The Tudors
İngiliz hanedanlarının belki de en sansasyonel ve en merak edilen ailelerinden biri olma özelliğini taşıyor Tudorlar. Gerek altı kez evlenen 8.Henry olsun gerekse de uğruna koca bir ülkenin din değiştirmek zorunda kaldığı ama sonrasında kafası uçurulan Anna Boleyn olsun; Tudorlar harika magazin malzemesi sunuyor günümüz popüler kültürüne. Bu sebepten ötürü onlarla ilgili sayısız yapımın beyazperdeye sunulması, pek çok kitabın yazılıp çizilmiş olması kimseyi şaşırtmalı. Ama hiç biri belki de bu İngiltere-İrlanda (hatta Kanada) ortak yapımı Tudors dizisi kadar dikkat çekmemiş, bu kadar büyük kitlelere ulaşmamıştır herhalde. Neden derseniz, tombul bir İngiltere Kralı yerine yakışıklı ve fit bir delikanlı olan Jonathan Rhys Meyers ve etrafındaki aşırı güzel bayanlar, istenecek derecede merak uyandırmaya yetiyor.
Bazı çevrelerce çok eleştirilen dizi kimilerine göre güzel kostümlerden ve sürekli seks objesi olarak gösterilen bayanlardan ibaret bir erotik hikâyeler bütünü. Bu yönüyle 1500’lerin Hollyoaks’una benzetilen Tudors aslında şeytan detaylarda gizlidir misali dikkatlice incelenilmesi gereken bir yapım. Kurgusu gerçekle sıkı bir bağlantısı olmamasına rağmen büyüleyici çekimleri ve mekânları ile direk insanı o zamanlara götürebilen bir özelliği var. Pek çok insan Natalie Dormer rolü gereği diziden çıktığında heyecanın, keyfin kalmadığından yakınsada üçüncü sezon boyunca dizinin görkeminden fazla bir şey kaybetmedi aslında. Mesela basit bir kuzeyli ayaklanmasının insanın tüylerini diken diken edebilmesi, kadraja girdiğinde anında etrafındakileri sönük bırakan bir Mary Tudor (nam-ı değer Bloody Mary) yeni sezonun hiç de sönük olmadığının göstergeleriydi. Üçüncü sezon aslında bir geçiş sezonu olduğundan ötürü yavaş tempoda ilerlemekteydi çünkü 2010’daki final sezonuna hazırlıyor izleyiciyi. Yinede bu “sönük” sezonda iki eş eskitti Henry. Joss Stone’un İngiltere’ye ve İngilizlere dair hiçbir şey anlayamadığı yüzünden belli olan Anne of Cleves’i canlandırması heyecan verici komik detaylardandı. Sezonu tehlikeli ve ıslah olmaz genç kraliçe Katherine Howard’la tanışarak kapattık.
Dizinin etkili olmasını sağlayan bir diğer faktörde sanki sözleşirmiş gibi her sezonda diziyi taşıyan demirbaş oyuncuların öne çıkartılması. Adeta bunların tüm senaryoyu sırtladığı bölümler hiç de az değil. İlginçtir ki üç sezondur da bu üç önemli karakter Henry’nin gazabına uğrayıp diziyi terk etmekte. İlk sezonda Jurassic Park’tan aşina olduğumuz Sam Neill, Kardinal Wolsey rolüyle gönüllere taht kurdu. Etkisi hala büyük ki 3. sezonda bile kırmızı kaftanıyla jenerikte yer almakta. Sonra da 2. sezon boyunca tahtı ve hayatı için çırpınan Anna Boleyn idam sahnesiyle hafızalara kazındı. 2009’a geldiğimizde ise Thomas Cromwell adıyla bildiğimiz James Frain’di aslında bütün sezonu götüren. Bu durum James Frain’in Tudorlarla olan ilk münasebeti değildi. İngiliz aktör 98’de Cate Blanchett’li Elizabeth filminde de dönemin önemli diplomatlarından birini canlandırmıştı. 1500’ler James Frain için biçilmiş kaftan olsa gerek.
Gelelim serinin kusursuz set mekânlarına… Dublin ve çevresi, İrlanda’daki sayısız kale favori genelde tercih edilen çekim alanları. Dublin doğumlu Jonathan Rhys Meyer yabancılık çekmiyor olsa gerek. Şu aralar 4. Sezon çekimleri başlamış olan dizinin set fotoğraflarında saçları dökülmüş, topallayan bir Henry’le karşılaşmak mümkün.
Tudors’u benzer yapımlarından ayıran bir diğer özellikle oyuncularının özellikle erkeklerinin o döneme özgü uzun saç veya peruk modalarında tamamen korunmuş olması. Dizinin yapımcıları kostümlerde daha modern kesimler olmasını istediklerini ve adeta rock yıldızı imajında deri kıyafetlerle ortalıkta dolaşan Henry’i döneminin Mick Jagger’ı gibi göstermek istediklerini de açık açık dile getiriyorlar zaten. Bayanların saç modelleri konusuna ise hiç giremeyeceğim çünkü ancak görerek hayranlığı kavrayabiliyor insan. Merak edenler için buyurun linki http://tudorswiki.sho.com/page/The+Tudors+Costumes+%3A+Women%27s+Dress Dizinin 2008’de neden en iyi kostüm dalında Emmy kazandığını anlamak için sırf buraya bakmak bile yeter.
Biraz ciddileşirsek dizi anlattığı dönem itibariyle gayet tarih dersi gibi de algılanabilir. Devlet kurma, iktidar sağlayabilme, egemenlik sorunları ve diplomatik oyunlar İngiltere odaklı siyasi tarihi işlerken belgesel gibi takip edilebilir nitelikle. Dizi sanıldığı üzere saray entrikalarından ibaret değil yani.
Tudors seneye bittiğinde bu dizi en çok kime yarayacak diye sorarsanız cevabım iki kelimeyle: Henry Cavill. Suffolk Dükü rolüyle Henry’nin sağ kolu olan Cavill Hollywood’un yeni parlak çocuğu olarak kabul ediliyor. Yalnız biraz şansa ihtiyacı olsa gerek Batman Begins, James Bond, Superman Returns hatta Twilight için bile başrol oyuncusu olarak düşünülürken hep oyunun dışında kalması yazık olmuş. Ama yeni projelerine bakarsak ilerleyen yıllarda onu daha sık göreceğiz gibi.
2010 baharında Henry’i ve son iki eşini izlemek üzere…


sAnasayfa>>
Sinema Bölümü>>
|