Sevin Okyay ve Kutlukhan Kutlu Röportajı

Geçtiğimiz günlerde vizyona giren Harry Potter’ın son filmi Melez Prens için film öncesi serinin çevirmenleri Sevin Okyay ve Kutlukhan Kutlu ile hem yeni film, hem seri hem de fantastik edebiyat üzerine keyifli bir röportaj gerçekleştirme şansı bulduk.

Öykü: Ben orijinal kelimelerin Türkçe karşılıklarını nasıl buluyorsunuz, onu merak ediyorum.

Sevin Okyay: Kutlukhan buluyor. Beni tembellik edip düşünmemekle suçluyor ama bence çok güzel beceriyor.

Kutlukhan Kutlu: İlk başta karşımıza bir kelime çıktığında buna ne diyelim diye oturup düşünüyoruz. Bu zaten çok uzun süren bir şey. Hemen anında oturup da tak diye bulunmuyor. Çok nadir ilk 30 saniyede aklıma bir şey gelirse geliyor ama çoğunlukla vakit alan bir durum. Bazen bir kelime için 50-60 tane karşılık yazdığım oluyor. (Sevin Okyay için) E sen ne diyorsun diye soruyorum, susuyor. Bir şey ortaya atıyor ama resmen topu bana atmalık. Tabii ki o olmaz diyorum. Bu sefer benim yazdığımı beğenmiyorsun diye çıkışıyor (Gülüşmeler).

Mert: Ben Harry ile ilk tanıştığımda daha popüler değildi seri. O dönem başka bir yayınevi basmıştı. “Muggle”ları “İç Daraltanlar” diye çevirmişlerdi. Daha sonra ben sizin baskıyı okuyunca Muggle’ın ne olduğu konusunda bir süre kafa yormuştum. Bir karşılık bulamadınız mı o dönem Muggle kavramına?

KK: Warner Bros.’un merchandise anlaşmaları var yayıneviyle. Oyuncak gibi bir sürü yan ürünler üretecekleri için bazı kelimelerin aynı kalmasını istediler. Film haklarını da satın aldıkları için bize çeviriyi yapmadan önce şunlar şunlar çevrilmesin şeklinde bir liste gönderildi. Ama onların yolladığı listeye tamamen uysaydık neredeyse her şey birebir aynı kalacaktı. O yüzden şunların çevrilmemesine imkân yok gibi bir açıklama yaptık. Scabbers gibi belli hayvanların isimleri özel isim olduğundan çevrilmemesi mantıklı, o anlaşılabilir bir durum.

SO: Ama Muggle çevrilmeliydi. Muggle’ın bebeği mi olur? Nereden anlayabilirsin Muggle olduğunu...

KK: Normal bir insan yani. Sıradan bir bebek, duruyor öylece (Gülüşmeler). Daha sonra zaten fantastik canavarlarda (Fantastik Canavarlar Nelerdir, Nerede Bulunurlar?) da Türkçe-İngilizce beraber yaptık çeviriyi. Yoksa tamamen İngilizce kalacaktı o kelimeler de.

SO: Bizim çeviride o sırada 70 tane kelimenin karşılığı bulunmuş. Daha önceki kitaplarda defalarca kullanılmış. Ona rağmen halen İngilizce kalmasında ısrar ediyorlardı. Dolayısıyla öyle bir anlaşmaya varmak zorunda kaldık. Muggle, İngilizce bırakmak zorunda kaldığımız kelimelerden biriydi.

M: Peki size ne kadar önce yolluyorlar kitabın baskısını?

SO: Çıktıktan sonra gönderiyorlar. Ama biz zaten yayıncıdan ayırtmış oluyoruz kitabı.

M: Çeviri işini nasıl yapıyorsunuz? Yanlış bilmiyorsam yarısını biriniz yarısını diğeriniz çeviriyor.

SO: Aynen öyle. Bölüm bölüm çeviriyoruz ama. İkinci kitabı bana verdiklerinde her zaman olduğu gibi dar bir takvimim vardı. Bir de üstelik Kutlukhan fanteziyi bilir, benim çok da ilgim yoktur. Kutlukhan’dan yardım istedim. Son 100 sayfasını o çevirdi. 300 sayfaydı zaten. Sonra üçüncü kitap da gelince bize o zaman Kutlukhan’la beraber çevirelim dedik.

KK: Aslında ilginç bir durum oldu üçüncü kitapta. Bize ilk olarak dördüncü kitap geldi. Onu çevirmeye başladık ve önemli bir kısmını da çevirdik. Sonra bize sürpriz bir şekilde üçüncü kitabı çevirebilir misiniz diye sordular ve sadece 3 hafta verdiler.

SO: Kitabın da o sırada tanıtımları yapılmış, 15 Temmuz’da yayınlanacağını ilan etmişler. Önümüzde 3 hafta var o zamana yetiştirebilmek için. Biz bir eve kapanıp üç hafta boyunca bölüm bölüm paylaşıp çevirmeye başladık. Cinai arzularla! Öldürmek istiyorsun birbirini. Çok korkunçtu (Gülüşmeler). Çünkü biz dördüncüyü güzel güzel yapıyorduk, rahat bir takvimimiz vardı.

KK: Ama ilginç bir biçimde üçüncü kitap bizim tüm seriyi çevirme biçimimizi belirledi. Çünkü dörtte parça parça çeviriyorduk, üstünde oturup düşünüyorduk, birbirimize danışıyorduk ama üçüncünün sıkışık takviminden dolayı bölümleri paylaştık aramızda, birlikte çevirmedik.

SO: Genel olarak bir sana bir bana usulü ama arada değiştirebiliyorduk tabii. Özel istediğimiz bölümler oluyordu.

KK: Mesela geleneksel olarak evden ayrılma bölümleri hep bana denk geliyordu. Dursley’lerle kavga bölümleri ve genelde Quidditch bölümlerini hep ben alıyordum. M: Bir de aklıma gelmişken ben 5. Kitaptaki kadar Harry’e hiç sinir olduğumu hatırlamıyorum. Suratına çakasım geliyordu o kitabı okurken.

SO: Tamamen katılıyorum. Ben hakikaten çocuğu dövme arzusuyla yanıyordum. Ayağımın altına alayım çiğneyeyim, olmadı iki tokat atayım isterdim.

KK: Ama annen baban dünyanın en büyük karanlık büyücüsü tarafından öldürülmüş ve bu büyücü sürekli ensene yapışmış halde.

SO: Şımarık bir yeni yetmeden başka bir şey değil. O yaşa kadar aydınlık büyücü mü öldürmüş de o yaştan sonra birden sapıttı…

KK: Artı hormonlar?

SO: Hiç beni ilgilendirmez hormonlar falan… (Gülüşmeler)

M: Bir de ben Sirius öldükten sonra sinirlenmesini kızmasını beklemiştim. Ama bir sakinleşti, duruldu ondan sonra sanki?

SO: Ona çok üzüldü ama. Ders çıkardı oradan. En sonunda geri döneceğine inanması çok dokunmuştur bana. Oradaki beklentisi. Ve ben bitene kadar hakikatten döndürecek sandım. Hatta New York Times’tan Marian, Rowling’e geri dönecek mi diye sormuştur. Çünkü kitapta tam öldü demiyordu da ölmeye bırakıldı gibi bir ifade kullanmıştı. Öyle her öleni geri döndürecek olsak 35 cilt sürer bu kitap demişti Jordan da.

M: İngilizce kalıpları, argo kullanımları, İngilizlere ait deyimleri nasıl çeviriyorsunuz peki? Türkçe’ye aktarmak nasıl onları?

KK: Bir çeviriye başladığımız zaman en çok zorlandığımız, sorun çıkarmaya en aday şeyler zaten yeni kelimeler, konuşma biçimleri, tezahüratlar, şarkılar gibi şeyler oluyor. Oturup üstünde konuşuyoruz nasıl aktarabiliriz diye. Bazen çok da iyi çözemiyoruz gibi geliyor. Yani bunları bir şekilde hallediyorsun aslında ama biz en çok cümle cümle çevirmek rahat mı ona takılıyorduk. Her bir cümleyi nasıl kurduğumuza, rahat akıp akmadığına karar veriyoruz. Diyalogların doğal bir akışı var ve çevirdiğimiz cümlelerin bu akışa uygun olması lazım. Terimleri kötü çevirsen de o diyalogları iyi çevirdiğin sürece çok da problem olmuyor bana kalırsa.

SO: Kaldı ki terimlerin birçoğu da gayet iyi bence. Benim en sevdiğim şeylerden bir tanesi Stan’in konuşmasıdır üçüncü kitapta. Orada “kusu kusu gitti” şeklinde bir diyalogu vardı. Hep o hoşuma gitmiştir benim.

M: Rowling’in dilini nasıl buluyorsunuz? Ben İngilizcesini okuduğumda beklediğimden çok daha zor bulmuştum.

SO: Kesinlikle iyi bir yazar. Bir defa, ben hep söylüyorum bunu ama tamamen doğru. Fikri takip diye bir şey vardır. Söylediği bir şeyin peşini kovalamak. Rowling’de bu kesinlikle var. Herhangi bir cümlesi de yok ki sonuçta yalanlasın ya da tersini söylesin, kendisiyle çelişsin. Bir cümle aksasa daha sonraki bir kitapta muhakkak onu kurtarıyor. Ben storyboard’la mı çalışıyor acaba diye merak etmişimdir. Bir tek Voldemort’un asasından öldürdüğü insanların görüntülerinin çıkış sıraları terstir. Ama açıklanmış da olabilir, emin değilim. Anne-babasının ölüm sıraları tersti.

KK: Dördüncü kitaptan sonra o bayağı bir tartışıldı ama sonra bir şekilde çözüldü diye hatırlıyorum. İlk başlarda daha sade yazıyordu, sonra giderek daha komplike olmaya başladı. Normal aslında. Hem karakterler büyüdü, hem hikâye karanlıklaştı. Seçilen kelimeler daha zorlaştı. Bir de Stephen King’in takıldığı nokta da gözüme batıyor benim çevirirken. Çok fazla niteleyici sıfatlar ve zarflar kullanır. “Güzelce”, “hafifçe”, “yavaşça” gibi… Stephen King, bu tip zarfların cümlenin anlatılış biçiminin içine yedirilmesi gerektiğini söyler. Mümkün mertebe o sıfatı, zarfı kullanmadan. Yazarlığın ustalıklarından biridir der. Beraber katıldıkları bir söyleşide King hatta hayatta sevmediği bir zarf yok gibi görünüyor demiştir.

SO: Rowling’i bayağı beğeniyor King. İyi bir yazar olduğunu düşünüyor. Hatta Twilight çıktıktan sonra Stephenie Meyer’e kötü bir yazar demişti.

M: Evet, Meyer hiçbir şey yazamıyor ama Rowling yazabilen bir yazar demişti sanırım.

KK: Genelde bu bestseller romanlarla, hele ki küçük yaştaki okuyucuya da hitap edenlerle mukayese ettiğinizde bence çok iyi bir yazar Rowling. Çok kendine has bir espri anlayışı var bir kere. Ve çok iyi, çok yerinde kullanıyor bunu.

SO: Bir de çok araştırma yapıyor yani. Bulduğu o isimlerin hepsinin bağlandığı bir yer var. Uydurmuyor. Kullandığı kelimeler Avrupa Kültürü’yle çok bağlantılı.

KK: Mesela kullandığı bir karakter var kitabında. Şu anda adını unuttum. Bu karakter aslında bir şair. Gelmiş geçmiş en kötü şiiri yazmış adam kabul ediliyor. Onun üzerinden bir karakter yaratmış. Bunun gibi bir sürü örnek var. Charles Dickens’tan aldığı çok şey vardır. 18. ve 19. Yüzyıl klasik edebiyatına çok fazla referans vardır. Mitolojilere de çok referans barındırır.

M: Stephenie Meyer, genç bir kızın ağzından yazarak zayıf yazarlığına biraz kılıf uydurmak istemiş gibi geldi bana.

SO: Fakat kızın bu kadar salak olması şart mı Allah aşkına?! (Gülüşmeler). Tabii ben hikâyeyi sevmiyorum sanmayın. Hoş buluyorum ama çok kötü yazılmış bir kitap.

KK: Bence herkesin Harry Potter’la Twilight arasında paralellik kurmasının sebebi ikisinin de 19. Yüzyıl edebiyatından biraz besleniyor olması. Jane Austen’dan da izler var bana kalırsa Twilight’da. Ama şekilsel olarak bir bağlantı var, tematik olarak bir benzerlik yok. Daha ziyade bu Harlequin’in Beyaz Dizileri’nin bir devamı olarak geliyor bana Alacakaranlık.

SO: Kendiliğinden bir anda okuru oluştu. Yeniyetme kızlar ve anneleri.

M: Tamamen kitle seçen bir seri. Sürekli çocuğun ne kadar yakışıklı olduğunu tasvir eden bir kız içimi baydı haliyle benim.


SO: E çok normal, sen erkeksin. Beni o kitapta Edward ilgilendiriyor mesela. Herkesin de öyle olduğuna eminim (Gülüşmeler). Bir de Jacob’çılar var. Eğer Bella ile Jacob kavuşmazsa senin hiçbir kitabını okumam diyenler de var.

KK: Ben Meyer’ı yazar olarak beğenmiyorum ama samimi geliyor. O yüzden de bir çekiciliği var bana kalırsa. Sonuçta o ilk gençlik aşkını güzel, inandırıcı bir biçimde anlatmış. Çok da satmaya çalışmadan hem de.

M: Filme gelelim. Ne düşünüyorsunuz film hakkında? En son David Yates’te karar kıldılar.

KK: Evet maalesef (Gülüşmeler). Ben ilk iki filmi hiç beğenmedim. İkisini üst üste izlediğimde tamamen ümidimi kestim bu Harry Potter’ın sinemaya aktarılma projesinden. Çünkü şöyle bir problem var. Aslında bu hepsinde var da, orada iyice kendini gösteriyor. Çok fazla olay var Harry Potter kitaplarında ve bu olayların hepsinin filme konması mümkün değil. Bunu yapmaya çalıştığınız zaman o film tamamen koşuşturmacadan ibaret oluyor ve Harry Potter’ın tüm o duygusal dokusu gidiyor.

Bir de romanlar Harry’nin bakış açısından yazılıyor daha ziyade. Bu da Harry’i iyi tanımamızı sağlıyor. Bu ilk iki filmde böyle bir şey yok. Sürekli Ron, Harry, Hermonie, üçü birlikte hareket ediyor. Neredeyse her sahnede üçü de var. Kitabı okumamış biri niye hikâyenin adı Harry Potter onu bile tam olarak anlayamamış olabilir. Ama Alfonso Cuarón’un filmiyle ben birdenbire çıtanın yükseldiğini düşünüyorum. Arkasından gelen Mike Newell’ın filmi de güzeldi. Bence en güzel uyarlamalar yönetmenlerin kendilerinden bir şeyler ekleyip seriye kattıkları ufak tefek şeylerin olduğu serbest uyarlamalardı. Yates, mesela beni düello sahnesinde kaybetti. En sondaki Dumbledore’la Voldemort arasındaki düelloda. O zaman anladım ki Yates’in kafasındaki dünyayla benimkinin hiçbir alakası yok. Mike Newell’ın yaptığı Harry ile Voldemort’un karşılaşma sahnesi benim tam hayal ettiğim gibiydi mesela. Ama 5’te de Imelda Stuanton vardı Umbridge olarak tabii.

SO: Evet kesinlikle harikaydı.

KK: Bir taraftan şeker bir hali var. Sıcak bir görünüşü var, ama onun arkasında müthiş bir kötülük, hesapçılık var. Hayatta kötü niyetinden en korktuğum insanlar bunlardır. Voldemort’unki apaçık ortadadır ama bununki gizli bir kötü niyet. Ve Imelda Stuanton bunu çok güzel yansıttı.

M: Peki şu karakteri de şu oyuncu canlandırsaydı dediğiniz veya role uymadığını düşündüğünüz, keşke olmasaydı dediğiniz kimler var mesela?


KK: En büyük hayal kırıklığımız bir kere Gary Oldman’dı. Adını ilk duyduğumuzda çok sevinmiştik ama büyük hayal kırıklığıydı.

SO: Bir söyleşide söylediği gibi aynen önünde bir altın yol görmüş. Kitapları okumamış, karakteri anlamamış, araştırmamış etmemiş. Tam karakterimin rolü fonksiyonu arttı ve beni öldürdüler demişti.

M: Peki Lupin olarak David Thewlis?

KK: Ben çok beğeniyorum David Thewlis’i normalde. Çok da iyi bir oyuncudur fakat Lupin denince aklıma gelen karakterden çok farklı. Lupin’in böyle daha insanda sıcak, güven verici bir hava yaratması lazımdı. Harry için bir tür liman oluyor ortaya çıktığı anda.

SO: Biraz pejmürde bir havası vardı.

KK: Lupin’in o sıcak havasıyla Harry’de uyandırdığı yarı-baba figürüyle çektiği azap birbirini çok iyi dengeler kitapta. Bu kadar sıcak, böyle güven uyandıran bir adam neden bu kadar azap çeker diye karakter için üzülürsün. Ama filmde Thewlis’in oynadığı karakter sadece azaptan ibaret bir görüntü çiziyor. O Harry’i rahatlatan havayı hiç göremedik.

Ö: Ben Alan Rickman’ın Snape karakterinin çok oturduğunu düşünüyorum.

SO: Evet çok başarılı Alan Rickman.

KK: Ben nedense Snape her zaman uzun ve yağlı saçlı diye tasvir edilse de kısa saçlı hayal etmişimdir. Bir yerde gördüğüm bir çizimde daha kısa saçlı daha kanca burunlu tasvir edilmişti. O oturmuş benim kafamda ama Alan Rickman gerçekten çok iyi bir oyuncu.

M: Peki Richard Harris öldükten sonra Michael Gambon’ın yerine gelmesi hakkında ne düşünüyorsunuz?


KK: Çok üzüldük. Benim için ideal Dumbledore’du.

SO: Üstelik Michael Gambon benim çok sevdiğim bir oyuncudur.

KK: Evet çok iyi bir oyuncudur ama Gambon hep böyle yüksek gerilimli bir oyuncu olmuştur. Yani Richard Harris’in çok babacan bir havası vardı Dumbledore olarak. Ben hep onun üzerinden hayal ettiğim için Dumbledore’u hiç Michael Gambon’ı koyamadım yerine. Mesela Voldemort’la olan düello sahnesi sanki Gambon’ın o daha agresif daha atletik daha girişken havasına göre çekilmişti. Ben hep Dumbledore’u daha sakin daha az hareket eden ama çevik ve hiçbir zaman fazla telaşlanmayan bir tip olarak hayal etmiştim.

SO: Melez Prens’in fragmanlarında ama daha ön planda gibi gözüküyor ki kitapta da öyleydi zaten.

M: Bir de yanlış hatırlamıyorsam 6. Kitap aksiyonu en az olan kitaptı. Fragmanda sanki çok fazla ekleme yapılmış, sırf aksiyon dolu bir film olacakmış gibi bir izlenim var. Bir de Yates galiba, kitapta Ölüm Yiyenler’in yaptıkları sadece anlatılıyordu, biz bunu göstermeyi planlıyoruz gibi bir şey demişti.

KK: Hâlbuki güzel bir fırsat var önünde Yates’in elinde aksiyondan kesip hikâyeye ağırlık vermek için.

SO: Yates’in geçmişi de çok enteresan. Aksiyondan gelen bir yönetmen de değil. “Girl in the Cafe” diye bir filmi vardı. Televizyon yönetmeniydi. Aksiyona bu kadar ağırlık vermesi ilginç.

KK: Alfonso Cuarón’un filminde bir sahneyi çok net olarak hatırlıyorum. Harry’nin tek başına pencere önünde oturup düşüncelere daldığı bir sahne vardı. Bu filmler içinde yönetmenin biraz duraklayıp böyle bir sahne çekmesi cesur bir durum bana kalırsa. Çünkü bir sürü olay oluyor kitapta. 20 saniyesini bu sahneye ayırmak önemli bir olay benim için. Filmin soluk almasını sağlıyor. Yoksa film öteki türlü hep koşuşturmacadan ibaret oluyor. Beni orada kazanmıştı film yani.

M: Helena Bonham Carter hakkında ne düşünüyorsunuz?

KK: Çok abartılı oynamış. Son dönemlerde çok yapmaya başladı. O da eskiden çok iyi oyuncuydu.

SO: Bella bence kitabın en korkunç karakterlerinden biri. Voldemort’tan daha çok. O yüzden HBC’nin abartılı oyunculuğu beni öldürdü.

KK: Çok karikatürize.

M: Emma Thompson’ın Profesör Trelawney portresi de öyle.

KK: Evet o da aynı şekilde.

SO: Üstelik karikatürize bir karakter olduğu halde.

KK: Bizim için en sevdiğimiz oyuncuların gelip bizi hayal kırıklığına uğrattığı seri oldu. Harika oyuncular seçildi diye havalara uçmuştuk. Hepsi karikatürize oynamış. Sanki hepsi tepeden bakmışlar gibi. Çocuk kitabı gibi bakmışlar, ona göre oynayalım havasındalar.

M: Ralph Fiennes nasıl Voldemort olarak?

KK: Çok iyi bence.

SO: Ben bir tek Daniel Radcliffe’ı beğenmiyorum başından beri. Ama alıştım artık sanırım.

KK: Çocukları ben genel olarak beğenmiyorum. Bu arada sanki biz beğenmiyoruz gibi bir durum oldu. Hep olumsuz şeylerden bahsediyoruz ama bence her şeyden önce çekilen mekânlar harika. Sadece çekilen mekânları, Hogwarts’ı, Hogsmade’i, Sihir Bakanlığını gösteren bir film bile çekseler ben izlemeye giderdim.

SO: Sanat yönetimi danışmanları hakikaten harika iş çıkarıyorlar.

M: Bir yerde galiba şey demişsiniz: bunca senelik çevirmenim Harry Potter’dan sonra ev aldım.

SO: Hiç böyle bir şey demedim. Gelen herkes bana bunu sordu.

KK: Ev aldım deyince insanların hayalinde başka başka şeyler canlanıyor. Boğaza nazır falan zannediyorlar. Öyle bir muhitte İstanbul’da bulunabilecek en ucuz evdi.

SO: Zaten Kutlukhan bulmuştu evi. Ben çok da istekli değildim. Kiralık ev arıyordum aslında.

KK: Ama Harry Potter’ın en olumlu tarafı artık seni herkesin Harry Potter’ın çevirmeni olarak tanıyor olması.

SO: Kartvizit bastırmadığım hata oldu benim HP çevirmeni olarak (Gülüşmeler).

Ö: Galiba siz imzalamıyormuşsunuz HP kitaplarını ben kitabın yazarı değilim niye imzalayayım diye.

SO: En başta öyleydi.

KK: Bir keresinde gelip imzalatmak istedi bir çocuk. Biz de ayıp bir şey olduğunu, kitabın yazarı olmadığımızı söyledik. Yazmadığımız kitabı niye imzalayalım? “E peki ben yazarı nerden bulucam?” dedi bu sefer (Gülüşmeler).

SO: Haklısın gel dedik sonra. Getir Charles Dickens imzalayayım yani. Bir sakıncası yok bence. Bazen arkadaşlarımın torunları falan geliyor. Beni tanıtıyorlar işte. Bak Sevin Okyay, sinema eleştirmeni, edebiyat yazıları yazıyor. Çocuğun ilgisini çekmeyince en sonunda Harry Potter’ın çevirmeni diyor. “Aaaa!” diye gözler açılıyor çocuğun. O zaman itibar kazanmış oluyorum çocuğun gözünde (Gülüşmeler).

M: En son kitabı çevirdikten sonra ne hissettiniz peki? Bitti diye bir rahatlama oldu mu?

SO: Hayır. Ben kendimi çok kötü hissettim. Rahatlamak aklımdan bile geçmedi.

KK: Ben kitabın finalini çok sevmedim açıkçası. Bence çok gerekli değildi o sonda yaptığı şey. Hikâye orada bitiyordu zaten. İleri sıçrayarak bağlanması gerek yoktu. Yine de onu bu seri bitti demek için yazdığını düşünüyorum. Ben sonuçta çok rahatladım aslına bakarsanız. Okur olarak üzüldüm ama çevirmen olarak rahatladım. İçimiz rahat bir şekilde bitirdik seriyi.

SO: Halen değiştirmek istediğim şeyler var ilk kitapta bile. Ama sonuç olarak bitti yani.

Ö: Rowling sizce başlar mı yeni bir seriye?

SO: Yazacağını söylemişti ama...

KK: Bir roman yazacak ama seri olur mu bilmiyorum. Ben bir polisiye bekliyorum ondan.

SO: Polisiye yazacağım demişti. Çocuklar için bir şey yazacağını söylemişti. Yazsın artık da okuyalım.

KK: Çok da güzel polisiye yazar bence. Çok yatkın polisiyeye. Ben Rowling’in yerinde olmak istemezdim açıkçası. Çünkü bir noktadan sonra kadının yazdığı her şeyin ıncığını cıncığını inceliyorlar. Üstünde müthiş bir baskı var. Şu anda çok büyük bir beklenti var mesela.

SO: Kitaplar arasındaki dönemi de çok iyi idare etti bence. Okur buluşmalarıyla, internet siteleriyle forumlarla hep içli dışlı oldu okuruyla.

KK: Rowling bir kere bir nick alıp Harry Potter forumlarından birine girmiş; teorilerin ortaya atıldığı forumlardan birisine. Kendi de bir teori ortaya atmış ama kimse yüz vermemiş buna. Kimse ciddiye almadı beni diye yakınmıştı (Gülüşmeler).

M: Türkiye’de neden yazarlar pek fantastik roman türüne pek yanaşmıyorlar?

KK: Bizde okur da yok aslında. Bu bestseller ana akım dışındakiler pek tutmuyor. Türkiye’de okurluk şöyle; bir kitap çok okunmaya başlıyor ve o kopup gidiyor. Ama onun dışında kalanlar çok satmıyor.

SO: Harry’i YKY almasaydı, tanıtım yapılmasaydı gene çok satamazdı. Dost Kitabevi mesela biraz oradan kaybetmişti. O zaman basıldığında tutmamıştı.

KK: Bu konu aslında birçok kültürel şeye bağlanabilir. Mesela fantezi romanlarında “karanlık” genelde Güney’dedir. Aslında o Güney biraz da biziz. Sonuçta Anglosakson kültürünün özellikleri üzerine inşa edilmiştir. Bir kültür savaşı vardır. Kuzey, ışıktır. Kuzey mitolojilerinden beslenir o yüzden genelde fantezi romanları. Modern Batı kültürünün bütün kullandığı motifler Avrupa Kültürü’nün motifleri. Geleneksel motifler üstüne kursak bile sanki hep o Batı kültüründen alıp kullanıyormuşuz gibi bir durum ortaya çıkıyor.

SO: Barış (Müstecaplıoğlu) biraz ona yakın bir şey yapıyor. Yiğit(Değer Bengi) tam olmasa da benzeşiyor. Mutlaka başkaları da vardır da, şu an aklıma ikisi geldi.

KK: Mesela Türkiye’de korku filmi yapılamamasının sebeplerinden biri de bu. Dabbe ve Semum, İslami mitolojiden yola çıkılarak yapılmış ama yine de bir şekilde sinemanın oturduğu zemin Batı Sineması’ndan alınmış. Biraz rasyonele, bilim-kurguya kayınca daha rahat oluyor. Artık kültürün, gelenekselin ötesinde bir şey haline geliyor. Özellikle Batı’nın fantastik sinemasını, hele ki dini motiflerle süsleniyorsa devşirmek çok zor. Metin Erksan’ın çektiği “Şeytan” var. Exorcist devşirmesi. Erksan iyi bir yönetmen ama o şeytan çıkarma formülü Türk Sineması’na işlemiyor.

SO: Yerel bir şeye dokunmuyor. Bir çağrışım yapmıyor.

KK: Stephen King’in Exorcist ile ilgili yaptığı güzel bir saptama vardır. 70’lerde Amerika’da kültürel bir çalkalanma vardı. Hippi dönemi yaşandığı için cinsel konularda daha rahat davranan, özgürlüğünü ilan eden, politik olarak yeni fikirler geliştiren çocuklara aileler bakınca “çocuğuma noluyor” gibi bir panik havasına giriyorlardı. Sanki içlerine bir şey girmiş gibi bakıyorlardı. King’e göre Exorcist aslında tam o ailelerin muhafazakâr bakış açısından doğmuş bir şeydir. Korku sinemasında bu hep vardır. Toplumsal bir damara basar. Türkiye’de siz o toplumsal damara basacak bir şey yapmazsanız tutmaz.

SO: Evet, tamamen uyduruk, herhangi bir yere referans barındırmayan bir şey kuruyorsunuz ve olmuyor.

Bu cevabın ardından uzunca bir süre Terminatör muhabbeti yaptık, konu dağıldıkça dağıldı, bu nedenle koyamadık o kısmı, kendilerine bizi kırmadıkları için teşekkür ederiz.








Anasayfa>>
İnsan Bölümü>>

 

 

 



Anasayfa | Müzik | Haber | Sinema | Moda | Olay | Insan | Ajanda | Katalog| Künye
Sitemiz minimum 1024*768 çözünürlükte görüntülenmek üzere tasarlanmıştır.
Reset! 2007-2010