Public Enemies - Halk Düşmanları

Filmin adı ve konusu hemen akla bir başka gangster filmini, The Public Enemy (1931) akla getiriyor. Jean Harlow ve James Cagney'nin başrolündeki film, şimdilerde bir klasik. Gerçi gelmiş geçmiş en iyi oyunculardan olan James Caney'nin bütün o gangster tiplemeleri birer klasik; Smart Money, Angels With Dirty Faces, White Heat gibi -benim favorim Angels With Dirty Faces'dir. Cagney'nin oyunculuğu zamanının çok ötesindedir- Bu filmde de o yılların bir hikâyesine John Dillinger'in maceralarına bakma fırsatımız oluyor, üstelik Johnny Depp, oyunculuk yetenekleri James Cagney'den hiç de aşağı kalacak bir oyuncu değil. Sahnede her ne yaparsa yapsın izlenmesi kolay, zevkli biri. Filmin de en iyi unsuru olmayı başarıyor Depp ve bu rolü ile en azından Birkaç adaylık -elbette Oscar bunlardan biri- alması pek bir muhtemel.

Filmin konusu basit; Büyük Bunalım yıllarında eyaletler arası banka soygunculuğu yapan efsane haydut John Dillinger'in aşk ve yakalanma hikâyesi. Hızlı arabaları, güzel kadınları, şık yaşamı seven Dillinger, zeki ve sevimli biri olduğu için de halkın kolayca sevebileceği bir karakterdir. FBI'ın başı olan J. Edar Hoover, kendi prestijini de koruyabilmek için gangsterleri yakalamakta başarı göstermiş genç bir kanun adamını Melvin Purvis'i Dillinger'i yakalamakla görevlendirir. Dillinger artık Public Enemy 1 ilan edilmiştir. Ne var ki Dillinger, şık restoranlarda yemek yiyor, partilere gidiyor, kadınlarla flört ediyordur. Ne var ki Chicago'da tanıştığı Billie Frechette -Blackbird- Johnny'nin -Dilinger yani- en büyük aşkı olacaktır. Peşindeki FBI, aşkı ve banka soygunları arasında Dillinger sonuna doğru adım adım yaklaşır.

Aslında film, arka planı bolca doldurulabilecek bir materyale sahip. Filmin bir yerinde gangsterlerle mücadelenin savaş olarak isimlendirilmesi çok yerinde; zira bu savaşta ABD'nin meşru devlet otoritesini sarsan bir suç örgütü haline gelmiş oluyor gangsterler. Onlarla sadece suçla savaşır gibi savaşmak mümkün değil, o nedenle tüfeklerle, makinelilerle savaşmak lazım bu adamlarla. Federal bankaları soyarak devletin güvenilirliğini tehdit eden adamlar haliyle “public enemy”-yani kamu düşmanı veya filmin çevirisine uyarsak devlet düşmanı- oluyorlar. Ne var ki film bu tür alt metinlerden kaçınmayı ve tek başına hikâyeye odaklanmayı tercih ediyor. Son zamanlarda ana hikâyeyi destekleyen yan hikayelere ve alt metinlere alıştığımızdan herhalde film çıplak, zayıf geliyor gözümüze. Oysa yönetmenimiz Michael Mann, yani çıplak da kalsa hikâye önemli olmamalı çünkü Mann, müthiş bir yönetmendir. Özellikle suç dünyasına göz attığında mükemmele yakın işler çıkarmışlığı vardır. 1980'li yılların o müthiş dizisi Miami Vice'ı bizler doksanlar boyunca neden izledik sanıyorsunuz? Ama açık söylemeli bu film bir hayal kırıklığı. Özellikle Mann açısından. İlk yarı boyunca yanlış yerlerde giren müzikten tutun da kötü mercek tercihlerine, kadrajlara, sallanan kameraya- sanırım yönetmenlerin 35'likten vazgeçmelerinin en kötü sonuçlarından birini gördük. Özellikle Gece çekimleri ve yakın planları berbattı- varana dek filmin yönetmeninin Michael Mann olması mümkün değil gibi görünüyor. Çünkü Michael Mann stilize filmler çeker. “Man Hunter”in soğuk renklerini, mavi ışıktaki ürkütücülüğünü, sakin temposunu unutmak ne mümkün? Aynı stilize anlatım pek sevmediğim “The Insider” ve “Ali”de dahi vardı. Ama elbet bizim başyapıt saydığımız başka bir film; “Heat”... Yine bir soygun hikâyesinde Mann, bütün yönetmenlik becerilerini sergiliyordu; hele o efsanevi soygun ve LA sokaklarında çatışma sahnesi ile izleyeni mest ediyordu Mann. Kusura bakmasın ama bu film ister istemez karşılaştırıldığı Heat'in çok uzağında bir filmle arşımıza çıkmış oluyor böylece Mann. Çekimleri, mercek seçimleri, müzik kullanımı ile sahnelerin kötü olarak damgalanması Mann'e bir türlü layık göremediğimiz bir şey ama sonuçta başka çaremiz yok. Bu filmi Scorsese, Eastwood, falan çekseydi ortaya çıkacak şeyin nasıl da leziz olabileceğini düşünmeden edemiyor insan. Böylece film, Mann’in hanesine kocaman bir eksi olarak yazılıyor. Üstelik bir dizi gangster filminin; “Bonnie and Clyde”, “Scarface”, başta saydığımız James Cagney filmleri, vs. çok gerisinde kalıyor. Dediğimiz gibi Johnny Depp olmasa katlanılmazdı. Filmin her karesinde oyunculuğunu konuşturmuş Depp, hani bu sene dördüncü Oscar adaylığını almazsa ayıp olur- bir de ödülü alıverse ne güzel olur- Marion Cotillard'ın güzelliği de cabası. Ama bunlar dışında filmi izlemek için yeterince iyi bir sebep yok ortada.




Anasayfa>>
Sinema Bölümü>>

 

 



Anasayfa | Müzik | Haber | Sinema | Moda | Olay | Insan | Ajanda| Katalog| Künye
Sitemiz minimum 1024*768 çözünürlükte görüntülenmek üzere tasarlanmıştır.
Reset! 2007-2010