|
Reset! Avrupa Festivallerinde Vol.2 - FIB Heineken 2009 - Festival Internacional de Benicássim
Senelerdir dönen bir geyikti "Bu yaz kesin Benicassim yapıcaz oğlum!" Sonra da %90 şu şekilde devam ederdi "Hem line-up'ları taş gibi oluyor, hem deniz, kum, güneş." Sene başında hedefimi net koymuştum ilk hedef Glastonbury sonrasında Benicassim. Öyle ki geçen sene katıldığım Rock Werchter'in soğuk insanları ve havası, sıcak birası canımı fazlasıyla sıkmıştı. Tamam kadro çok sağlamdı ama bir hafta boyunca sadece sahneye bakarak nereye kadar? Glastonbury'nin yeni bilet alma sisteminin bana kelek yapmasıyla birlikte festivalin İngiliz seyirciler arasında ne kadar büyüdüğünü, Kings of Leon ve Oasis'in bile biletleri tüketmeye yeteceğini bilerek daha 2009'un 1 Ocak'ını bile görmeden biletimi kenara koyup beklemeye başladım. Dashboard'uma kurduğum countdown watch'um 180lerden 100lere yaklaştıkça taslak halinde planlar çizilmeye iki haneli rakamlara düştüğünde ise daha önce katılan insanların da yardımıyla herşeyi netleştirmeye başlamıştım. Bu süre zarfında beklentileri çok yükseğe koymuş olduğum için midir bilmiyorum ama tarih 10 Temmuz'u gösterdiğinde Kings of Leon, Oasis, Franz Ferdinand, The Killers ve Paul Weller'ın headline'ını yaptığı festival için biraz burun kıvırarak ama ta en başta söylediğim şeylerle kendimi ikna etmeye çalışarak yola çıkıyorum "Rubber boat'suz yağmursuz çamursuz festival. Zaten grupların da çoğunu izlemiştim, mis gibi İspanya tatili işte... Ooh!"
İlk Durağımız Barcelona
Barcelona da haftasonunu geçirip Benicassim'e devam etmek bence iyi bir karar. Hem hostelde diğer festival katılımcılarıyla tanışıp kaynaşabiliyorsunuz hem de yorucu bir hafta öncesi paella ve sangria eşliğinde enerji depoluyorsunuz. Daha önce Barcelona'yı görmemiş biriyseniz şehir turu bahsettiğimin tam aksine sizi daha festival başlamadan tüketebilir! E hadi şunu görelim, Güell Park'a çıkmadan olmaz diye diye bizim de başımıza gelen bu oluyor. Ancak Pazartesi sabahı erken kalkmalıyız. İstikamet Benicassim!
Bir kere herşeyden önce şunu söylemeliyim: Benicassim uzak bir yer! Barcelona'dan Regional Tren denen yavaş trenlerle 4 saat ve 17€'ya, Alaris denen TGV benzeri trenlerle de 2,5 saat ve 33€'ya gidebiliyorsunuz. Tabii Alaris denen trenler önceden rezervasyon gerektirdiği ve koltuk sayısı sınırlı olduğu için yer bulmak imkansız. Bir de vurdumduymaz demir yolu şirketi festivali görmezden gelip ek sefer koymayınca bu 4 saatlik yolu ayakta gitmeniz pek olası. Ayrıca Benicassim, Valencia'ya 1, Madrid'e de 5.5 saat uzaklıkta. Grup olarak Benicassim'e gideceklere tavsiyem kesinlikle Barcelona'dan araba kiralayıp gitmeleri. Hem bu eziyeti çekmezler hem de daha sonra da bahsedeceğim gibi festival süresince çok büyük rahatlık sağlar. Herneyse, İETT otobüslerinde kusursuzlaşmış bünyeye bir avuç İngiliz arasında yer kapma savaşı koymuyor tabii, boş iki koltuğu kapıyoruz ve rahat rahat İspanya'nın Akdeniz sahilindeki ufak kasabalarını seyrederek gidiyoruz Benicassim'e..

Benicassim ve İlk Üç Gün
Uzaktan festivalin dev sahneleri gözüküp, trenin içinde "Proxima estacion Benicassim" (Sıradaki istasyon Benicassim) anonsunu duyar duymaz trenin içi birden hareketleniyor. Dört saat boyunca yerlerde sürünmekten bitap düşmüş insanlar bile bir anda moda giriyor. İndiğimizde neyle karşılaşacağımızı az çok tahmin ettiğimiz için Türkiye'deki karşılığı sanırım Erdek, Ayvalık gibi bir tatil kasabası olan Benicassim'in küçüklüğü bizi pek şaşırtmıyor. Ancak tren istasyonundan festival alanına kadar olan mesafe ve denizin kamp alanımıza uzaklığının can sıkacağını farkediyoruz. Şehirde iki farklı kamp alanı bulunuyor. Bunlardan bir tanesi festival alanının yakınındaki BeniCamp. Konser aralarında çadırınıza gidip içmek için süper bir yerde. Marketlerden bir şişe Smirnoff'u 8, iki litrelik suyu 0,20€ ya alabilirken bu rakamlar içerde Redbull-Vodka ve 75cl bira için 7.5€, küçük şişe su için 2.5€ olduğundan aşağı yukarı herkes bunu yapıyor. Tabii Türkiye'deki festivallerin aksine içeri yiyecek ve içecek sokmak sorun değil. Benicamp'ın dezavantajı ise şehir merkezine yürüyerek 15-20 dakika, denize ise yarım saat mesafede olması. İkinci seçeneğiniz olan FIBCamp ise şehrin içinde kurulu. Denize 10 dakika mesafede ancak festival alanı uzak.
Festival alanındaki ilk günümüz çadır kurmak, festival-kamp alanını tanımakla geçiyor. İlk kamp gecesi gerçekten fazlasıyla çoşkulu geçiyor. Sıcak hava, deniz, ucuz alkol, müzik, festival ruhu derken sabah saat 7de bile kimsenin uyumadığını görüyoruz. Bu arada yan çadırımızdaki Lindsay ve Garvin adındaki iki Londra'lı, record label sahibi ve dj kardeş fesival boyunca dağıttımız fazlasıyla cool tipler olucak. Bu arada festivalle alakalı bir diğer dikkat çekici nokta ise festivale bilet alan insanların %70'inin Britanyalı oluşu.
Gün iki. Fesivalin başlamasına daha iki gece daha var ve oyalanılacak birşeyler bulunmalı. Yukarıda da bahsettiğim gibi Valenica Benicassim'e sadece 1 saat mesafede. "Hazır gelmişken..." diye cümleye başlayıp kendimizi tekrar trende buluyoruz. Buz gibi tren ve rahat koltuklar bütün gece bir kere bile gözünü kırpmamış bünyeye ilaç gibi geliyor. Valencia büyük bir şehir olmasına rağmen çok da fazla atraksiyon sunmuyor ama yine de dediğim gibi Benicassim'de yatarak üç gün geçirmektense normal insanların arasına karışmak, biraz fotoğraf çekip güzel yemekler yemek hiç de fena değil. Ayrıca şehirde Okyanus Bilimleri müzesi için de önceden program yaparsanız fazlasıyla eğlenebilirsiniz. Önceden program diyorum çünkü hem bulması biraz zaman alıyor hem de o kadar büyük ki gerçekten gezmek bir kaç gün bile alabilir!
Son gün ise artık herkesin canının sıkılmaya başladığı gündü. İnsanlar sıcaktan bezmeye başlamış, bütün sohbetlerin sonu ertesi akşamki Oasis konserine çıkmaya başlamıştı. Bizim içinse İspanya'daki 6. günümüz olmasına rağmen ilk defa deniz-kum-güneş yaptığımız gündü. Şehir boyu uzanan altın kum, masmavi gibi deniz, elimizin altındaki buzluk ve aklımızın bir köşesinde yarın akşam başlayacak olan çılgınlık.
Gün 1: Oasis
Kamp alanının açıldığı günkü çoşkunun bir benzeri saat 6 civarı başladı. Tabii bu arada festival alanının kapılarının saat 5'de açıldığını da söyleyelim. Biz çadırımızdan kalkıp içeri geçene kadar kulağımıza İrlandalı The Kooks olarak fısıldanılan The Coronas çoktan kaçmıştı. Sahnedeki The Bishops belki de arkalarından çıkacak grupların altında ezildiğinden midir bilinmez ama hiç tad vermedi. Festivalin ciddi anlamda açılışı The View'dür. "The View!! The View!! The View are on fire!" diye çığlık çığlığa bağıran İskoç hemşerilerinin arasında buluyoruz kendimizi. Gerçekten de hakkında o kadar çok şey duymuş olmama rağmen "Ne kadar fena olabilirler ki!?" diye düşündüğüm İskoç arkadaşlar fazlasıyla sert ve pis çıkıyor. "Evet o havada uçan bardağın içindeki çişti!" buyuruyor yanımızdaki 14lük hatun Kuzeyli aksanıyla "Bunların arasında izlemek istiyorsan alışman lazım amigo!" Zaten daha ilk şarkıda sırılsıklam olduğumuz için kız erkek üstsüz kalıyoruz sahne önünde, saat daha 9 bile değil ama inceldiği yerden kopsun diyip kendimizi bırakıyoruz.
Sahneye Mystery Jets çıktığında "E Oasis fanları zaten deli. The View de bile ortalık böyleydi. Bunlar Oasis öncesi bu popçu çocukları pişman ederler" diye geçirsem de yanılmışız. Mystery Jets geçen Nisan'dan bu yana çok değişmiş. Büyük sahnede kalabalığa çalmayı öğrenmiş ve artık ön sıradakilere gülücük atıp kanka muamelesi yapan adamlar yok. Özellikle Elizabeth ve Two Doors Down'da herkes kendinden geçiyor. Oasis sahneye çıkmadan önce biraz gerilere kaçıyoruz çünkü kalabalık ve sıkışıklık 2001'deki Roskilde- Pearl Jam felaketini getiriyor aklıma bir kaç kere. 100 000 kişilik festival sahnelerinin en önünde onlarca konser izlemiş olmasam "Tırsaksın Sarp" diyeceğim ama bugün gerçekten bambaşka, "Ne Oasis'miş be!?" Daha önceden düşündüğüm herşeyi yutturuyor bana Liam ve Noel kardeşler bana. Wonderwall'u çalarken sesin gitmesi ise tam olarak festival için kötü şeylerin başladığı nokta oluyor! Neyse ki Noel fazla kapris yapmadı ve sinirlenip terk ettiği sahneye çok sürmeden geri döndü.
Oasis'den sonra oldukça rahatlayan alanda hızla sıyrılıp en ön öne geçiyoruz. Glasvegas var sırada, ve ardından We are Standard! Glasvegas için ne kadar yazsam boş. The Raveonettes gibi bu adamlarda bass davulları olmadan çalıyorlar bir kere. Ayrıca mükemmel sahne duruşları, sakinlikleri ve albümün çok üstündeki canlı performanlarını dinlerken hem kendimizden geçiyoruz hem enerji depoluyoruz. Editors için dediğim bir laf vardır "3 kere izledim 33 kere daha izlerim" diye. İşte aynısını Glasvegas için de söyleyebilirim. Seviyorum efendim gitarları. We are Standard'ı beklerken ironik olarak adı Geraldine olan İrlandalı bir kızla tanışıyoruz. Biraz alkol biraz da müzikal anlamda yaşadığımız tatminin verdiği gazla yeryerimiz neon pembe yeşil sarı oluyor daha grup sahneye çıkmadan. Ve We are Standard geliyor. "Alex iyi ama koşmuyor"un Franz Ferdinand versiyonu vardır hani bizde "Gitarlarla dans ettiriyor"; İşte bu adamlar gitarlarla dans ettirmekle kalmıyor, delirtiyor, çılgın attırıyor. İnanılmaz bir şov. Umarım Türkiye'den de biri bu adamları farkeder ve getirir çünkü gerçekten büyüleyici. Geraldine'ı sabah 5'de çadırına bırakırken ertesi gün için de söz alıyoruz: Fight Like Apes'den önce, sahne önünde!

Gün 2: Fırtına
Akşam üstü başlayan rüzgara biraz olsun havayı serinletiyor. Süper haber çünkü pantalon giyebileceğiz. Festival de olsa tatilci gibi olmaz ki canım! Hem date'im de var, yiiha!! Bunları söyledikten yaklaşık 15 20 dakika sonra kamp alanında yangın başlıyor! Bişeylerin kötü gittiğinin herkes farkında. Paul Weller sahneye 20 dakika geç çıkıyor. Hemen yan taraftaki dev alevlere rağmen herkes eğlenmek istiyor ancak şiddetini iyice arttıran rüzgar yüzünden alevler sahneyi tehdit etmeye başlayınca Paul Weller daha 5 6 söylemişken inmek zorunda kalıyor. Ben de aman diyip öteki çadıra The Horrors'ı beklemek için yola çıkıyorum. Birşeylerin kötü gittiğini söylemiştim öyle değil mi!? Güvenlik görevlileri sahneden düşen/düşmesi mümkün ışık ve diğer ekipmanlar yüzünden insanların zarar görmemesi için bütün alanı olduğu gibi kapatmış. Tamam o zaman diyip üçüncü bir sahneye (daha doğrusu çadıra) yürümeye başladığımda ise Kings of Leon'un iptal olabileceği dedikoduları geliyor kulağıma. Bu arada rüzgar şiddetini o kadar çok arttırıyor ki kimse Maxïmo Park'ın ekipmanlarını kurtarmak için sahneye bile çıkamadığını gözüme ilişiyor. Tabii sahnenin üstünü örten naylonların da yırtıldığını tek gören ben değilim. Fight Like Apes'in çalacağı çadırda da kapı duvar. Tam bir bahtsız bedevi durum. Rüzgarın hızı 70 kilometreye ulaştığı için insanları çadırlarına davet ediyorlar. Aklımızdaki tek soru: Festival bitti mi!?

Bu arada olayın ciddiyetini anlamanız için bu linki ziyaret edebilirsiniz: http://www.youtube.com/watch?gl=US&feature=related&v=utFCABSYwzU"I survived the hurricane" tshirt'leri bastırmaan festival organizatörlerini de kınıyorum.

Gün 3: The Show Must Go On!
Açıkçası üçüncü günün sabahına kadar devam eder rüzgar ve festival alanının aldığı ağır tahribat yüzünden festivalin devam edip etmeyeceği konusunda emin olmak pek mümkün değildi. Öyle ki sabah gün ışımaya başladığında bütün festival alanın nerdeyse tamamen yerler bir olduğunu, kamp alanındaki çoğu insanın çadırlarını tren yolundan topladığını gördük. Ancak organizatörler şanslıydı çünkü performanslar saat 6dan önce başlamıyordu. 1 gün içinde bir mucize gerçekleşti ve festival alanı neredeyse baştan inşa edilerek akşama yetişti. Artık şov kaldığı yerden devam edebilirdi. Her ne kadar Lily Allen ve Foals'un iptalleri fazlasıyla can sıksa da ilk önce, önceki gün iptal olan Maximo Park ardında da Peaches ikinci güne dair bütün herşeyi bir anda kafalardan sildi. Maximo Parkı'ın Paul Smith'i tam olarak "Nerde kalmıştık!?" dercesine bi gazla sahnede yerini alırken; Peaches gözünüzü kostümü ve dansları müziğiyle birleşip 1.5 saatlik bir ziyafet sundu. Hemen arkasından gelen Franz Ferdinand'ı ise daha 15 gün önce izlemiş olmanın verdiği rahatlıkla arkalardan sakin sakin dinledim. Bir önceki konsere göre fazlasıyla sakin sakin çaldı Franz Ferdinand ancak fazlasıyla tatmin ediciydi.

2 Many DJs ise yeni sahne şovuyla çıktı karşımıza. En kısa özetle çaldıkları parçaların artworkleri arkalarındaki kare ekranda bizler için dans ediyordu. Örnek vermek gerekirse Gossip çalarken Beth Ditto albüm kapağında yumruk şov yapıyor, Mind Dimensions çalarken ise Tiga'nın önündeki mikrafon gidip yerine önce muz sonra başka birşey geliyordu. Neyse... Benicassim sanırım içinde uyuyup uyandığım halde müziğin devam ettiği tek festival olarak kalıcak aklımda çünkü 2Many DJs'den sonra dayanamayıp kendini yatağa vuran bünyem kulağıma Steve Aoki'nin ilişmesinden sonra kendisini tekrar sahne önünde tepişirken buldu! Saat: 08.30, SABAH!!
4. Gün: "Ne çabuk bitti!"
Son gün. İşte benim sapıttığım gün budur. Bir sene daha festival yok, bu hava yok, bu ortam yok diyip gözü en baştan karartmıştım zaten. Birde Lindsay ve Gavin'in Londra'dan Skins'den fırlamış gibi gözüken arkadaşarı aramıza karışınca gerçekten de aynı tatta bir pre-party yaptık! White Lies'a doğru yürürken yolda gördüğüm herkesi sarılıp öpmek istiyordum. Neyse ki gloom-rockçı arkadaşlar (White Lies) biraz olsun hızımı kesti. Bu adamlar sahnede bir dehşet. Tüyleri diken diken eden performansları var, tabii müziklerindeki başarıyı da eklemek lazım buna. Ardından ufak bir ara ve bildiğiniz Friendly Fires. Yer yer (yanlış hatırlamıyorsam Kiss of Life'da dahil olmak üzere) kullandıkları 3 davul (!!) ve eksra perküsyonlar... Sahnede samba yaptıklarını biliyordum ama seyircileri de birer samba dansçına çevirebilen birer büyücü olduklarını kimse söylememişti. The Killers hakkında uzunca bir paragraf yazılabilirdi belki ancak onlar da Franz Ferdinand gibi oldukça sakin bi set çalmayı tercih etmişler. Her ne kadar temponun yükseldiği noktalar fazlasıyla iyi olsa da genel olarak tatmin edemediler beni. Hani Smile like You Mean It, hani Sam's Town'un diğer hitleri! Ve gecenin sonunu Birdy Nam Nam'le yaptık. Son olduğunu bilmenin verdiği gazla mı yoksa rave ötesi saheleriyle desteklenen French Electro yüzünden mi bilmem ama o kadar çılgın dans ediyordum ki bir an herkes sahneyi değil beni izliyormuş gibi gelmedi değil!

"Rubber boat'suz yağmursuz çamursuz festival. Mis gibi İspanya tatili işte... Ooh!" diye çıkmıştık yola. Geri dönerken aklımızda ve fotoğraf makinemizde bundan çok daha fazlası vardı. Daha festival bitmeden şu meşhur komşularımızla yaptığımız geyiklerde de söylediğimiz gibi "Seneye kesin Glaso ama Benicassim de çok iyiymiş ya umarım param olur da giderim" diyerek geri döndük. Fırtınaya yağmura, çamura ve sırtımızda patlayan çiş dolu bardaklara rağmen, bir tarafta buzluk, tepede güneş elimde festival programı cidden tatlı geldi. Herkesin en az bir defa tecrübe etmesi dileğiyle.
Benicassim'den Neler Öğrendik:
1. Doğal afetler festivalleri yok etmek zorunda değilmiş. İsteyince oluyormuş.
2. Bununla birlikte gerçekten can sıkıcı olabiliyor. Hani bir kaç kişi hava durumunu kontrol etse pek de fena olmaz.
3. Festival alanındaki duşlar her zaman kabustur diye bir olay yokmuş.
4. Yine aynı duş alanında yaptığm çok bilimsel ve uluslararası araştırmaya göre en büyük göğüsler İngilizlerde. En güzelleri ise İspanyolların.
5. Beyaz mayoyu sevmiyoruz.
6. Kuzeyliler, bilhassa İskoçlar bildiğiniz pislikmiş.
7. Sadece peynir ve kuruasanla (croissant nasıl yazılıyorsa artık) 4 gün boyunca yaşanabilirmiş.
8. Önünüzdeki bir ay boyunca ikisini de görmek dahi istemeyebilirsiniz.
9. Güneş Kremi. Güneş Kremi. Güneş Kremi
10. Festival alanında topluklu ayakkabı gitmek manyaklıktan öte birşey değil.
11. Hiç bir grup hakkında canlı performanslarını görmeden atıp tutmayın.
12. Aynı zamanda bazı gruplarında sadece albümleri olsa. Konser vermeseler.
13. Gerçekten de İspanyolların hiç biri İngilizce bilmiyormuş.
14. Sırf coolsunuz diye "Yarın görüşürüz! diyip, basıp gitmeyin. Telefon numarası isteyin. (ühü, Geraldine.)
15. Everything is better when the sun is shining.

Anasayfa>>
Müzik Bölümü>>
|