibi ilk defa Voldemort’a, Harry’e ve ailesine dair okuyucuyla paylaşılan çok önemli detay yedinci kitapta Harry’nin kendine nasıl bir yön tayin edeceğini belirler. Oysa siz napmışsınız?
Kadıncağızın tüm kitapta anlattığı onca konudan onca olaydan seçe seçe gençlerin kalp kırıklıklarını, ergenlik bunalımlarını, öpüşme arzusuyla yanıp tutuşmalarını seçmişsiniz. Yani arkadaşım hikâyeyi öyle bir noktaya çekmişsiniz ki sanki ana konu bizim çocukların hayal kırıklıklarıyla dolu gönül ilişkileriymiş, tavan yapan libidolarıymış da arka planda belli belirsiz bir savaş yaşanıyormuş. Harry kafedeki kızı tavlasın da her an o kuru götünü tutuşturabilecek Ölüm Yiyenler’in ne önemi var, değil mi? Twilight mı çekiyorsun güzel kardeşim?
İğrenç bir Dumbledore-Harry ilişkisi çizmişsiniz. 100 küsur yaşındaki Dumbledore’un yeğenine “kızlarla aran nası?” diye soran hafif çapkın dayılar gibi Harry ile karı kız muhabbeti [“kızlarla aran nası Harry?”, “Kes şu bıyıklarını Harry”, “Hermonie’yle (ki bu kız 6 senedir adamın en yakın arkadaşı) son günlerde sizi yakın görüyorum, aranızda bir şeyler mi var Harry?”] yaptığı nerede görülmüş Allah aşkına?! O adamın bir baba (hadi dede olsun) figürü oluşturması, Harry’e Voldemort’la ve yedinci kitabın temelini oluşturacak Hortkuluk’larla ilgili önemli bilgiler vermesi gerekiyordu ama –çok affedersiniz- Dumbledore’un Harry’i alıp Hogsmade Genelevi’nin kapısına bırakmadığı kalmış bir tek.
Filme adını veren, romanın temelini oluşturan Snape ve Melez Prens meselesini kıçı kırık bir cümleyle geçivermişsiniz. Gerçi filmin neredeyse sonlarına yaklaştığımız için ben bu bilgiyi bile paylaşacağınızdan ümidi kesmiştim.
Hortklulukların nasıl ve nerelerde bulunacağı bilgisini Harry ve dolayısıyla bizimle paylaşmayı unutmuşsunuz “Won Won” diye dolanan Lavender uğruna. Kısacası aksiyonun az olmasının da etkisiyle seriyle ilgili önemli detayları paylaşma fırsatını elinizin tersiyle itmişsiniz. Hani bari aşk hikâyeleri sağlam olsun dedim, onda da elle tutulur bir şey yok. Hepsini geçtim, Ginny’deki “erkeğimin ayakkabılarını bağlarım” tandansını nereden çıkardınız Allasen?
Sayenizde Ölüm Yiyenler, büyücüler dünyasında terör estiren ve bu eylemleri Muggle dünyasına da yayılan üç beş çapulcudan ibaret bir grupmuş gibi gözükmüş. Hâlbuki kitabın başında Bakanlık’ta geçen diyalogları verseniz, Harry’e asılan kızı göstermek yerine, Voldemort ve müritlerinin yarattığı korkunun ne denli büyük olduğu imajını rahatlıkla yaratabilirdiniz.
Filmin başında Sirius öldükten hemen sonra gazeteciler karşısında kalakalan Harry portresiyle filmin geri kalanı için seyircide umut yaratmışken ne diye devamını getirmediniz? Harry ne ara Sirius’un acısını içine gömer oldu da uçkurunun peşine düştü?
Bir de her ne kadar ben kendisinin Bellatrix performansıyla eğlenmiş olsam da Allah rızası için Helena Bonham Carter’a şu rolü evde kalmış, kafayı sıyırmış kız kurusu gibi oynamamasını, karakterin deliliğini biraz törpülemesi gerektiğini söyleyin. Az buçuk kitaptakine benzesin bari.
Hermonie rolüne artık kesinlikle oturduğuna inandığım Emma’cığıma selamlarımı iletin. Ve deyin ki “Emma’cım iyisin, hoşsun, çok güzelsin de o meymenetsiz, amcam yaşındaki tipsizi çok mu aradın be güzelim?”…
Ve son olarak… Sevgili Yates ve Kloves…
Ananızı Inferius’lar kovalasın e mi?

sAnasayfa>>
Sinema Bölümü>>
|