Rock N Coke'un Ardından - Gönenç Göçmengil
1.gün
18 Temmuz sabahı cümbür cemaat gittiğimiz festival alanında meşakkatli bir şekilde girmeyi beklerken, temiz suratlı bir insan olmamın aksine uzun süren üst ve eşya aramalarının yanında, festival alanına girdikten sonra k9 köpekleri tarafından da aranaraktan bezgin bir şekilde festival alanına giriş yaptım. South Park’ta da dalgası geçilen Hibrid arabalarla festival alanına ulaştık, fakat arabaların kendi kendine otomatik park edebildiklerini görünce de ağzımız da beş karış açık kaldı.
Ne tür organizasyon yapılırsa yapılsın bir türlü tutmayan İstanbul Park’a adım atar atmaz ortamdaki enerji yoksunluğu can sıkıcıydı. Kamp alanından festival alanına geçerken gölgelik alt geçitte mülteci gibi yatıp kalan genç insan yığınları göze çarpıyordu. Oldukça sıcak ve yakıcı hava yüzünden baymadan konser alanlarına doğru yol almaya başladık.
Ana sahnedeki Aylin Aslım’ı pas geçip alternatif sahnedeki Wufi’yle haşır neşir olduk,şarkıları albümlerindekinden çok daha enerjik ve eğlenceli göründü göze-kulağa, Wufi’den ayrılıp Howling Bells’e izlemeye koyulduk. Özellikle cici bicili vokalleri Juanita Stein ve gitarist Joel Stein’ın sahne performansları çok etkileyiciydi. Sonuçta öğlen sıcağı yüzünden hınca hınç bir kitleye çalmasalar da oldukça yürek açıcı bir konser verdiler. Ana sahnedeki ağlak prens Emre Aydın ve üniversiteli genç kız korosunu es geçerek Ayyuka’ya doğru ayaklarımı sürüdüm. Lakin Ayyuka’da pek isteksiz ve mutsuz görünüyor gibiydi. Jane’s Addiction’a kadar gölgeliklerde bekleştikten sonra ana sahnenin yolunu tuttuk.
Kiralık katil suratlı Perry Farrell ve Dave Navarro’nun karizmasıyla şekillenen Jane’s Addiction , Nine Inch Nails’le olan NINJA konser serilerinin eklentisi olarak teşrif ettiği konser alanında bir çok insanı kendine sevdirdi sanıyorum. Tanıyan tanımayanlar kırmızı tulumu içindeki Perry Farrell’a göz atmadan duramadı. “İstanbul’u filmlerden tanıyoruz hangi filmdeydi, .sittir edin” Ardından gelen Duman’da yine hep bilindik hırpani karizmasıyla eski- yeni albümlerinden şarkılar tıngırdattı. Arada Billy Jean’i de duymak nasip oldu.
Gecenin merakla beklediğim performansı ise Nine Inch Nails’e aitti. Büyük beklentilerle izlesem de kendilerini Trent Reznor seyirciyi adeta nakavt etmek ister gibi bir hali vardı. Distorsion ve bağırmalar arasında o sakin ve makul NIN şarkılarını duymak istedim ama ilk günün yorgunluğu ve ses duvarı üst üste gelince arkalara kaçmaya başladım üzülerekten.
Günü kurtaracak isim ise yıllar yılı televizyon karşısında zıplamaya sebebiyet veren The Prodigy oldu. Konseri arkalarda izlemek nasip oldu, zira önlere gidersek insanın cılkı çıkabilirdi. Omen’den Firestarter’a deli gibi bir setlist hazırlayan The Prodigy’nin zebani vokalleri Keith Flint ve Maxim Reality bir dakika yerlerinde durmadan bütün bir kalabalığı alaşağı etti desek yalan olmaz. Terden bitip tükenmiş halde arkalara kaçanlardan, gerçekten yaralanıp üstü başı kan içinde kaçanlara kadar türlü insanı konser alanından çıkarken gördük. Kişisel bir Top 10 konser listesi yapsam kesinlikle ilk 5 içinde yer alacak bir performans izlemiş bulunduk. Bu yorgunlukla da konser alanından kaçaraktan evlerimizin yolunu tuttuk.
2. gün
2.günün açılışı yeni albümlerini de ilgiyle dinlediğimiz Proudpilot’la yaptık. Kaan Akay ve Üzeltüzenci kardeşlerden kurulu Proudpilot oldukça mutlu etti bizleri, yeni albümleri Monsters Exit’i mutlak almanızı öneririm.
O sırada ana sahnede olan ne olduğunu anlamakta zorluk çektiğim D2 grubu vardı. Böyle boş beleş grubu sırf yabancı olduğu için ana sahnede olması da can sıkıcı bir ayrıntıydı. D2’den sonra sahneye çıkan Cold War Kids’de eğlencelik performansıyla bir çok insanı sahne önüne toplamayı başardı. Ana sahnede çıkacak Cartel’i beklerken gitme gafletinde bulunduğum Asfalt Dünya konseri de tam bir üniversiteyi yeni kazanmış Anadolu rock kafası gibiydi. Eminim müzik öyle değildi ama vokalin el ve kolunun Darth Vader kombinasyonu topuklamama yetti diyeyim.
Organizasyonun en bomba etkinliği olan Manga vs Cartel manga’ya karşı herhangi bir şey hissetmediğimden Manga’nın viju vijülü şarkılarını dinleyerek başladı. Sanıyorum 4-5 şarkı sonra çıkan Cartel’de oldukça yaşlanmış üyeleriyle birden sahneyi dolduruverdi. Hepsi siyah ve beyaz takımlar içindeki ekipte, ekibin en çok sevdiğim elemanı Kabus Kerim’in olmaması dikkat çekiciydi. Gerçi yeniden birleşen grupların çoğu biraz sırtlarını doğrultmak, biraz da para için bir araya geliyorlardı, fakat çocukluğunda şarkılarını sözlerini anlamadan ezberlemeye çalıştığımız, t-şörtlerini alıp üstüne giydiğim adamları kanlı canlı görünce de insan kendinde geçmiyor değil. Cartel, Evdeki Ses, Posse Attack ve Manga’yla beraber söyledikleri karma isimli şarkılarıyla herkesi kudurtmayı başardılar. Özellikle Kolombiyalı rastalı üyelerinin, yıllar sonra kel kafasıyla gelip ile gitar yapması, üstüne coşup göbek atmaya başlaması da bir hayli acayip bir ortam yarattı.
Cartel’den fırlayıp merakla beklediğimiz We Have Band’e izlemeye başladık. Oldukça dans edilesi bir grup olan We Have Band’de gündüz ışığının son demlerinin azizliğine uğrayarak, yerinde dikilen bir izleyici kitlesine dans edilesi şarkılar çaldı maalesef. Fakat sonlara doğru izleyici kıpırdatmayı başardılar ve çok tatlı bir performans sergilediler. Yıl içinde kendilerini tekrar görmek isteriz, organizatörlere duyurulur. :)
We Have Band’den sonra gittiğimiz İngiliz taşrasının gülü Razorlight’ı zorla biraz bakarak kaçtım ve gece için dinlenmeye koyuldum. Kaiser Chiefs ile Janelle arasında ikilimde kalarak geçirdiğim bir saatten sonra Kaiser’in yolunu tuttum. Hala çocuk şarkısı gibi gelen Kaiser şarkılarını dinlerken pek mesut olamayacağımı düşünsem de Rubi Rubi Rubi ve Everyday I Love You Less and Less gibi şarkıları aymaz gibi bağıra zıplaya eşlik ederek en çok da kendim eğlendim sanıyorum. 2. Günün yıldızı Kaiser Chiefs’di diyebilirim.
Birtakım gençliğin idolü olaraktan Linkin Park’ı beklerken geçen zamanda Zero çadırında Mabbas’ı dinledik. Dumansız hava sahası, 2 gün boyunca jartiyerli gelinlik giyerek dolaşan kız, Onur’un 10 saat telefonla konuşması, “Burak Pekgirgin ve avları “hakkında hoş sohbetler ederek Linkin Park’ı izlemeye koyulduk. Kişisel olarak pek bir ilgim olmadığımdan Linkin Park’a bir şey diyemiyorum. Fakat Pazar günü sadece onlar için gelen binlerce insan olduğu da bir gerçek. Linkin Park bitince ortamdan tüymeye başlayan insanlar Zero sahnesindeki Santigold’u da es geçti maalesef. Sahneye eç çıkan Santigold, hasta olduğu için oldukça mahçup bir şekilde başladı konsere, sahneye çıkardığı ekibinde, tek tip kıyafet giymiş, renkli fesler giyen davulcu ve gitaristlerle, robot gibi koreografiden çıkmayan iki vokal bulunuyordu. Starstruck, Say Aha, I'm A Lady, L.E.S Artistes ve Creator’u gibi hitlerini çalarak oldukça başarılı bir performansa imza atan Santigold’u bir kez daha görme isteğiyle suni çimde giriştiğimiz 2 günlük maceranın da sonuna geldik. Festival alanı olarak kullanmaya müsait olsa da, tecrit edilmiş havası ile enerji sifonlayan İstanbul Park steplerinde olmamasını ümit ettiğim oldukça sorunsuz ve güzel bir festival izlemiş olduk. Nice güzel organizasyonlar diliyoruz.


Anasayfa>>
Müzik Bölümü>>
|